Her yıl en az 2 milyon kişinin ziyaret ettiği Dünyanın en eski, en büyük ve en görülesi galerilerinden biridir. Arno nehri kıyısında U şeklinde planlanmış yapı, Cosimo de Medici tarafından sipariş edilmiş ve Vasari tarafından tasarlanmış, yapımı 20 yıldan fazla sürmüş. Michelangelo, Da Vinci, Boticelli, Tiziano, Rembrandt, Raphael, Caravaccio, Rubens gibi üstatların eserleri dışında onlarca eser ve antik yunan dönemi heykelleri ile dolu. İçindeki eserlerin dışında tavan süslemeleri de bir harika. Galeriyi gezmemiz 4 saate yakın sürdü ama inanın o bile yeterli değil. Bir noktadan sonra algınız zayıflıyor, yoruluyorsunuz, galeri kalabalıklaşmaya başladıkça eserlerin önündeki kuyruklar da uzuyor. Müze bünyesindeki kafeterya soluklanmak için iyi bir seçenek. Sabah açılışta gitmek en iyi iyisi. Sanatla bir şekilde profesyonel ya da ya da hobi olarak ilgilenmiyorsanız çoğu zaman bir eserin karşısında, resim, heykel ya da mimari olabilir, onu anlamayabilir doğal olarak gereken tadı almakta güçlük çekebilirsiniz. Galerileri gezerken yanınıza rehber almak ya da audi ile gezmek (Uffizi’de Türkçe seçenek yok) çok keyif almanızı sağlar ama bu da ek maliyet gerektirir. Bunu yapmak istemiyorsanız en azından önemli eserler hakkında kısaca bilgi edinmeniz işinizi kolaylaştıracaktır. Bu yazıda önemli eserler hakkında kısa bilgilendirmeler bulacaksınız. Hikayelerini öğrenince aldığınız keyif de doğru orantılı olarak artacaktır. Turistik gezilere küçük de olsa katkı sunmak dileğiyle…
Floransa Uffizi Galerisi
Uffizi Galerisinde görülecekler
Michelangelo Merisi da Caravaggio: 1571-1610 yılları arasında yaşamış İtalyan barok ressamdır. Eserlerinde ışık ve gölgeyi çok başarılı uygulamıştır. Dini ve mitolojik sahneleri sıradan insan figürleriyle anlatarak fark yaratmış sanatçıdır.
Medusa: Galerideki en önemli eserlerden biridir. Resimde gorgon Medusa’nın yarı tanrı Perseus tarafından öldürülmesi tasvir edilmiş. (Gorgonlar yunan mitolojisinden yılan başlı korkunç dişi canavarlardır.) Medusa gözlerine bakanı taşa çevirmektedir. Medusa’nın 2 kız kardeşi daha vardır. Onların bakanı taşa çevirebilme özelliği yoktur ama ölümsüzlük özelliğine sahiptir. Medusa, kendisini de ölümsüz sanır. Perseus Medusa’yı öldürmeye giderken Athena ile karşılaşır ve Athena kendisine medusanın gözlerine bakmamasını tembihler, korunması için de Perseus’a bir kalkan verir. Caravaggio’nun Medusa eserinde Perseus’un Medusa’yı öldürme anı ve medusanın kalkana yansıyan görüntüsü yer alır. Medusa’nın yüzünde beliren korku ve şaşkınlık ifadesi başarıyla verilmiştir. Sanatçı eserde model olarak kendisini kullanmıştır. 1.kat, 90 numaralı oda
Caravaggio Medusa
Bacchus: Yunan mitolojisinde Dionysos şarap ve doğurganlık tanrısıdır. Roma’da ise Bacchus adıyla anılır. Caravaggio’nun iki adet Bacchus tablosu bulunmakta ancak bunlardan “Hasta Bacchus” adlı olanı Roma’daki Galleria Borghese’de sergilenmektedir. Uffizi Galerisindeki Bacchus’de Caravaggio Bacchus’u genç ve sağlıklı olarak betimlemiş. Bacchus olarak arkadaşı Marrio Mitti’yi model yapmış. Resimde Bacchus’un başında üzüm ve asmalar var, yatağa uzanmış ve sol elinde şarap kadehi var. Caravaggio tanrı Bacchus’u insanlaştırarak tasvir etmiş. Bacchus şarap kadehini sanki ikram edecek gibi tutmakta. Sepetteki meyveler fazla olgun bazıları bozulmaya başlamış. Bu da dünyevi hayatın geçiciliğini anlatmak için kullanılmış. Masadaki şarap testisinde Caravaggio kendi otoportresini yansıtmıştır. 1.kat, 90 numaralı oda
Caravaggio Bacchus
Sacrifice of Isaac – İbrahim’in tek oğlu Isaac’ı kurban ederken tanrının melek göndererek İbrahim’e engel oluşu anlatılmakta. 1.kat, 90 numaralı oda
CaravaggioSacrifice of Isaac
Giovanni Masaccio: 1401-1428 yılları arasında yaşamış erken dönem İtalyan Rönesans akımının başlangıç sanatçılarındandır. Perspektif anlayışını getiren ilk ressamlardandır.
Madonna and Child: Naziler tarafından kaçırılmış olan tablo savaştan sonra geri kazanılmış. Yazılı bir döküman olmamasına rağmen stilinden dolayı eserin Masaccio’ya ait olduğu varsayılmış. İki boyutlu eserde İsa neşeli bir çocuk olarak tasvir edilmekte. Meryem ve İsa’nın başlarındaki hale üst üste bindirilerek derinlik duygusu sağlanmış.
Giovanni Masaccio–Madonna and Child
Bartolomeo Manfredi : 1582-1622 yılları arasında yaşamış başarılı İtalyan sanatçısıdır.
Roman Chariy –Roma hayırseverliği: Antik Yunan’da aç bırakılarak ölüm cezasına çarptırılan babasını gizlice sütüyle besleyen kadının destanı anlatılmış. Babanın adı Cimon kızının adı Pero. Room 91
Bartolomeo Manfredi –Roman Charity
Filippo Lippi : 1457-1504 yılları arasında yaşamıştır. Tanınmış ressam Fra’ Lippo Lippi’nin oğludur. Floransalı, erken Rönesans dönemi sanatçısıdır.
St.Jerome : Aziz Jerome çarmıh önünde diz çökmüş şekilde tasvir edilmiş. (St. Jerome ya da asıl adıyla Eusebius Hieronyemus, İncil’in latinceye çevirisini en başarılı şekilde uygulayan kişi, İncil alimi) Kilisenin dört büyük pederinden biridir.
Filippo Lippi – St.Jerome
Artemisia Gentileschi: 1593-1653 yılları arasında yaşamış, Roma doğumlu barok sanatçı. Kadın ressamların kabul görmediği bir dönemde Floransa’da akademiye ilk kabul edilen kadın sanatçı olması bakımından önemlidir. Caravaggio sonrasının en önemli sanatçılarından biri olarak kabul edilir.
Judith Slaying Holofernos-Judith Holofernes’in Kafasını Keserken: Konu olarak Yahudilerin Asurlular tarafından istila edilmesinden sonra yahudi bir kadın olan Judith’in Asur generali Holofernes’in başını kesmesi ve cesareti anlatılmakta. Judith halkını Asurlulardan korumak için general Holofernes’i sarhoş edip baştan çıkardıktan sonra kafasını kesmesi sahnelenmekte.
Artemisia Gentileschi – Judith Slaying Holofernos
Leonardo da Vinci: Floransa doğumlu, 1452-1519 yılları arasında yaşamış Rönenans sanatçısıdır. Resim sanatı yanında mimar, mühendis ve bilim insanıdır.
Annunciation (Müjde ya da Büyük Haber) : Ustası Andrea del Verrocchio tarafından başlanıp büyük çoğunluğu Da Vinci tarafından 1472-1476 yılları arasında tamamlanmış eserde İsa’nın geleceğinin annesi Meryem’e bildirilişi sahnedilmiştir. Resimde dindar ve bakire bir kadın olan Meryem oturmuş ve masadaki kutsal kitap eski ahiti okumaktadır. Karşısında aniden Cebrail belirir ve kendisine İsa’nın geleceğini müjdeler. Meryem’in sol eli şaşkınlıkla havaya kalkmıştır. Cebrail’in elindeki zambak Meryem’in saflığını ve el değmemişliğini temsil eder.
Leonardo da Vinci – Müjde
İsa’nın Vaftizi : Da Vinci’nin ustası Andrea del Verrocchio ile birlikte yaptıkları 1472 tarihli ahşap üzerine yapılmış tabloda İncil’e göre Şeria nehri kıyısında vaftizci Yahya tarafından vaftiz edilen İsa ve vaftizci Yahya tasvir edilmiş. Tanrının kolları altın ışınlarla boyanmış ve hristiyanlıkta kutsal ruhu temsil eden beyaz güvercin kanatları açılmış bir şekilde tablonun üst kısmında yer alır. İsa’nın yanında, onun kıyafetlini tutan iki melek figürü bulunur. Bunlardan sol taraftakini Da Vinci, İsa’ya daha yakın olanı Verrocchio boyamış olup Da Vinci’nin yaptığı meleği daha güzel bulduğu rivayet edilir.
Leonardo da Vinci İsa’nın vaftizi
Adoration of the Magi ( Bilge Adamlar Hayranlığı ): Leonardo’nun bitmemiş eserinde, ortadaki Meryem ve bebek İsa etrafında yarım daire formunda onlara hayranlıkla bakan adamlar tarafından çevrelenmiş durumda.
Leonardo da Vinci
Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simoni: 1475-1564 yılları arasında yaşamış heykeltraş, mimar ve ressamdır. Holy Family aslen heykeltraş olan Michelangelo’nun panel üzerine yapılmış tek boyama eseridir.
Kutsal Aile : 1506 tarihli eserde çocuk İsa, Meryem, Yusuf ve vaftizci Yahya olduğu varsayılan ve çocuk İsa ile arka planda çıplak erkek figürleri var. Yuvarlak-daire anlamınına gelen tondo ile sipariş veren Agnoli Doni’nin adından esinlenerek Doni Tondo olarak da anılmakta. İkinci kat 35.salon
Michelangelo – Kutsal Aile
Alessandro Boticelli: 1445-1510 yılları arasında yaşamış, Floransa doğumlu önemli bir Rönesans sanatçısıdır.
Venüsün Doğuşu : Uffizi Galerisinde görülecekler arasında ilk sıralarda yer alır. 1482-1486 yılları arasında yapılan tabloda Roma mitolojisinde aşk ve güzellik tanrıçası Venüs’ün (Yunan mitolojisinde Afrodit) denizden doğarak deniz kabuğu üzerinde kıyıya çıkış anı anlatılır. Doğarak dünyaya aşk ve güzellik getirmektedir, Sol tarafta batı rüzgarı tanrısı Zephyr ve ona sarılmış Chloris, Venüs’e doğru rüzgar estirerek deniz kabuğunun su üstünde yol almasını sağlamakta. Rüzgarla birlikte Venüs’ün simgesi güller savrulmakta. Venüs ahlaklı bir duruş içinde elleri ve saçı ile özel bölgelerini gizlemekte. Resmin sağ tarafında Venüs’ü giydirmek üzere Venüs’e doğru koşan bir Horai betimlenmiş (mevsimleri simgeyen tanrıça). Horainin elindeki kıyafetin çiçeklerle bezenmiş olması ilkbaharı temsil edişini yansıtır.
Boticelli Venüsün Doğuşu
İlkbahar : 1482 tarihli eserde aşk ve güzellik tanrıçası Venüs (Afrodit) resmin tam merkezinde, başı eğik ve başının etrafındaki hale ile Meryem’i andırmakta. Arka planda meyve ağaçları, zeminde çiçeklerle tam bir bahar resmi. Resmin sol tarafındaki üç güzeller olarak bilinen Kharitler (Aglaie, Thalia ve Eupherosyne) zerafetle ışıldamakta. Peri kızlarının kıyafetini boyarken Boticelli yumurta akı kullanarak bu rengi elde etmiş. Peri kızlarının solundaki erkek figürü Merkür’dür. Merkür elindeki yılan başlı asası ile bulutları dağıtmakta. Venüs’ün başının yanındaki erkek çocuğu figürü oğlu Cupid (Eros) gözleri bağlı bir şekilde okunu üç güzellere doğrultmuştur ve aniden gelecek bir aşkın habercisidir. Venüs’ün diğer yanındaki elbiseli figür topladığı çiçekleri kucağında tutmakta olan çiçek tanrıçası Flora’dır (Chloris) . Floranın yanındaki figür de kendisinin çiçek tanrıçası haline dönüşmeden önce, batı rüzgarı tanrısı Zephyr tarafından zaptedilmesi ve değişimini anlatır. Bu değişim Flora’nın ağzından çıkan çiçekler olarak tasfir edilmiştir.
Boticelliİlkbahar
Pallas and the Centaur : Tablodaki kadının Pallas (Athena) olduğu varsayılmakta. Yanındaki centaur itaatkar bir duruş sergilemekte. Centaurlar ormanda yaşayan ve perileri avlayan, vahşi, azgın ve şehvetli, yarı insan yarı at bedenli yaratıklardır. Centaur insanoğlunun acımasız ve vahşi içgüdülerini ve kontrolsüz şehveti temsil ediyor. Resim bu duyguların erdem ve zeka karşısında boyun eğişini anlatmakta.
Boticelli – Pallas and the Centaur
Tiziano Vecellio- Titian olarak da tanınan Venedikli sanatçı yaşarken de tanınan ve saygı duyulan bir sanatçıymış. Özgün fırça kullanımı, renkleri parmaklarıyla yumuşatarak kullanarak daha zengin renkler elde etmesiyle tanınır. Venedikli sanatçıların en iyilerinden birisidir.
Urbino Venüsü : Rönesans sanatçısı Tiziano’nun 1538 tarihli yapıtında Venüs baştan çıkaran bir kadın olarak resmedilmiş.
Tziano Urbino Venüsü
Annibale Carracci : 1560 Bolonya doğumlu İtalyan barok sanatçıdır.
Venus with a Satyry and two Cubids – (La Baccante): adlı tablosunda Venüs ve iki satir ve aşk tanrısı ile resmedilmiş. Satir, Yunan mitolojisinde yer alan yarı keçi yarı insan orman canlısıdır. Roma mitolojisinde faun olarak geçer. Belden üstü insan, belden aşağı ise keçi şeklindedir.
Annibale Carracci – La Baccante
Pierro della Francesca: İtalyan rönesans dönemi sanatçısıdır. Resim yanında matematik, geometri ve perspektif ile de ilgilenmiştir.
Urbino Dük ve Düşesinin portreleri : Resimde dükün sağ tarafında yara olması nedeniyle soldan resmedilmiş. Karşısında duran eşi de dönemin güzellik anlayışına uygun olarak alnı açık şekilde portrelenmiş. İkinci kat 8 nolu oda.
Urbino Dük ve Düşesinin portreleri
Francesco de Rossi (Sanatçı Salviati adıyla da tanınmakta): 1510-1563 tarihleri arasında yaşamış Floransalı sanatçıdır.
Haç taşıyan Mesih : İsa sırtında bir haçla, çarmıha gerildiği Kudüs sınırları dışındaki tepe olan Calvary dağına doğru gitmekte. Bu betimleme 16.yüzyılda oldukça popüler olan bir sahne. Resim İsa’nın yüzüne odaklanmış.
Francesco de Rossi – Haç taşıyan Mesih
Raffaello Sanzio da Urbino: 1483-1520 yılları arasında yaşamış Rönesans dönemi İtalyan ressam ve mimarıdır. Leonardo ve Michelangelo ile birlikte dönemin üçlüsü olarak anılır. Çalışmalarında şekiller belirgindir.
Agnolo and Maddalena Doni’nin portreleri : Varlıklı tüccar ve Floransalı soylu aile Strozzi’lere mensup eşinin tablosu, sanatçının eserlerinin olgunluk döneminin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Sanat dışındaki harcamalarında cimri olduğu bilinen Agnolo Doni, Raffael Floransa’dayken tabloları yaptırmış. Maddalena Doni, Mona Lisa’ya benzer şekilde elleri üst üste pozisyonda ancak Raffael kıyafetlere Da Vinci’den daha çok önem verdiğini görüyoruz. Maddalena Doni’nin kıyafeti sade ama zenginliğini doğrular şekilde.
Raffaello – Agnolo and Maddalena Doni’nin portreleri
Madonna ve çocuk İsa (Madonna of the Goldfinch): Eser Saka Kuşu Madonna olarak da bilinir.Meryem, çocuk İsa ve yaşıtı vaftizci Yahya (John the Baptist) birlikteler. Çocuk Yahya’nın elinde saka kuşu var ve İsa ona dokunmak istiyor. Saka kuşu çarmıhı simgelediği düşünülmekte. Meryem’in elindeki kutsal kitap onun inancını göstermekte. Resmin arka planı diğer Raffael resimlerinde olduğu gibi öndeki sahnenin gücünü arttıracak şekilde sakin. Raphael eseri arkadaşı Lorenzo Nasi’ye evlilik hediyesi olarak yapmış ancak 1548 depreminde Lorenzo Nasi’nin evi yıkılmış ve tablo parçalanmış. Başarılı olmayan ilk restorasyondan sonra 2002 yılında 6 yıl sürecek bir düzeltme ile şimdiki halini alarak 2008 yılından bu yana Uffizi Galerisinde sergilenmekte.
Raffaello – Saka Kuşu Madonna
Giovanni Battista di Jocopo (Rosso Fiorentino): 1495-1540 yılları arasında yaşamış Floransa doğumlu sanatçıdır. Hareketli figürler ve cesur renk kullanımı ile tanınır. İtalyan mannerizmini Fransa’ya taşımıştır.
Lut çalan melek : 1521 tarihli eserde bir melek müzik aleti çalarken görüntülenmekte. Mannerist tarzın bir örneğidir.
Giovanni Battista di Jocopo – Lut çalan melek
Tribuna Odası : Uffizi Galerindeki Tribuna odası sekizgen yapıda, muhteşem güzellikte bir odadır. İçine girilemiyor sadece kapıdan içeriye bakılmasına müsaade edilmekte. Sekizgen oda 1584 yılında Bernardo Bountalenti tarafından Francesco I’de Medici için tasarlanmış. Çok değerli antikalar, tablolar ve heykellerle dolu.
Uffizi Gallerisi Tribuna Odası
Floransa gezilecek yerler hakkındaki yazımızın linki aşağıda bulunmaktadır.
Toskana bölgesinin başkenti olan Floransa, hepsi ayrı güzellikteki İtalya şehirleri arasında baş yapıtlardan biridir. İçinden nehir geçen şehirlerden doğal güzellik anlamda bir üstünlüğü olmasa da onu eşsiz kılan mimari yapılar ve eserlerle donatılmıştır. Arno nehrinin her iki yakasına kurulmuş olup, kısa bir dönem İtalya Krallığının da başkenti olmuştur. Kelime anlamı Latince Florentius kelimesinden (çiçek) gelmekte ve şehrin simgesi zambak çiçeğidir. Şehrin armasında da bulunan zambak ayrıca Hristiyanlıkta Meryem’e atfedilmektedir.
Floransa’yı anlatırken Rönesans ve Medici ailesinden bahsetmeden gezi notlarına geçmek yazıyı eksik kılacağı için öncelikle önemli bu iki özellikten kısaca bahsetmek isterim. Kelime anlamıyla yeniden doğuş anlamına gelen rönesans hareketi orta çağdan sonra İtalya’da tam da bu şehirde başlamış olan siyasi, bilim, sanat, mimari ve eğitim gibi alanlarda gerçekleşen yenilenme hareketidir. Rönesans 14. yüzyıl sonlarında filizlenmeye başlamış,15 ve 17.yüzyıllar arasında gerçekleşmiş, buradan da dünyaya yayılmıştır. İtalya’da başlamasının nedeni de Medici ailesi ve burada gelişen pozitif ortam olarak gösterilebilir. Avrupa’da Katolik kilisenin yoğun baskısı altında geçen orta çağdan sonra gelişen bağımsızlık ruhu ve hümanizm etkisi önemli rol oynamıştır. Medici ailesi 14 ve 17 yüzyıllar arasında Floransa’da yaşamış, genel olarak bankacılık alanında faaliyet göstermiş çok güçlü ve başarılı bir ailedir. Ayrıca aileden siyasetçiler ve 3 papa çıkmıştır. Papanın ve kilisenin parasını da yöneten aile İtalya’da siyaseten oldukça güç kazanmıştır. Aile sanata çok önem vermiş Da Vinci, Michelangelo , Donatello, Boticelli ve daha birçok sanatçıyı himayesi altına alarak sanatın gelişmesinde önemli rol oynamıştır. İtalya’da muhteşem Lorenzo olarak adlandırılan ve Lord seçilen Lorenzo de Medici bilim ve sanata önemli maddi destek sağlamıştır. Dönemi esnasında Floransa altın çağını yaşamıştır.
Floransa kaç günde gezilir ?
Floransa şehri İtalya’da gezilecek yerler açısından ilk sıralarda yer alır. Floransa’da her yapıya girmek, her galeriyi gezmek isterseniz en az 4-5 gün gerek. Ama önceliklerinizi belirler, bazılarını liste dışı bırakırsanız yürüyerek rahatlıkla 3 günde gezilecek bir şehir. Araç kiralamaya gerek olmaz, her yer birbirine oldukça yakın. Floransa yakınlarındaki Pisa, St.Giminiano ve Siena gibi yerleri görmek için de ayrıca bir güne ihtiyaç bulunmakta ve gelmişken bu tarihi ve küçük şehirler de mutlaka görülmelidir.
Şehre ulaşım: İstanbul’dan Bologna’ya uçarak oradan otobüsle Floransa’ya geçtik. Alandan bavulunuzu aldığınız kattan dışarı çıkar çıkmaz sola döndüğünüzde, taksi duraklarını geçince diğer şehirlere kalkan otobüsleri göreceksiniz. Buradan kalkan Appenino Shuttle yaklaşık 1.5 saatte Floransa’ya gidiyor. Emin olmamakla birlikte biletin online alınması gerektiğini düşünüyoruz. Ne gidiş ne de dönüşte şoföre elden ödeme yapan kimse görmedik. Ödemede paypal sistemi kullanıldığı ve bu sistem de ülkemizde olmadığı için appenino shuttle’ın kendi uygulamasından bilet satın alamıyorsunuz. Onun yerine kredi kartı ile omio uygulaması üzerinden biletlerimizi aldık. Appenino Shuttle 2 saatlik aralarla kalkmakta. Dönüşünüzde de kullanacaksanız şehir trafiğinden dolayı sürenin uzayabileceğinizi aklınızda tutmanızda fayda var. Floransa’ya giderken 1.5 saat süren yolculuğumuz, dönüşte 2’ten fazla sürdü. Bileti ona göre almanız uymuyorsa da Santa Maria Novella’dan kalkan trenlerle Bologna’ya gidip oradan da havaalanına ulaşmak daha mantıklı olacaktır.
Floransa’da gezilecek yerler listesi
Gezerken şehri ikiye bölen Arno nehrinin her iki tarafını ayrı planlamak zaman kazandıracaktır.
Arno nehri Centro Storico tarafında (şehrin tarihi tarafı) görülecek yerler:
1-Piazza del Duomo (Duomo Meydanı) 2-Galleria Dell’Accademia (Akademi Galerisi) 3-Piazza del Signoria (Signoria Meydanı) 4-Piazza del Republica 5-Piazza del Mercato Nuovo 6-Piazza del Santa Groce 7-Piazza del Santa Maria Novella 8-Mercato Centrale 9-Bargello Müzesi 10-Basilica di San Lorenzo ve Medici Şapeli 11-Dante’nin Evi 12-Uffizi Galerisi 13-Galileo Müzesi 14-Via de Tornabuoni 15-Ponte Vecchio Köprüsü 16-Vasari Koridoru
Arno nehrinin diğer tarafı olan Santo Spirato’da görülecek yerler:
17-Pitti Sarayı 18-Boboli Bahçeleri 19-Santo Spirito Kilisesi 20-Piazza Michelangelo 21-San Miniato Al Monte
Daha önceki Floransa ziyaretimizde Katedrali gezmiş olduğumuz için bu kez içine girmedik. 2.5 günlük bu gezimizdeki önceliklerimizi Uffizi Galerisi, Pitti Sarayı ve Boboli Bahçeleri, Vecchio Sarayı, Bargello Museum, Medici Şapeli ve vakit kalırsa Akademi Galerisi ile Floransa Katedralinin vaftizhanesi olarak belirledik. Diğer yapıları dışarıdan gördük. Kış mevsiminde gittiğimiz için Akademi galerisi hariç her yere neredeyse kuyruksuz girdik ve biletleri kapıdan aldık. Ama yoğun dönemlerde kesinlikle online olarak önceden alınmalı. Bir de tabi sabah 08.00 gibi yollara düşmek zaman kazanmak açısından oldukça etkili oldu.
1-Floransa Duomo Meydanı ve Görülecekler (Piazza Del Duomo) : Floransanın en önemli ve en çok ziyaret edilen meydanıdır diyebiliriz. Meydanda görülecekler:
Floransa Katedrali-Duomo (Santa Maria del Fiore): Floransa’nın simge yapılarından en önemlisi diyebileceğimiz bu muhteşem yapının tarihi 1296 yılına kadar gider. 1496 yılında tamamlanmış. Yapımı uzun yıllar sürdüğü için de mimari açıdan rönesans, gotik, romanesk gibi çeşitli dönemlerin özelliklerini taşır. Latin haçı şeklinde planlamıştır. Haçın kollarının kesiştiği yerde kubbe bulunur. Muhteşem kırmızı kiremit kubbesi Brunelleschi tarafından tamamlanmış olup, şehirde her yerden görünür. Kubbenin etkileyici ve çok güzel iç freskoları Vasari tarafından yapılmış olup İlahi Komedya’dan esinlendiği “son yargı” sahnesi resmedilmiştir. Katedralin Çan kulesi ve kubbesine çıkılabilmektedir. Katedrali daha önce ziyaret etmiş olduğumuz için vakit kazanmak amacıyla bu kez pas geçtik.
Santa Maria del Fiore FloransaSanta Maria del Fiore Floransa KatedraliEn güzel Duomo manzaralı roof bar-View on ArtRooftop Cocktail Bar
Giotto’nun Çan Kulesi (Campanile di Giotto): Duomo meydanındaki çan kulesi, katedrale ait olmakla birlikte bağımsızmış gibi durmakta. Meydandaki en dikkat çekici yapılardan biri. Kare bir plan üzerine oturan kule Giotto di Bondore tarafından 1359 yılında yapılmış. Yüksekliği yaklaşık 85 metreye yakındır. Gotik mimari özelliktedir ve zengin süslemelere sahip. 414 basamaklı ve harika manzaraya sahip kuleye çıkılabilmekte. Yapı kompleksi gece ayrı gündüz ayrı güzel.
Giotto’nun çan kulesiGiotto‘nun çan kulesi
Aziz Giovanni Vaftizhanesi (Battistero di San Giovanni): Duomo meydanında, Floransa Katedralinin karşısında bulunan, Floransa’daki en eski tarihli, sekizgen ve bazilika statüsündeki yapıdır. 12. yüzyılda vaftizhane olarak kullanılmaya başlanmış. Bir çok siyasi ve ünlü kişiliğin vaftiz töreni burada gerçekleşmiş. Romanesk mimari özellikli. Bronz kapıları, renkli mermer kaplamaları ve mozaik süslemeler oldukça göz alıcı. Michelangelo kapıların güzelliğini “Cennetin Kapıları” olarak ifade etmiş. Gittiğimiz dönemde içi renove edildiği için iskeleler kurulmuştu. Gezmenin çok elverişli olmadığı ve kubbesini görmenin zor olduğu konusunda görevli bizi uyardıği için girmedik. Museo dell’Opera (Santa Maria di Fiore): Floransa Katedralindeki eserler sergilenmekte. Müze 1891 yılında inşa edilmiş. Üç katlı müzede Michelangelo ve Donatello gibi sanatçıların eserleri bulunmakta. Michelangelo’nun Pieta’sı görülebilecek eserler arasında.
Aziz Giovanni Vaftizhanesi Aziz Giovanni Vaftizhanesi Aziz Giovanni Vaftizhanesi
Museo dell’Opera (Santa Maria di Fiore): Floransa Katedralindeki eserler sergilenmekte. Müze 1891 yılında inşa edilmiş. Üç katlı müzede Michelangelo ve Donatello gibi sanatçıların eserleri bulunmakta. Michelangelo’nun Pieta’sı görülebilecek eserler arasında
2-Galeria Dell’Accademia ( Floransa Akademi Galerisi ): Uffizi Galerisinden başka Floransa’da en ilgi çeken sanat galerisidir diyebiliriz. Michelangelo’nun ünlü Davud heykelinin aslı burada sergilenmekte ve müzenin en ilgi çeken eseridir. Boticelli, Paolo Uchello’nun eserleri, Giambologna’nın 1582 tarihli Sabineli Kadınlara Tecavüz heykeli, Michelangelo’nun Slaves heykelleri ve daha pek çok eser buradadır. Uffizi kadar büyük olmaması nedeniyle ziyaretçi kapasitesi çok daha düşük ve bu da uzun kuyruklara sebep olmakta. Buraya ancak öğleden sonra gelebildik ve uzunca bir kuyrukla karşılaştığımız için maalesef pas geçmek zorunda kaldık. O nedenle biletinizi önceden almanızı ya da en azından sabah erken saatte gelinmesini tavsiye ederiz.
3-Piazza della Signoria (Kadınlar Meydanı) görülecek yerler:
Vecchio sarayı : 1298-1314 yılları arasında mimar Ghibelline tarafından Medici ailesinin şehirdeki ilk sarayı olarak inşa edilmiş. Günümüzde belediye sarayı ve müze olarak kullanılmakta. İlk adı Palazzo Signoria olan yapı Medici ailesinin buradan Pitti Sarayına taşınmasından sonra eski saray anlamına gelen Palazzo Vecchio olarak anılmaya başlamış. İlgi çekici ve güzel bir avlusu bulunmakta. Sarayın giriş kapısında Michelangelo’nun Davud heykeli (buradaki replikadır, aslı Galleria dell’Accademia’da) ve Baccio Bandinelli’nin Herkül ve Cacus adlı beyaz heykeli bulunur. Müzenin kulesi 416 basamaklı Torre d’Arnolfo güzel manzaraya sahip. Sarayın zemin katındaki Cortile di Michelozzo (Michelozzo avlusu) en dikkat çeken bölümlerden biri. Sanatçı Michelozzo tarafından tasarlanmış, yaldızlı sütunlarla yerleştirilmiş kemerler ve Andrea del Verrocchio’nun çeşmesi ile Yunus ile Melek heykeli (orijinali sarayın içindedir) bulunmakta. Saraydaki tavan süslemeleri ilgi çekici. İlk katta Salone dei Cinquecento (500’ler salonu) bulunur. Salonun bir yanı Da Vinci diğer yanı Michelangelo tarafından resmedilmiş. Tavan süslemeleri Vasari’ye ait. Salonda ayrıca Michelangelo’nun ünlü Zafer Heykeli ve birçok heykel bulunur. İtalya’nın ilk parlementosu bu salonda toplanmış. Yapı Günümüzde de belediye sarayı olarak kullanılmakta. Sala dei Gigli odasının (Zambak Odası) duvarlarında altın-mavi renginde desenli sembolden bulunur. Ayrıca yine bu odada Donatello‘nun Judith ve Holofernes heykelini de görebilirsiniz. Sala delle Carte Geografiche (Coğrafi Haritalar Odası), Medici’nin en önemli belgelerini ve hazineleri koruduğu oda olarak biliniyor. Odanın duvarları deri üzerine boyalı haritalarla kaplı. Odada 16.yüzyıl tarihli, dünyanın en büyük ortaçağ haritası “Mappa Mundi” ve döner dünya küresi yer alır. İkinci katın en dikkat çeken odalarından biri de Giovanni Stradano tarafından boyanmış süslü tavana sahip olan Loggia del Saturno odasıdır. Bu oda, daha çok Arno vadisinin panoramik manzaralarıyla ilgi görmekte. Vecchio sarayının dış duvarına oyulmuş Michelangelo olduğu varsayılan erkek profili görülecekler arasında.
Signoria Meydanı Michelangelo replika Davud heykeli ile Baccio Bandinelli’nin Herkül ve CacusVecchio Sarayı ve Torre d’ArnolfoFloransa Vecchio SarayıYunus ile Melek heykeliVecchio Sarayı iç avlu
Neptün Çeşmesi: Bortolomio Ammanati tarafından yapılmış 1565 tarihli mermer heykelde deniz tanrısı Neptün atlar üzerinde durmakta. Etrafta nymphler (su perileri) ve erkek tanrılar betimlenmiş.
Cosimo I de Medicinin Atlı Heykeli: 1587 tarihli heykelde Medici ailesinden Cosimo at üzerinde tasvir edilmiştir.
Cosimo I de Medicinin Atlı Heykeli
Loggia dei Lanzi: Gotik tarzda inşa edilmiş açık hava heykel galerisidir. Yapı Signoria meydanına 3 adet kemerle açılmakta, meydanın köşesinde ve Uffizi Galerisine bitişik konumdadır. Vecchio sarayının tam karşısına denk gelir. Halka açık törenlerde kullanılmak üzere 1300 yıllarında yapılmış. Buradaki en önemli eserlerden biri Medici ailesinden Cosmo’nun sanatçı Cellini’ye yaptırmış olduğu Perseus with the head of Medusa heykelidir. Bronz heykelde Perseus elinde yılan başlı Medusa’nın kesik başını tutmakta, ayaklarının altında da medusanın bedeni bulunmaktadır. Perseus’tan başka Ammanati’nin Neptün’ü, Marzocco Aslanı, Bandinelli’den Herkül ve Cacus, Giambologna’dan Sabina Kadınlarının Kaçırılması görülecekler arasındadır.
Loggia Dei LanziPerseus with the head of Medusa
Palazzo Gucci: Signoria meydanında yer alan Gucci markasının tarihini bulabileceğiniz müze ve sergi bulunan yapı. Girmeyi gereksiz bulduğumuz yerlerden biri.
Palazzo Gucci
4- Piazza dell Republica: Meydanda fotoğraflara konu olan büyük bir atlıkarınca ve Donatello’nun yaptığı ve halk tarafından bolluk sütunu olarak adlandırılan Column of Abundance görülecekler arasında.
Piazz dell Republica Column of AbundancePiazza dell Republica
5- Piazza del Mercato Nuovo: Yerel ürünlerin satıldığı açık pazar olarak kullanılmakta olan meydandaki Piglet Fountain (Domuz Yavrusu Çeşmesi) ilgi görmektedir. İnsanlar para atıp dilek dilemekte. Domuzun burnuna dokunmanın şans getireceğine inanılıyor. Ayrıca domuzun ağzına bozuk para koyduktan sonra suyla düşmesini beklemelisiniz. Para rahatça kayarsa dileğin gerçekleşeceğine inanılmakta.
Floransa domuz heykeli
6-Piazza del Santa Groce: Santa Groce Bazilikası (Kutsal haç kilisesi) -1442 yılında tamamlanmış. Michelangelo, Galileo, Machiavelli gibi ünlü isimlerin mezarları bulunur. Görülmeye değer güzellikteki yapı Temple of Italian Glories (İtalyan övünmeler tapınağı) olarak da anılır.
Santa Groce Bazilikası
7-Piazza del Santa Maria Novella: Floransa’ya trenle geliyorsanız göreceğiniz ilk meydandır. Meydanda bulunan Basilica Santa Maria Novella çok güzel ve çok zarif bir yapı olup, görülecekler arasındadır. Yapı Leon Battista Alberti tarafından 1470 yılında tamamlanmış. Yerinde daha bulunan bir mabed üzerine inşa edildiği için Novella olarak adlandırılır. Dışı mermerden yapılmış olup içi de dışı kadar güzeldir. Ünlü sanatçıların freskoları ve resimleri ile süslüdür. Bunlardan en önemlilerinde biri sanatçı Masaccio’nun kutsal üçlemesidir (Holy Trinity). Çarmıhta İsa arkasında Tanrı ve kutsal ruh birarada betimlenmiştir. Ayrıca sanatçı Sandro Boticelli’nin kapı üzerindeki erken doğum sahnesi, Paolo Ucchello’nun yeşil revak’ı ve İspanyol şapeli görülecek güzellikler arasındadır.
Santa Maria Novella
8-Mercato Centrale: Tren istasyonuna yakın mesafedeki kapalı pazar ve yeme-içme alanı. Alt kat alışveriş üst kat yiyecek-içecek bölümü. Her çeşit yiyecek bulunmakta. Önünden geçmemize rağmen zamanımız olmadığı için içine giremedik. Yemek bölümü kimilerine göre iyi kimilerine göre vasat ama hesaplı şekilde bir şeyler atıştırmak için uygun.
9-Bargello Müzesi: Signoria meydanına yakın konumdaki Bargello Palace olarak da bilinen Bargello Müzesi de görülmeye değer yerler arasındadır. Eskiden kışla ve hapishane olarak kullanılan yapı günümüzde sanat galerisi olarak kullanılmakta. Donatello’nun 1430-1440 yıllarında bronzdan yaptığı elinde kılıç tutan, şapkalı ünlü Davud heykeli, yine Donatello’nun St. George’u, Michelangelo’nun Bacchus ve Pitti Tondo adlı yapıtları burada sergilenen eserler arasındadır. Avludan geçilen Michelangelo odası ve yine avludaki merdivenlerden yukarı çıkılarak geçilen bronz hayvan heykelleri, metal eserler, porselenler, silahlar, paralar ve çeşitli takıların sergilendiği alan görülmeye değer. Adres: Via del Proconsolo
Floransa Bargello MüzesiDonatello DavudheykeliMichelangelo Pitti TondoBargello MuseumBargello Museum
10- Basilica di San Lorenzo ve Medici Şapeli (San Lorenzo Basilikası): Şehrin en büyük bazilikalarından biridir. Şapelde Medici ailesinin bütün önemli üyelerinin mezarları bulunur. Rönesans mimarisinin en önemli örneklerinden sayılabilir ve gerçekten görülmeye değer niteliktedir. Şapeli Michelangelo tarafından tasarlanmış. Basilika ve Şapel aynı bina da yer almakla birlikte ayrı ayrı ücret ödenerek gezilmekte. Biz sadece şapel bölümünü gezdik, bazilikaya girmedik. Bazilika bölümü civar bölgede ikamet eden Medici ailesi üyelerinin resmi bazilikası olarak yapılmış. Şapel bölümü 9 Euro, bazilika için ayrı ödeme yapmak gerekiyor.
Floransa Medici ŞapeliFloransa Medici ŞapeliFloransa Medici ŞapeliMichelangelo Lorenzo Dükü Urbino’nun Mezarı Şafak ve Alacakaranlık heykelleriyleFloransa Medici Şapeli
11- Dantenin Evi : İlahi Komedya’nın yazarı Dante bu ünlü eseri burada yazmış. Yıkılmış olan orijinalinin aslına uygun olarak yapılmış. Müze olarak kullanılmakta ve şairin orijinal eserleri ile yaşamına ait bilgiler bulunur. Biz gitmedik ama böyle de bir yer var anlamında yazıda yer verdik.
12- Uffizi Galerisi : İlk gelişimizde zamansızlıktan giremediğimiz ve içimde uhde kalan galeri. Paket turlarda yer almayan ancak kendi başına gelen gezginlerin mutlaka gezmesi gereken bir yer. Zaten Floransa kendi başına gelinmeyi hak edecek kadar güzel ve zengin bir şehir. Uffizi sadece İtalya’nın değil dünyanın en önemli sanat merkezlerinden biri. 1560-1580 yılları arasında yapılmış ve Giorgio Vasari tarafından dizayn edilmiş. 14 yüzyıl Rönesans döneminden günümüze bir çok sanatçının eserine ev sahipliği yapmakta. Uffizi kelime olarak ofis anlamına gelmekte ve dük I.Cosimo’nun çalışma ofisi olarak kullanılması amacıyla yapılmış. Rönesans dönemine ait pek çok eser ve Medici ailesinin sanat koleksiyonu insanı hayran bırakmakta. Da Vinci, Rafaello, Michelangolo, Botticelli, Caravaggio, Bartolomeo gibi üstadların eserleri dışında Rubens, Rembrandt, Antoon Van Dyck gibi Alman, Hollanda ve Londralı sanatçıların da eserleri bulunmakta. Rönesans mimari özellikleri taşıyan yapı iki katlı ve u şeklinde dizayn edilmiş, içinde ofis alanları bulunmakta ve bunlar sonradan galeriye dönüştürülmüş. Boticelli’nin dünyaca ünlü Venüsün Doğuşu tablosu (Nascita di Venere), Caravaggio’nun Medusa ve Bacchus’u, Tiziano’nun Urbino Venüsü, Piero della Francesca’nın Urbino Dük ve Düşesi, Raffaello Sanzio’nun kendi portresi, Battista’nın Angel Playing a Lute, Leonardo Da Vinci’nin Annunciation (Haber verme) ve daha onlarca resim ve heykel görülecekler arasında. Uffizi Galerisi, Pitti Sarayı ve Boboli Bahçelerini içeren kombine bilet aldık. Kişi başı 40 Euro değerindeki bilet 5 gün geçerli ve üçünü aynı gün gezmenize gerek yok, dilediğiniz gün ve açık olan saatte gezebiliyorsunuz., Vasari koridorunu da kapsayan biletler de var ama koridoru hariç bıraktık.
Caravaccio MedusaCaravaccio BacchusBoticelli Venüsün DoğuşuBattista- Angel Playing a LutePierro Della FrancescaLeonardo Da Vinci Annunciation (Haber verme)
13-Galileo Müzesi : Uffizi Galerisine oldukça yakın konumda. Floransa Üniversitesi tarafından 1972 yılında Castellani Sarayı içinde kurulmuş. Dünyanın en büyük bilim müzesi ünvanını taşımakta. Galileo’nun kişisel eşyaları, cam kavanoz içinde muhafaza edilen kopmuş parmağı, Rönesans döneminde bilimle ilgili materyaller, Galileo’nun orijinal teleskopu, Antonio Santucci’nin ünlü küresi ve bilim kütüphanesi görülebilecekler arasındadır. Biz gezmedik ancak bilgi olması amacıyla yazıya eklemeyi uygun buldum.
14- Via de Tornabuoni: Ferragamo, Gucci gibi lüks alışveriş mağazalarının bulunduğu cadde. Lüks markaların yanında tasarım ürünlerinin satıldığı mağazalar bulunur. 15.yüzyılda Strozzi ailesi tarafından yaptırılmış olan saray 1937 yılına kadar ikamet amacıyla kullanılmış. Günümüzde modern sanat galerisi olarak kullanılmakta ve geçici sergiler yapılmakta. Aile Medici ailesine rakip Filippo Strozzi tarafından inşa edilmiş. Via de Tornabuoni’de gezerken meydanda yer alan Column of Justice (adalet anıtı) görülecekler arasında. Ponte Vecchio Köprüsüne yakın konumdadır.
Column of Justice
15-Ponte Vecchio Köprüsü: Dünyada çarşısı bulunan 4 köprüden biri. 14.yüzyılda, nehrin en dar yerine inşa edilmiş ve 3 kemer üzerinde bulunmakta. Almanlar şehri bombaladıklarında köprüyü yıkmamışlar. Köprüde yer alan dükkanların çoğu kuyumcu ya da hediyelik eşya satılan dükkanlar. Manzarası her daim çok güzel.
Ponte VecchioKöprüsü
16- Vasari Koridoru : Medici ailesi Vecchio Sarayından Pitti Sarayına taşındıktan sonra iki saray arasından gizlice geçebilmek için köprüye Vasari koridoru denen bir geçit yaptırmışlar. Vasari geçidi 1565 yılında kısa bir sürede yapmış ve 1.5 km uzunluğunda. Ponte Vecchio Köprüsüne dışarıdan baktığınızda köprünün üst katında koridorun bir kısmı görülebilmekte.
Vasari Koridoru
Arno nehrinin Santo Spirito tarafı:
17-Pitti Sarayı (Palazzo Pitti) : Uffizi Galerisine yakın konumdaki görkemli rönasans sarayıdır. 1458 yılında bankacı Luca Pitti’nin konutu olarak inşa edilmiş olan ilk yapı 1549 yılında Medici ailesi tarafından satın alınmış ailenin yönetim merkezi olarak kullanılmıştır. 18.yüzyılda bir süre Napolyon’un üs olarak kullanılmasının ardından İtalya Birliğinin kraliyet merkezi olarak hizmet etmiştir. Günümüzde müze ve galeri olarak kullanılmaktadır. Dışarıdan gösterişsiz olan saray eşsiz güzellikte tavan süslemeleri ile çok sayıda esere sahip. İçindeki Palatine Galerisinde Rönesanstan Barok döneme birçok sanatçının eseri bulunmakta. Caravaggio, Raffaello, Jacopo ve Bottega gibi birçok tanınmış sanatçının eserlerine yer verilmiş çok güzel bir galeri. Gezilmesi gereken yerlerin ilk sıralarında yer almalı. Sarayda ayrıca hem rönesans dönemi kıyafetlerinin hem de modaya yön veren ünlü markaların geçmişteki kreasyonlarından örneklerin sergilendiği bölüm de bulunmakta.
Pitti Sarayı FloransaPitti Sarayı FloransaFloransa Pitti SarayıPitti Sarayı FloransaPitti Sarayı FloransaPitti Sarayı FloransaPitti SarayıPitti Sarayında küçük bir mola
18-Boboli Bahçeleri (Giardini di Boboli): Pitti Sarayının yanında bulunan Floransa’nın en meşhur bahçesidir. Ufizzi Galerisinin Medici ailesinin konutu olduğu dönemde aileden Eleonora di Teleodo için tasarlanmış. Çok güzel peysaja sahip bahçede Yunan mitolojisinde yer alan Nymphlere adanmış anıtların yanında rönesans dönemi heykelleri, çeşmeler ve yapay mağaralar bulunur. Bahçe Arno nehrinden alınan su ile sulanır.
Giardini di BoboliBoboli Bahçeleri FloransaBoboli Bahçeleri Floransa
19-Santo Spirito Kilisesi: Pitti sarayına 250 metre mesafede bulunan kilise nehri bu kısmına geçtiğinizde görülebilecek yerler arasında olan, rönesans özellikli bir yapıdır.
20-Piazza Michelangelo: Michelangelo’nun adı verilen meydan panaromik, güzel bir Floransa manzarasına sahip.
21- San Miniato Al Monte : Michelangelo meydanının daha yukarısında yine güzel manzaralı bir tepede bulunan “Dağdaki Aziz Miniato” anlamına gelen bazilika görülebilecekler arasında. Şehrin en yüksek noktasında yapılmış. Çoğu yerde şehrin en güzel manzaralı yeri olarak geçse de manzara çok uzaktan görülüyor ve fotolar bit kadar küçük çıkıyor. Roma İmparatoru Decius tarafından Hristiyan olduğu için aslanlara yem edilen ermeni prens Miniato’ya ithaf edilmiş. Aslanlar başını koparamayınca imparator Miniato’nun başını kestirmiş. Sonrasında Miniato aziz ilan edilmiş ve kafasının getirildiği bu yere 1018 yılında bazilika inşa edilmiş. Bazilikada İsa ve 12 havarisinin heykeli görülecekler arasında yer alır. Gittiğimiz dönemde bazilika renovasyon geçiriyordu, içine giremedik, cephesi iskelelerle kapanmış durumdaydı. Arkasındaki Porte Sante Mezarlığını gezebildik sadece ve görülmeye değer diyebilirim. Pinokyonun yazarı Carlo Collodi ve birçok sanatçınınt anıt mezarı burada. Güzel manzaralı mezarlıkta önemli Mezarlık saat 13-15 arası kapalı.
San Miniato Al Montetadilattan önceki haliSan Miniato Al Monte–Biz oradayken iskelerle çevriliydi Delle Porte Sante mezarlıği FloransaDelle Porte Sante mezarlığıFloransaCimitero Delle Porte Sante
Floransa’da ne yenir , Uffizi Galerisi önemli eserler ve Toskana gezilecek yerler yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşılabilir.
Bu güzel şehirde ancak 3 gün geçirdiğimiz için lezzetlerinden el verdiğince tatmak istedik. İtalya denince akla ilk önce pizzalar, makarnalar ve dondurmalar gelmekle birlikte kısıtlı zamanımızda pizzaya yer kalmadığı için listemize almadık.
Toskana’ya özgü lezzetler :
Pappa al Pomodoro: Ekmek, domates, sarımsak, fesleğen ve çeşitli baharatlarla hazırlanan yoğun kıvamlı bir çorba.
Ribollita Çorbası: Fasulye, havuç, kereviz vb çeşitli sebzelerle hazırlanan koyu kıvamlı çorba
Tuscan creamy white beans and spelt soup: Beyaz fasülye, sarımsak, parmesan gibi malzemelerle hazırlanan yine koyu kıvamlı ve oldukça lezzetli bir çorba
Panzanella: Domates, kıtır ekmek, soğan ve fesleğen gibi malzemelerle hazırlanan salata
Lampredetto: Kokoreç benzeri, ekmek arası sakatat olarak tarif edebilebileceğimiz (inekten yapılır) bir tür sokak lezzeti.
Bistecca Fiorentina: Bölgenin en ünlü et yemeği. Özel olarak yetiştirilmiş sığır eti kullanılmakta. Az pişmiş olarak servis edilmekte ama biz iyi pişmiş istedik. Çoğu restoranda en az 1 kiloluk porsiyon olarak servis ediliyor, büyükçe bir kısmı kemik olmasına rağmen yine de oldukça fazla. Sipariş etmeden önce porsiyon miktarına dikkat etmekte fayda var.
Risotto al nero di seppia: Mürekkep balıklı risotto
Pici Pasta: Floransa bölgesine has bir makarna çeşidi. Hemen hemen her restoranın menüsünde bulunmakta. Genelde sadece un ve su ile yapılıp elle yuvarlanmaktaymış.
Crostini de Fegato: Tavuk ciğeri, soğan ve kapari gibi malzemelerle hazırlanan ve ekmeğe sürülerek yenen bir mezedir.
Bruscehetta: Başlangıç atıştırmalığı olarak yenmekte. Zeytinyağı ve sarımsakla lezzetlendirilen kızarmış ekmeğin üzeri domatesle çeşnilendirilerek servis ediliyor.
Biscotti: Bademli, fındıklı ya da kuru meyveli çeşitleri olan tereyağı ile pişirilmiş kurabiyedir. Biscotti iki kez pişirilmiş anlamına gelmekteymiş. Floransa’da her fırın ve pastanede bulunmakta. Gerçekten lezzetli bir kurabiye.
Cannoli: Yine bütün pastanelerde bulabileceğiniz, sade, fıstıklı, nutellalı çeşitleri de yapılan, içi kremalı dışı çıtır boru şeklindeki hamur tatlısı.
Gelato: Hemen her yerde var ve çoğu lezzetli
Floransa’da Restoran önerileri :
All’Antico Vinaio: Gerçekten lezzetli sandviçlerin yapıldığı mekan. Seyahatimizi Şubat ayında yaptığımız için kapısında uzun kuyruklar yoktu. Ama yazın düşünemiyorum. Gerçi hızlı eriyor ama yine de bu mevsimde bile önümüzde en az 15 kişilik bir sıra vardı. “Beatrice” yedik ve çok beğendik. İsteğe göre fark ödeyerek sandviçinize eklentiler yaptırabiliyorsunuz. Sandviç fiyatları 8-12 Euro arası değişiyor. Çok aç değilseniz iki kişi bir tane bölüşülebilecek büyüklükte. Biz düşünemedik ve de bitiremedik. Uffizi Galerisine 40 metre uzaklıkta. Adres: Via dei Neri, 76 R
All’Antico Vinario
All’Antico Vinario
Trattoria ZaZa: Şehirde öne çıkan restoranlardan. İkinci gecemizde rezervasyonsuz girmeye çalıştık ama önümüzdeki 20-25 kişilik kuyruk gözümüzü korkuttu. Sorduğumuz yarım saate yer açılır denmesine rağmen beklemeyip ertesi akşam için online rezervasyon yaptık. Mekan dışarıdan 20-25 masalık bir yer gibi görülmekle birlikte ne kadar büyük olduğunu girdiğinizde anlıyorsunuz. Yaklaşık 4-5 bitişik nizam binanın altı komple restorana ait ve bolca masa var. O nedenle de hızla yer boşalıyor ama yüksek sezonda rezervasyon şart. İçi oldukça sevimli, biraz ne buldularsa dekorasyona eklemişler kıvamında. Yemekleri lezzetli, personeli yardımcı, fiyatlar da çok yüksek değil. Biz başlangıç olarak yöreye özgü çorba tadım tabağı, “Tris di minestre” sipariş ettik. Toscana bölgesinin meşhur ve lezzetli çorbalarından Ribollita, Pappa al pomodoro & Tuscan creamy white beans and spelt soup üçlü olarak servis ediliyor. Ana yemek olarak da “Creamy Truffled sauce Ravioli” ve Lazanya yanına da şarap sipariş ettik. Ravioli gerçekten üst düzeydi, sosuna ekmek batırarak onu da yedik, o derece. Çorbalar da gayet başarılıydı. Lazanya yenecek düzeyde ama çok özel değil. Adres: Piazza del Mercato Centrale
Ribollita, Pappa al pomodoro & Tuscan creamy white beans and spelt soupCreamy Truffled sauce RavioliLazanya BologneseTrattoria ZaZa
Trattoria Katti: Trattoria ZaZa’da yer bulamadığımız akşam mekan ararken önümüze çıkan restoran. ZaZa’ya yaklaşık 200 metre mesafede. İçinin neredeyse dolu olması burada yiyebiliriz diye düşündürdü:))) Yemekler lezzetli ve fiyatları makul. Bistecca Fiorentina’yı burada denedik, önden bruscehetta, yanında patates garnitürlü bistecca fiorentina ve yanında bir kadeh şarap ile birlikte aldığımız menü kişi başı 30 Euro. Et büyük sayılabilecek porsiyonda geliyor. Eti az pişmiş olarak sevmediğimiz için siparişimiz iyi pişmiş olarak verdik. Trattoria Katti bizi üzmedi, hepsi lezzetli, özellikle kullandıkları zeytinyağı çok iyiydi, restoran için özel yapım getirtiyorlarmış. Adres: Via Faenze, 31.
Trattoria KattiBruschettaBistecca fiorentina
View on Art Roofto Cocktail Bar: Yukarıdan Duomo manzarasına karşı bir şeyler yemek ya da içmek için gidebileceğiniz, en güzel Santa Maria Del Fiore manzaralı roof bar. Şansımıza gider gitmez ön sırada yer bulabildik. Yazın oluşacak kalabalığı düşünemiyorum. Adres: Via Dei Medici, 6.
Duomo manzaralı roof bar
Babae Restoran (wine vindow) : San Sprito bölgesinde bulunmakta. Dilerseniz bizim yaptığımız gibi wine vindow’dan içeceğinizi alıp sokakta ya da önündeki masalarda içebilirsiniz (ayrıca restoran kısmında da yer varsa içeride oturulabiliyor) dilerseniz yemek de yiyebileceğiniz güzel bir restoran. Şarap yerine aperol tercih ettik, lezzeti eh ama daha çok şarap penceresi için geldiğimizden ve de biraz da dinlenme fırsatı bulduğumuzdan memnun ayrıldık. İçeri girer girmez çok popüler olduğunu, yerellerinde burayı tercih ettiklerini hemen anlıyorsunuz. Adres: Via Santo Spirito, 21R
Babae wine window
Gino’s Bakery: San Sprito tarafında canoli yediğimiz fırın. Fıstıklı ve nutellalı aldık ve cannolilerinden memnun kaldık. Favorim fıstıklısı. Adres: Via de’ Guicciardini, 3/5
CannoliGino’s Bakery
Biscotti Fırını: II Cantuccio di San Lorenzo: Biscotti’leri çok başarılı, taptaze ve leziz. Hazır paketlerde olduğu gibi istediğiniz karmayı hazırlatabiliyorsunuz. Adres: Via Faenza, 23/red
II Cantuccio di San LorenzoBiscotti
Pompi Tiramisu: Yorumlara bakarak gittiğimiz tiramisucu. Bir tık hayal kırıklığı oldu benim için. Fazla yağlı ve ağır buldum. Çeşitli tiramisuları var ama klasik olanı tercih etmenizi öneririm. İçinde birkaç masası var ama al-götür yapabiliyorsunuz. Adres: Via Faenza, 37/R
Pompi Tiramisu
La Strega Nocciola Galeteria Artigianale – Dondurma : Önündeki kuyruğa bakıp bunca insan beklediğine göre vardır bir hayır dedik. Gerçi kuyruk olmasının en önemli nedeni içindeki çalışanın hem dondurma servis etmesi hem de kasaya bakması))) ama beklediğimize değdi. Özellikle tarçınlı dondurması enfes. Duomo meydanına çok yakınında. Adres: Via Ricosoli 16r
La Strega Nocciola Galeteria ArtigianaleGelato
Gelateria La Carraia – Dondurma : İtalya’nın hiçbir yerinde kötü dondurma yemedik. Burası La Strega Nocciola Galeteria’da yediğimiz kadar leziz olmasa da güzel. Ayrıca porsiyonu bol. Arno nehrinin diğer tarafında, Santo Spirito mahallesinde. Adres: Piazza Nazario Sauro, 25/r
Gelateria La Carraia
Caffe Gilli: Biz zamansızlıktan giremedik, önünden geçtik sadece ama zamanımız olsa da girmemeyi tercih ederdik. Lezzetinin vasat, fiyatlarının yüksek olduğu yazılan mekan. Republica Meydanının dibinde. Tarihi bir mekan olmasından dolayı içine girip bakılabilir.
Caffe GilliCaffe Gilli
La Bottega del Tartufo: Trüf mantarı seviyorsanız hem kendinize hem de hediyelik olarak alabileceğiniz dükkan. Farklı aromalandırılmış çeşitleri var. Tadım yaparak dilediğiniz alabiliyorsunuz.
Tartufi
Floransa Gezilecek Yerler ve Toskana Gezilecek Yerler yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşılabilir.
Toskana, İtalya’nın kuzey batısında yer alan, Floransa, Siena, Arezzo, Grosseto, Pisa, Prato, Massa, Carrara, Livorno ve Pistoria şehirleri ile bu şehirlere bağlı köy ve kasabaların bulunduğu bölgedir. Aralarında en önemli şehir Rönesans’ın doğduğu Floransa’dır. Bölgenin en önemli gelir kaynakları arasında tarım ve turizm gelir. Toscana, bağları ve şarapları ile de oldukça popülerdir.
Toskana Bölgesi kaç günde gezilir ve Toskana’da gezilecek yerler : Araç kiralayıp gezecekseniz bunların dışında da ziyaret edilebilecek pek çok yerleşim bulunur. Günü birlik turla gelip sadece Pisa, Siena ve San Gimignano’yu gezdiğimiz için diğer yerler hakkında yorum yapamıyoruz ama konu İtalya olunca illa güzel olduklarına da inanıyoruz, vaktiniz varsa neden olmasın.
Pisa gezilecek yerler
İtalya’nın en güçlü 4 deniz cumhuriyetinden (Pisa, Amalfi, Venedik ve Ceneviz) biri olarak tarihte önemli bir yer tutmuş. 1987 yılında Unesco dünya mirasları listesine alınmış. Galileo Galilei’nin doğduğu yer olan Pisa, ikinci dünya savaşında oldukça hasar görmüş olup en önemli yeri Piazza del Miracoli’dir (Mucizeler Meydanı). Meydanda eğik Pisa kulesi,Pizza Katedrali ve vaftizhane bulunur. Bunun dışında şehrin ikinci büyük meydanı olan Şovalyeler Meydanı da ziyaret edilebilir. Şehre en fazla 1-1.5 saat ayırmak yeterli olacaktır. Pisa Kulesi: İtalya’nın en çok fotoğraflanan yerlerinden biridir. 56 metre yüksekliğindeki kuleye 294 basamakla çıkılır. Çan kulesi olarak inşa edilmiştir. Zemininin yumuşak olması nedeniyle zaman içinde eğilmiştir. 1275 yılında mimar Simone tarafından yapılmaya başlanmış savaşlar ve karışıklıklar nedeniyle ancak 1399 yılında tamamlanmıştır. İtalyan hükümeti tarafından yapılan restorasyon ve destekle yıkılması engellenmiştir. Meydanı gezmek ücretsiz olup kuleye çıkmak ücretlidir ancak güvenlik nedeniyle sınırlı sayıda ziyaretçi kabul edilmektedir. Pisa Katedrali: Toscana bölgesinin en büyük katedrallerinden biridir. Şöhret olarak Pisa kulesinin gölgesinde kalmış olsa da dışı da içi de çok güzel bir yapıdır. Kalın duvarlar, küçük pencereler ve yuvarlak kemerler olarak özetleyebileceğimiz Romanesk mimari özelliklere sahip katedralin 3 kapısı bulunmakta ve yapımında mermer kullanılmıştır. 1118 yılında tamamlanmış olup bakire Meryem’e ithaf edildiği varsayılmakta. 1595 yılında yangiın geçiren yapının içinde sağlam kalmış en dikkat çekici bölüm Giovani Pisano tarafından tasarlanmış kürsü bölümüdür. Katedralde aynı zamanda ünlü kişilerin mezarları bulunur. Vaftizhane: 1363 yılında Nicola Pisano tarafından yapımı tamamlanan vaftizhane meydanda görülecek 3.önemli yapıdır. Zemin nedeniyle vaftizhane binası da bir miktar kaymış. Galileo burada vaftiz edilmiş. Diğer iki yapı gibi mermerden yapılmış, dışı oldukça dekoratif ve güzel olmakla beraber iç kısmı sadedir.
PisaKatedrali ve Pisa KulesiPisa KulesiPisa Vaftizhane
San Gimignano gezilecek yerler
Günümüze oldukça korunarak gelmiş tam bir ortaçağ yerleşim yeri. Şehir değil, Siena’ya bağlı bir yerleşim. Kuleler şehri olarak da tanımlanabilir ancak kuleler savunmadan ziyade nüfuzlu ailelerin güç göstergesi olarak yapılmış. 72 kuleden günümüze 14 kule ulaşmış. Unesco dünya mirasları listesinde. Gezilecek en önemli kısmı meydanı Piazza del Duomo meydanı. Meydanda San Gimignano Katedrali (Santa Maria Assunta) ve Palazzo Comunale (belediye binası) görülecekler arasında. Palazzo Comunale 1288 yılında inşa edilmiş olup günümüzde müze olarak kullanılmakta. Gezilebilen tek kule olan Torre Grossa 55 metre yüksekliğinde. Şehirdeki diğer kulelerden Torre Salvucci (ikiz kuleler), Salvucci ailesi tarafından yaptırılmış. İnşa edildiğinde en yüksek kuleler olup seviyeleri düşürtülmüş. Tüm kuleler yaptırıldıkları ailelerin adını taşımakta. Bunlardan başka Torre Diavolo (Şeytan Kulesi), Torre Ardinghelli, Torre Cugnanesi, Torre Bech, Torre Pettini, Torre Rognosa sayılabilir. Meydanda restoran ve kafeler bulunmakta. Piazza del Cisterna: Duomo meydanından bir geçitle şehrin ikinci önemli meydanı olan Cisterna‘ya geçilebiliyor. Meydanda iki kez en iyi dondurmacı ödülü almış ve önünde uzun kuyruklar oluşan Gelateria Dondoli bulunmakta (en azından biz gittiğimizde iki idi, sonradan yeniden ödül almış almış olabilir) . Üşenmedik bekledik ve yedik, güzeldi ama İtalya’da yediğim en iyi dondurma diyemeyeceğim. Hatta karşılaştırma yapabilmek için kızım buradan ben de karşısındaki hiç kuyruk olmayan dondurmacıdan aldım, hiç fark yoktu. Akıl etmiş yarışmaya girmiş, iyi de yapmış, sonra da yürü ya kulum:))) Bu şehri gezmek de en fazla 1-1,5 saatinizi alır.
San Gimignano Katedrali–Santa Maria AssuntaTorre DiavoloTorre ArdinghelliGelateria Dondoli
Sienagezilecek yerler
Toscana bölgesinin diğer önemli şehri Siena’dır. Resim yapanlar bilecektir yağlı boyadaki Siena rengi adını bu şehirden almakta olup kırmızımsı kahverengiyi tanımlar ve Siena şehri de tam bu renklerdedir. 1995 yılında Unesco dünya mirasları listesine alınmış. Romus ve Romulus’u ile onları emzirdiği rivayet edilen dişi kurdun simgesi olan heykeli her yerde görebilirsiniz. Roma döneminde önemli bir ticaret merkezi olmuş. Günümüzde ana gelir kaynakları tarım ve turizmdir. Siena’nın ana meydanı at meydanı anlamına gelen Piazza del Campo‘dur. Biz denk düşmedik ama her yıl bu meydanda 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde geleneksel olarak at yarışları “Palio” düzenlenmekte. Meydanda yer alan Fonte Gaia çeşmesi 1342 yılında tamamlanmış, üzerindeki süslemelerde Adem’in yaradılışı ve cennetten kovuluşu canlandırılmıştır. Siena katedrali görülecek çok diğer güzel bir yapıdır. 1263 yılında tamamlanmış Gotik kilise gösterişli bir cepheye ve güzel süslemelere sahip. Katedral zemininde bulunan mermer mozaikte yine dişi kurt betimlenmiştir. Katedralin içindeki Piccolomini Kütüphanesi gerçekten görülmeye değer. Raffaello’nun freskleri Ortaçağdan kalma güzel Siena’nın sokaklarında yürürken kendinizi ortaçağdaymış gibi hissedeceksiniz. Belediye binası olarak kullanılmakta olan Palazzo del Publico ve 400 basamaklı çan kulesi Torre del Magnia’ da Siena meydanında görülecekler arasındadır. Piazza Salimbeni‘de bulunan gotik tarzlı Palazzo Salimbeni ve rönesans özellikli Palazzo Spanocchi sarayları, Siena’da en çok görülen yerlerdir. Salimbeni meydanının ortasındaki heykel 1882 yılında yapılmış, din adamı ve siyasetçi Sallustio Bandini’nin heykelidir. Dünyanın ilk bankası da burada açılmış ve hala faaliyet göstermektedir. Siena’da yarım günden biraz fazla zaman geçirmek yeterli olacaktır.
Siena KatedraliSiena KatedraliRomus & Romulus’u besleyen dişi kurtSallustio BandiniTorre del Magnia Siena
Floransa gezilecek yerler hakkındaki yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Prag yeme içme konusunda hem yerel lezzetleri hem de dünya mutfaklarından örnekler bulabileceğiniz ve kesinlikle aç kalmayacağınız bir şehir.
Prag’da ne yenir ve nerede yenir ? Hemen hemen tüm restoranlarda rahatlıkla ulaşabileceğiniz Çek yemekleri;
Macar Gulaş: Macar yemeği olmakla birlikte Prag’da her yerde bulabileceğiniz temel bir et yemeği.
Kozlona Restoran Macar Gulaş
Rizek (Snitzel) : Hemen her türlü etle hazırlanabilen bir tür snitzel
Rizek
Fazalova: Fasulye çorbası. Fasulye ve kök sebzelerin et suyunda pişirilmesi ile yapılıyor
Kulajda: Mantar çorbası. Krema, patates ve mantarla hazırlanır, üzerinde yumurta ile de servis edilebilir.
Kulajda
Svickova: Dana filetosundan yapılan ve yanında ekmekle servis edilen et yemeği
Smazenye Syr: Yanında kızarmış patatesle servis edilen ve başlangıç yemeği ya da atıştırmalık olarak yenilen kızarmış keçi peyniri
Smazenye Syr
Chlebicky: Yine atıştırmalık olarak yenilen ve üzeri peynir, yumurta, salam ve turşu ile döşenerek hazırlanan açık sandviç
Chlebicky
Trdelnik (baca pastası) dönen çubuklar üzerinde pişirilen bir tür hamur tatlısı. Restoran ve kafelerin menülerinde olması yanında aslında bir sokak lezzeti ve caddelerde kolaylıkla bulunmakta.
Trdelnik
Palacinky: Üzerine reçel, meyve, dondurma ve çikolata gibi malzemelerle sunulan krep benzeri tatlı
Palacinky
Knedliky: İçi meyve dolgulu hamur topları
Prag, Çek yemekleri dışında dünya mutfakları açısından da zengin. Tapascısından, Meksika restoranlarına, suchiden pizzaya kadar farklı seçenekler mevcut. Özellikle somon çok sevilen, sıklıkla tüketilen ve şehirde birçok yerde rahatlıkla bulabiliceğiniz bir balık.
Prag’a has bir ürün olmamasına rağmen somon balığı Prag’da sevilen ve oldukça fazla tüketilen bir yiyecek, birçok yerde güzel de yapılıyor.
Hard Rock Cafe Somon
Prag’da Mekan önerileri :
Lokál Dlouhááá: Lokal hem yerel lezzetleri tadıp hem de bira içebileceğiniz uygun fiyatlı bir pub.
Local Restoran Chicken Breast Snitzel
KozlovnaAprapos: Stare Mestro’da gittiğimiz ve memnun kaldığımız restoranlardan biri.
KozlovnaAprapos
Bira sevenlerdenseniz Çekya tam bir bira merkezi. Kendi üretimleri olan Kozel marka bira denenebilir.
Fat Cat: Hem yemek yiyebileceğiniz hem de farklı lezzetlerde biralar bulunan bir mekan
Prag Fat Cat Cherry beer
Hard Rock Cafe: Prag’daki hard rock cafeyi de hem yemek hem içecek anlamında tavsiye ederiz.
Prag Hard Rock Cafe
Kavarna Slavia-Nazım Hikmet’in sıklıkla geldiği ve sevdiği kafe olarak ün salmış. Charles köprüsü yakınında ve Opera binasının karşısında bulunmakta.
Prag Kavarna Slavia
Kafka kafesi: Güzel dekorasyona sahip kafede tatlı ve kahve molası verilebilir. En azından içeri girip göz atılabilirsiniz.
Prag Cafe Savoy– Mala Strana’da 1893 de açılmış Fransız kafesi. Kahvaltı, atıştırmalık, yemek ya da tatlı için gidilebilir.
Prag gezilecek yerler ve Prag Terezin toplama kampı yazılarımızın linkleri aşağıdadır.
Prag’da fazladan gününüz varsa şehir merkezinden yaklaşık 60 km uzaklıktaki Terezin’i ve buradaki Yahudi toplama kampını ziyaret edebilirsiniz. Prag merkezden turlar düzenlenmekte, tur alınabilir ya da araç kiralanabilir.
Kamp 2. dünya savaşında Naziler tarafından kuruluyor. 1941 yılından 1945 yılına kadar açık kalmış. Çalışma vaadiyle getirilen yahudilerin tutulduğu kamplardan biri. Kamptakilerin bir kısmı açlık ve hastalık nedeniyle ölmüş büyük bir çoğunluğu da infaz edilerek öldürülmüş. Öldürülenlerin çoğu yakılarak külleri imha edilmiş. Birçok yahudi canlı olarak deneylere maruz kalmışlar. Çok kötü şartlardaki küçücük hücrelerde hijyensiz, aç ve susuz yüzlerce insan tıkılarak yaşamaya zorlanmışlar.
Ziyaret sırasında yahudilerin kaldıkları koğuşlar, banyolar, idam edildikleri yerler, atış alanı, krematoryum, tüneller, kamp müdürünün ofisi, 10.000 yahudinin mezarının bulunduğu mezarlık alanı, ölenlerin anısına yapılmış anıtlar, revir ve gardiyanların yaşam alanları görülmekte. En fazla 15-20 kişilik koğuşlara onlarca insan tıkılarak inanılmaz kötü şartlarda yaşamaya zorlanmış. Tuvalet ve banyo imkanı yok denecek kadar az. Kampa denetime gelen kızılhaç yetkililerine göstermek üzere hazırlanan traş odası hiç kullanılmamış hatta musluklarda su bağlantısı dahi yok, gelen yetkililer de ya gerçekten kontrol etmemiş ya da görmezlikten gelmiş. Kampta üzerinde Arbeit macht frei (çalışmak özgürleştirir) yazan kapıdan geçerek hücrelerin bulunduğu bölüme geçiliyor. Mahkumlar ölüm kapısı denen 500 metrelik dar bir geçitten geçirilerek infaz alanına götürülmekteymiş. Bu kamplarda yaşananlar insanın yüreğini dağlıyor, insanın insana yaptığı-yapabileceği acımasızlığın boyutunu tahmin etmek zor. Ziyaretimi seneler önce yapmış olmama rağmen orada hissettiklerimi dün gibi hatırlıyorum. Gri bir Prag gününde içimi acı ve hüzünle dolduran bir ziyaret olmuştu. Yazımı yazdığım şu günler ise İsrail’in Gazze saldırılarına denk gelmekte maalesef. Mazlumların gün gelip zalim olmamaları dileğiyle diyerek anlatımıma son vermek isterim.
TheresienstadtTheresienstadt-Ölenlerin yakınları tarafından yaptırılmış anıtTheresienstadt- 10 bin mezarın bulunduğu mezarlık alanıArbeit macht frei (çalışmak özgürleştirir)Kamp müdürünün odasıTheresienstadt-KoğuşTerezin koğuşlardaki yataklarTerezin-Denetim için yapılan göstermelik banyolarÖlüm kapısıİnfaz alanıYahudi asıllı heykeltraş Ladislav Chochole tarafından ölen yahudilerin anısına yaptırılmış anıtTheresienstadt avluTheresienstadt idam alanıYönetici ve ailelerinin yaşam alanıTutsaklara yaptırılmış olan kamp yöneticileri ve ailelerinin kullandığı havuz
Prag gezilecek yerler ve Prag yeme içme yazımızın linki aşağıdadır.
Bugünkü yazımızın konusu Orta Avrupa’da bulunan ve adı 1992 yılına kadar Çekoslavakya, 1993 yılında Slovakya’nın ayrılmasından sonra Çek Cumhuriyeti, 2016 yılında alınan bir kararla da adı Çekya olarak değiştirilen ülkenin başkenti Prag. Vlatava nehri üzerinde kurulmuş olan bu masalsı şehir Unesco dünya mirası listesinde de yer almakta.
Prag’da gezilecek yerler , yazmayı planladığım ama daha güncel gezileri yazmaktan pek fırsat bulamadığım bir gezi yazısı. Yenileri yazmak çok daha kolay ama eski notları toparlamak ve anıları geri yüklemek zaman alıcı ve zor. Gelecekte blog yazacağımı bileydim kesinlikle daha güzel fotolar çekmeye çalışırdım neyse ki imdadıma kızımın yakınlarda yaptığı Prag gezisinde çektiği tazeleri yetişti. Sözü fazla uzatmadan ortaçağdan kalma havası olan bu güzel şehri anlatmaya koyulalım.
Prag kaç günde gezilir ?
Prag yürüyerek 3 günde gezilebilecek bir şehir ancak çevresinde farklı yerlere gidilecekse gün sayısı arttırılabilir. Gezmesi kolay, küçük ve kompakt bir şehir. Özel olarak gelinip gezilmeyi hak ediyor. Başka bir şehir ya da şehir dışı yerler gezilmeyecekse araç kiralamaya gerek olmaz. Favorimiz şehrin yürüyerek gezilmesi ama her yere tramvay ve metro da bulunmakta. Gezilecek birçok nokta Prag kalesinden başlayan ve Cumhuriyet Meydanında (Namesty Republic) son bulan kral yolu üzerinde bulunmakta.
Prag’da Nerede Kalmalı ?
Mümkünse her yere yürüme mesafesindeki Prag 1.bölgede konaklamak en pratik olanı olacaktır. Gezilecek yerlere yürüyerek kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Birinci bölgedeki yerler, Prag kalesi çevresi, eski şehir Mala Strana, Josefov yahudi mahallesi ve Nove Mestro sayılabilir.
Prag ulaşım – Havaalanı-şehir merkezi ulaşım : Taksi-uber kullanmayacaksanız havalimanı çıkışındaki bankomattan ister nakit ister kredi kartı ile bilet almanız gerekir. Biletler kullanım sürenize göre 1 saat, 90 dakika 24 ya da 72 saat geçerli gibi fiyat ve geçerlilik süreleri farklı olarak satılmakta. Havaalanı-Eski şehir merkezi yaklaşık 15 km uzaklıkta ama direk ulaşım mümkün değil aktarma yapmak zorundasınız ve yolculuk yaklaşık 50 dakika sürüyor. Biletler otobüs, metro ve tramvayda kullanılabilir ve biletinizle süreniz dolana kadar yeniden ücret ödemeden dilediğiniz taşıta aktarma yapabiliyorsunuz. Biletinizi aldığınızda da araca binmeden önce durakta bulunan makinalardan okutup aktif hale getirmeniz gerekmekte ve okuttuğunuzda süreniz başlar. 119 numaralı otobüs: Havalimanı çıkış kapısının karşısındaki otobüs durağından kalkan üstünde Dejvicka yazan 119 numaralı otobüs yaklaşık 20 dakikalık bir yolculukla sizi son durak olan Nadrazi Veleslavin’e götürür. Bu otobüsler havalimanı-metro arası çalışır. Otobüsten indiğiniz yerin hemen yanında metroya geçiş bulunur. Metro ile ve biletinizi yeniden kullanarak gideceğiniz yere kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Gideceğiniz yer A metro hattı üzerinde ise bu otobüsü tercih edebilirsiniz. Konaklayacağınız yeri metronun yeşil-sarı ya da kırmızı hatlarından birine yakın bir yerde ayarlamak ulaşımınızı oldukça kolaylaştıracaktır. 100 numaralı otobüs: Üstünde Zlicin yazan 100 numaralı otobüs hattı ile de merkeze ulaşım mümkündür. Eğer gideceğiniz yer B metro hattı üzerinde ise bu otobüsü tercih edebilirsiniz. Zlicin’e ulaşınca buradan metro ile gideceğiniz yere ulaşabilirsiniz. Ekspres otobüs: Akşam saat 21:00’e kadar çalışmakta, yaklaşık 30 dakikada bir kalkıyor. Biletinizi içeride şoföre ödüme yaparak alıyorsunuz. Normal otobüse göre biraz daha pahalı. Ana tren istasyonu olan Praha Hlavni Nadrazi’de indirir. 910 numaralı gece otobüsü: 23.50-03:55 arası bu otobüslerle direk I.P.Pavlova istasyonuna gidilebilir ancak gece metroların çalışmadığını unutmamak gerek.
Prag Para birimi nedir ? Schengen vizesi ile ülkeye girilmekle birlikte Çekya’da kendi para birimi olan Çekya Kronu’dur (CZK). Kredi kartı birçok yerde geçerli ve çok fazla para bozdurmaya ihtiyaç duymayabilirsiniz. Sadece noel pazarlarında ve tezgahlarda falan nakit gerekebilir.
Prag nerede ?
Prag, Orta Avrupa bulunan Çekya ülkesinin başkentidir. Ülke, Polonya, Almanya, Avusturya ve Slovakya’ya sınır komşusudur.
Prag Gezilecek Yerler
Tipik Ortaçağ Avrupa’sı özellikleri taşıyan şehir, savaştan hiç etkilenmeden çıkması nedeniyle orijinal haliyle günümüze ulaşmış durumunda. Prag, Vltava nehrini her iki yanında kurulmuş ve nehir üzerinde birçok güzel köprü bulunmakta. Gezilecek yerlerin çoğu nehrin Stare Mesto (old town) ve nehrin diğer tarafı Mala Strana bölgesinde. Prag şehrinde nehir turu almak da yapılabilecek aktiviteler arasındadır.
Prag haritası
Mala Strana bölgesi (Malostranska) : Prag kalesinin hemen dışında başlayan mahalle şehirdeki ilk yerleşim yerlerinden biridir. Mala Strana bölgesinde gezilecek yerler :
Petrin Kulesi : Güzel bir şehir manzarasına sahip kule 63.5 metre yüksekliğinde olup Paris Eyfel kulesinin küçük bir örneği olarak tanımlanabilir. Kule Petrin tepesinde olup ücret ödenerek çıkılabilmekte.
Petrin kulesi Prag
Prag Kalesi : Dünyanın en büyük ve en antik kalelerinden biridir. İnşası 9.yüzyıla kadar gitmekte olup zaman içinde yenileme ve eklentiler yapılmıştır. İçinde birçok yapı bulunur. Bu yapılar: Aziz Vitus Katedrali: Yapımı 600 yüzyıl kadar sürmüş. Katolik Katedrali olup Roma’ya bağlıdır. Kaledeki en önemli yapı denebilir. İçindeki vitray süslemeler gerçekten çok güzel. Gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan katedralde birçok kral ve kraliçenin taç giyme törenleri yapılmıştır. Çek krallarının mezarları bulunmakta ancak ziyarete kapalı. Aziz George Manastırı: Kale içindeki en eski kilise binasıdır. Aziz Vitus katedralinin hemen yanındadır. 920 yılında yapılmış ve Aziz Yorgi’ye adanmıştır. İçinde hanedan üyelerinin mezarları bulunur. Zaman içinde eklentiler yapılarak genişletilmiş. Eski kraliyet sarayı: Habsburg hanedanlığı zamanında yönetimin Prag’dan Viyana’ya taşınmasıyla önemini yitirmiş. Kralların ve Çek Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlarının ofisleri bulunmaktaymış. İçinde görülmeye değer çok şey bulunmamakla birlikte gelmişken hızlıca tur atılabilir. Prag altın yol : Kale içindeki yaklaşık 200 metre uzunluğundaki ve iki yanında küçük evlerden oluşan tarihi yol. Bu evler şimdilerde daha çok hediyelik eşya dükkanı olarak kullanılmakta. 22 numaralı evde Franz Kafka evi olarak bilinmekte. Kız kardeşi ile birlikte 2 yıl bu evde kalmış. Prag kalesi resim galerisi: Kale içinde ayrıca resim galerisi de bulunmakta. Queen Anne’s Summer Palace: Belvedere Sarayı olarak da bilinen saray Habsburg döneminde Kral Ferdinand I tarafından eşi için yaptırılmış olan saray Prag kalesi kraliyet bahçesinde yer alır. İtalya dışında bulunan en tipik İtalyan Rönesansı özellikleri taşıyan yapı olarak kabul edilir.
Prag KalesiPrag Kalesinden şehir manzarasıPrag St.Vitus KatedraliPrague St.Vitus KatedraliPrag Aziz Vitus Katedrali
Vrtba Garden: Şehrin Mala Strana bölgesindeki Barok bahçe, Petrin tepesi eteklerinde ve çok güzel manzaraya sahip. Girişi ücretli. Prag Kalesi ve Lesser Town’a oldukça yakın. Fazladan vaktiniz varsa görülebilir.
Aziz Nikolas Kilisesi: Prag şehrinde Aziz Nikolas’a adanan iki kiliseden ilki Mala Strana bölgesinde, kaleden Charles Köprüsüne inerken köprüye yaklaşık 500 metre mesafede yer alır. Barok tarzda yapılmış. Vrtba Garden’nın 200 metre yakınındadır.
Prag İşeyen Adamlar Heykeli ve Franz Kafka Müzesi : Kaleyi gezdikten sonra yaklaşık 850 metre mesafedeki Kafka Müzesine geçebilirsiniz. Vltava nehri kıyısında ve nehrin Mala Strana tarafında, Karl köprüsünün yakınında bulunan ve Franz Kafka’ya adanan müze. 2005 yılında kurulmuş. Yazarın kitapları, günlükleri ve çizimleri bulunmakta. Müze David Cerny tarafından tasarlanmış. İşeyen Adamlar Heykeli (Urinating Sculptures) : Kafka Müzesinin bahçesinde 2004 tarihli Çek haritası görünümlü havuza işeyen 2 erkek heykeli bulunmakta. David Cerny tarafından yapılmış.
Prag Franz Kafka Müzesi veİşeyen adamlar heykeliCharles Köprüsünden Kafka Müzesi
Vinarna Certovka Sokağı – Prag Dar sokak : Kafka Müzesinin hemen yakınında bulunan dar sokak. Prag’daki en dar sokak ve iki kişinin yanyana geçmesi mümkün olmadığı için trafik ışığı bulunmakta.
Vinarna CertovkaPrag
Kuğulu park: Charles Köprüsünün hemen yanında çok güzel manzaraya sahip, kuğuların bulunduğu parkı görebilir, fotolarınızı çekebilirsiniz.
Kampa Parkı: Charles köprüsünün ayağını geçince köprünün altından Kampa adasına ulaşırsınız. Bu ada Vlatava nehri üzerindedir ve ana kara ile arasında Vltava nehrinin şeytan deresi adı verilen küçük bir kolu oluşur. Bu adayı ve parkı gezmeyi ihmal etmeyin. Deredeki küçük köprüde asılı kilitler aşıkların asıp anahtarını dereye attıkları kilitlerdir. Bunun dışında John Lennon duvarı da bu parktadır.
Prag şeytan deresi
Mala Strana bölgesini gezerken Lesser Tower civarında görebileceğiniz ilgi çekici heykeller: Şemsiyeli adam (Hanging Umbrella Man), şemsiyeli kadın, asılı adam ve böcek
Hanging Umbrella ManAsılı Adam
Charles Köprüsü Kuleleri : Köprü her iki ucunda kuleler tarafından korunur. Mala Strana tarafında 2 adet bulunur. Daha kısa olanı ilk yapılan Lesser Tower’dır. 1464 tarihinde gotik tarzda yapılmıştır. Ücret ödenerek kuleye çıkmak mümükün. Mala Strana’ya geçiş vazifesi görür.
Prague Lesser TowerLesser Kulesi
Prag Charles Bridge ( Prag Karl Köprüsü ): Vltava nehri üzerindeki köprü şehrin turistik açıdan en ilgi çeken yerlerinden biridir. Gezi sırasında benim de en ilgimi çeken ve Prag denince en unutamadığım yer. Kral IV.Karl tarafından 1357-1400 yılları arasında yaptırılmış. Mimarı Peter Parler. Nehrin üzerinde yapılan ilk köprüdür ve eski şehri Prag kalesine bağlar. Köprünün üzerinde 1600 lerden sonra yapılan 30 adet heykel bulunur. Heykeller replika olup orijinalleri ulusal müzededir. Heykeller arasında en ünlüsü Nepomuk’lu Aziz John heykelidir. Kendisine verilen sırlara çok sadık kalması ile tanınan Aziz John, günah çıkarmaya gelen kraliçenin sırlarını öğrenmek için kral tarafından işkence edildikten sonra Vltava nehrinde boğularak öldürülmüş. Bu nedenle de ölümünden sonra da şehre kuraklık gelmiş. Prag’da güvenlik için azizin heykeline dokunmak gerektiği inancı bulunmaktadır. Gelen ziyaretçi ve turistler de bu geleneği sürdürmektedir. Heykeller arasında ilgi çeken bir diğeri demir parmaklık arkasına hapsedilmiş esiri bekleyen kamçılı ve palalı Osmanlı figürüdür. Osmanlı bu topraklarda her zaman bir korku kaynağı olmuştur. Köprü o kadar popüler ki boş anını yakalamak gerçekten çok zor. Noel zamanında gelirseniz hava kararmaya başladığında köprü üzerindeki lambaların kostüm giymiş lambacı tarafından tek tek elle yakıldığına şahit olabilirsiniz ama kalabalık nedeniyle fotoğraf çekebilmek neredeyse imkansız. Noel dışında lambalar otomatik olarak yakılmakta.
Charles KöprüsüNepomuklu Aziz JohnCharles Bridge-Ottoman StatueCharles Bridge-Statue of St Barbara, Margaret and ElizabethCharles Bridge Holy Crucifix and CalvaryCharles Bridge PietaView from Charles BridgePrag nehir turları
Prag Stare Mesto Bölgesi :
Charles Bridge Tower – Prag Old Town Bridge Tower ( Eski şehir tarafındaki köprü kulesi ) Gotik tarzda, imparator Charles IV. ve 15.y.y da yapılmıştır. Görmeye değer büyüleyici bir kule. İçinde galeri bulunmaktadır. Charles Köprüsünü koruyan kulelerin en ünlüsüdür. Mimarı Peter Parler’dır. Hem savunma hem de zafer takı olarak kullanılmıştır. Üzerindeki zengin süslemeler nedeniyle Avrupa’daki en güzel köprü kulelerinden biri olarak anılır. Bu köprü de halka açık olup çok güzel manzaraya sahiptir.
Charles Bridge Tower Prague(Old Town Bridge Tower)Charles Köprüsü Prague(Old Town Bridge Tower)Charles Tower-Stare Mesto’ya geçişPrag’ın gelişime önemli katkılarda bulunmuş olan IV.Charles’ın onuruna 1848 yılında yapılmış olan Old Town Bridge yakınındaki heykeli (Karol Quarto)
Klementinum : Charles Köprüsünü geçince yaklaşık 200 metre mesafede old town bölgesinde yer alan ve içinde kütüphane bulunan tarihi binadır. Kütüphane 1722 yılında kurulmuş. Bileti önceden almak gerek ya da en azından sabah erken saatlerde yoksa geldim gireyim derseniz bilet bulamayabilirsiniz. Rehberli turlar düzenlenmekte, bireysel olarak gezemiyorsunuz. Kütüphaneye girilemiyor, kapıdan görüyorsunuz sadece. Tur sonunda 175 basamakla çıkılan astronomi kulesinden Prag manzarasını da görebilirsiniz. Aynalı Şapel : Klementium içinde yer alan ve ışığı yansıtan karmaşık bir ayna düzenine sahip çarpıcı bir iç tasarım örneği. Klaşik müzik konsorleri verilmekte. Girl with paper swallow: Klementinum duvarında heykeltraş Magdalena Poplawska tarafından yapılmış ve elinde oyuncak tutan kız heykelini görebilirsiniz.
Girl with Paper Swallow
Eski Kent Meydanı : Unesco dünya mirası listesinde bulunan meydan şehrin en turistik ve kalabalık meydanıdır. Charles köprüsüne 600 metre mesafededir. Boş bulmak neredeyse imkansız olan bu meydan tarihte idamlar ve taç giyme törenleri gibi birçok olaya mekan olmuş. Çevresinde eski belediye binası ve astonomik saat, Tyn Kilisesi, Aziz Nikolas Kilisesi, Prag Ulusal Galerisi, Jan Hus Anıtı ve çevresinde birçok kafe ve dükkan bulunur. Noel zamanı kurulan Noel pazarı oldukça popüler. Eski belediye binası : Üzerinde astronomik saat bulunmakta ve 70 metre yüksekliğindeki kulesi ziyaret edilebiliyor. Binanın alt katında düğünlere de ev sahipliği yapan bir yeraltı şapeli bulunmakta. Birkaç binanın birleştirilmesi ile oluşturulmuş tarihi bir bina kompleksi. Astronomik Clock : Eski belediye binasının üzerinde bulunan dünyanın en eski 3. saati ünvanlı astoromik saattir. Hanus adlı usta tarafından yapılmış ve söylentiye göre böyle başka bir saat daha yapmaması için gözleri oyulmuş. Saat 1410 yılında yapılmış. Saatin her dilimi bir burcu temsil ediyor ve her saat başı gerçekleşen ve bir dakika süren bir animasyonu var. Güneş, ay ve takımyıldızları ve gezegenlerin astronomik bilgilerini gösteren mekanizmaya sahip bir saat. Dairenin ortasındaki üç kuleli sembol hala belediye arması olarak kullanılmakta. Animasyonu iskelet figürünün zili çalmasıyla başlıyor ve saatin üst kısımdaki ahşap kapılar açılarak 12 havari figürleri aşağıya bakarak geçiş yapıyor. Animasyon horoz sesi ile sona eriyor. İskelet ölümü temsil ediyor ve iskeletin bulunduğu yerdeki diğer sabit figürlerden yahudi zenginliği, aynalı figür kibri ve osmanlı figürü de sefayı temsil ediyor. Saatin takvim kısmı günü ve burcu gösterir. Prag Ulusal Galerisi: Aslen saray olarak inşa edilmiş. Güzel bir mimarisi var. 1755 yılında Golz ailesi için inşa edilmiş daha sonra Kinsky ailesi almış. Bir ara okul olarak kullanılmış günümüzde ise galeri olarak kullanılmakta. Jan Hus Anıtı: Eski şehir meydanında bulunmaktadır. Prag üniversitesinde rektörlük de yapmış olan ve görüşlerinden dolayı 1415 yılında kazığa bağlanarak yakılan Çek reformcu rahip Jan Hus’a ait heykel bağımsızlığın sembolü olarak görülmektedir. Tyn kilisesi- Astronomik saatin karşısındaki çift kuleli yapıdır. 14 yüzyıl ortalarına tarihlenen Gotik yapının 80 metre yüksekliğinde 2 kulesi bulunmakta. Kulelerin birini eril diğerini dişil olduğu rivayet edilir. 14.yüzyılda yapılan yapı gerçekten çok güzel ve etkileyici. Doğruluğunu bilmemekle birlikte bir yerlerde Disneyland’taki kulenin buradan esinlenerek yapıldığı okumuştum. Aziz Nikolas Kilisesi: Aziz Nikolas’a adanmış ikinci kilise. Eski şehir tarafında, iç süslemeleri görülmeye değer. Barok tarzda yapılmış. İçindeki tarihi org ile Mozart konser vermiş, zaman zaman konserler düzenlenmekte. Kubbeleri güzel ve etkileyici.
Eski kent meydanı– Tyn KilisesiOld Town Square – Tyn KilisesiPrag Eski şehir meydanıTarihi Kent MeydanıAstronomik saatTarihi Kent MeydanıAstronomik saatTarihi Kent Meydanı Jun Hus AnıtıSt. Nicholas Kilisesi ve Jun Hus anıtıSt.Nicholas Kilisesi içi – PragSt.Nicholas Kilisesi
Rue de Paris: Tarihi kent meydanını Josefov’a bağlayan cadde. İki taraflı marka ürünler satan mağazalar nedeniyle şehrin en lüks caddelerinden biri. Old town meydanına 200 metre mesafe bulunmakta.
Josefov ( Prag Yahudi Mahallesi ): Yenilenme nedeniyle yapıların birçoğu orijinal değil ama yine de görülebilecek tarihi yerler var. Mahalle İspanya’dan kovulan yahudilerin Prag’daki ilk yerleşim yeriymiş. 1848’de kendilerine tanınan haklar, buradan başka mahallelere de taşınabilmelerini sağlamış. Prag’da 6 sinagog ve bir yahudi mezarlığı bulunmakta. Mezarlık avrupadaki en büyük ve en eski yahudi mezarlığıymış.
İspanyol Sinogogu : Eski kent meydanına 300 metre mesafede bulunan sinogog, 1868 yılında inşa edilmiş 1955 yılında da yahudi müzesine dönüştürülmüş. Mağribi tarzda inşa edilmiş olan sinagog gerek cephe gerekse iç süslemeleri ile gerçekten görülmeye değer.
İspanyol Sinagoguİspanyol Sinogogu
Gövdesiz heykel: İspanyol sinogunun hemen yanında heykeltraş Jaroslav Rona tarafından yapılmış gövdesiz takım elbiseli figür, omuzlarında Kafka’yı taşımakta.
KafkaHeykeli
Eski Yeni Sinagog: 13.yüzyıl sonunda inşa edilmiş, Gotik mimari özellikler taşır. Klausen sinagoguna 100 metre uzaklıktadır. Gotik mimari özelliklerinde inşa edilmiş olan yapı 1270 senesinde yapılmış olup Avrupa’nın en eski sinagogudur.
Prag Old and new synagogue
Klausen Sinagogu: Eski yahudi mezarlığı ve İspanyol sinagogunun yakınındadır. Şehirdeki en büyük sinagog’dur. Nazi işgali döneminde büyük ölçüde hasar görmüş olmasına rağmen orjinal tasarımı korunarak yenilenmiştir.
Barut Kapısı ( Prasna Brana ): İspanyol sinogoguna yaklaşık 750 metre mesafedeki Baruk kulesi eski ve yeni şehir arasında geçiş vazifesi gören tarihi bir kuledir. Barut deposu olarak kullanıldığı için bu isimle anılmakta. Savaşta hasar gördüğü için kuleleri yenilenmiş.
Prag Barut Kapısı
Cumhuriyet Meydanı ( Namesty Republiky ): Barut kapısına 150 metre bulunan meydan şehrin 3.büyük meydanı. Şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden biri olan Palladium da bu meydanda yer alır.
Obecni Dum: Namesty Republiky’de, Barut kapısına 150 metre mesafede bulunan ve güzel mimarisi ile buraya gelmişken görülmesi gereken bir yapı. İçinde konser salonu ve restoran bulunur.
Prague Obecni Dum
Kafka Rotating Head: David Cerny tarafından 2014’de yapılmış olan döner tasarımlı metalik Kafka kafası dönen katmanlardan oluşmakta ve her saat 15 dakika kadar dönmekte.
Franz Kafka Rotating Head
Dans eden ev – Tancisi Dum: Hollandalı bir bankanın Prag’da mimar Frank Gehry’e yaptırdığı postmodern mimarinin önemli bir örneği olarak gösterildiği bina.
Prag Dans eden ev – Tancisi Dum
Vysehrad Kalesi ve parkı-Aziz Peter ve Aziz Paul Bazilikası: Fazladan vakti olanlara kesinlikle tavsiye edilir. Kale 10.yüzyılda inşa edilmiş ancak günümüzde biraz harabe halinde. Burası şehrin ilk yerleşim yerlerinden olduğu için önemli. Parktan görülen Vlatava nehri ve köprülerin manzarası gerçekten harika. Gün batımında gelemedik ama gün batımı gelinmesi tavsiye olunur. Yürüyüş yapılabilir, kafelerde mola verilebilir. Buradaki Aziz Peter ve Aziz Paul Bazilikası Prag’ın en eski yapılarından biri.
Prag hayvanat bahçesi: Prag’da 3 günden fazla vakti olanlara tavsiye edilir. En az yarım gününüzü alacak bir gezi. Oldukça büyük bir arazi üzerine kurulu ve Avrupa’nın en büyük 3.hayvanat bahçesi seçilmiş.
Wencellas Meydanı (Vaclav Square): Prag’daki ana meydanlardan biridir. Gösteriler, kutlama ve etkinlikler yapılır. Şehrin Old town tarafında yer alır ve Charles köprüsüne yürüyerek yaklaşık 1,5 km uzaklıktadır. Adını Bohemya dükü Josev Vaclav’dan almış olup, 1912 tarihinde meydana anıtı konmuştur. Vaclav Meydandan ziyade ana cadde görünümünde olup Prag’ın çevresinde dükkanlar, restoran ve kafeler ile alışveriş merkezleri var. 1989 yılında, kansız geçtiği için kadife devrim olarak anılan gösteriler burada gerçekleşmiş ve sonucunda komünist rejim son bulmuştur.
Vaclav Anıtı: Vaclav’ın heykelinin altında dört adet Çek koruyucu azizinin heykeli vardır. Vaclav Hristiyanlık dinine yaptığı katkılarla da anılır. Babasının ölümünden sonra 14 yaşında tahta geçmiştir. Vaclav’ın hakimiyetinden rahatsız olan kardeşi tarafından öldürülmüştür.
Vaclav Statue
Ulusal Müze : Wencellas Meydanındadır, gezmeye değer bir müzedir. Meydanda Vaclav anıtının arkasındadır.
Jindrisska Tower: Wencellas Meydanına yakın konumdaki kule 67.7 metre yüksekliğinde olup, Prag’da en yüksek çan kulesidir. Jindrisska caddesi üzerinde yer alır. Gotik mimari özellikler taşıyan kule 1475 yılında tamamlanmış ve zaman içinde onarımlar geçirmiştir. Kulesinde 3 tane çanı vardır. Üst katından güzel, panoramik şehir manzarası görülmektedir. İçinde hediyelik eşya mağazası ve restoranı vardır.
Jindriskka Tower PragPrag, yorgunluk atarken
Terezin Toplama Kampı ( Theresienstadt ): Şehir merkezinden yaklaşık 60 km uzaklıktaki Gestapo tarafından kurulan nazi toplama kampı Prag’da görülebilecek yerler arasındadır. Gelmek için Prag merkezden turlar alınabilir ya da araç kiralanabilir.
Prag Terezin toplama kampı ve Prag’da yeme içme önerileri hakkındaki yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşılabilir.
Karlovy Vary: Prag merkezden yaklaşık 2 saat mesafede bulunan Karlovy Vary kaplıcaları ile ünlü. Atatürk’de burayı ziyaret etmiş. Zamanımız kısıtlı olduğu için gidemedik ama fazladan gününüz varsa burayı da görmek güzel olur. Şehirden günü birlik turlarla ya da araç kiralayarak gezmeniz mümkün.
Dresden: Dresden şehrine de Prag’dan günü birlik turlarla gidilebilmekte.
Berlin’e şimdiye kadar gitmemiş olmakla beraber Almanya ile ilk kez 9 yaşımda tanıştım. Aile olarak kendi aracımızla yaptığımız bu yolculukta Almanya’nın Berlin ve birkaç şehri dışında, hemen hemen her yerini gezme fırsatı bulduk ama ne yazık ki yaş 9, hatırda kalan birkaç sınırlı ayrıntı. Güzel oyun parkları, büyük alışveriş merkezleri ve para atınca sakız, sigara veren otomatların bende yarattığı şaşkınlıktan başka anı yok, şimdiki 9 yaşlar için son derece sıradan ama o zamanlar bizde bulunmayan şeyler. Daha sonra 20’li yaşlarımda yaptığım geziden de unutulmayacak şeyler kalmadı. Akrabalarımdan birçok kişinin Almanya’da çalışmasından ve geldiklerinde sohbetin ana konusunun oradaki yaşam olmasından dolayı sanırım kendimi bildim bileli Almanya ile haşır neşir oldum, hakkında gezdiğim çoğu yerden daha çok şey biliyorum. Belki öyle ya da böyle görmüş olmam belki anlatılarla büyümüş olmamdan dolayı, sebebini tam bilmemekle beraber Almanya benim için gezilecek değil de daha çok çalışılacak ülke konumundan hiç çıkmadı, tatil planlarım arasında hiç yer almadı, ta ki doğum günü hediyesi olarak kızımın “Berlin’e gidelim mi” teklifine kadar. Gezenti bir babanın, kendisini rahmetle anıyorum, ve annenin, o da az gezenti değildir, ona da buradan sağlıklı ömürler diliyorum, çocuğu olarak bu teklifi geri çeviremezdim hele de ikram olunca. Bakalım yetişkin gözüyle nasıl değerlendireceğim, merakla bekliyorum.
Anlatımıma geziden döndükten sonraki duygu ve düşüncelerimi aktarmakla devam edeyim. Sanırım hala aynı noktadayım, uygun bir bilet bulursanız hele de orada yaşayan bir yakınınız ya da arkadaşınız varsa kaçırmayın gidin ama turistik anlamda benim için çok büyük bir cazibesi olmadığını belirtmek isterim. Tekrar gitmek ister misin diye sorarsanız daha gidilecek çok yer var. Yurt dışına ilk kez çıkanları ya da gençleri çok daha fazla etkileyebilir ama Avrupa’nın diğer şehirlerine kıyasla albenisiz. Evet, yeşili bol, parklar ve bahçelerle çevrili, düzenli ancak bu özellikler turistik anlamda baş tacı olmaya yetmiyor. İnsan keşke İstanbul’umuz da böyle olsa diye hayıflanmıyor değil. Ama beğenmedim olarak da algılanmasını istemem, çok güzel bir dört gün geçirdim, iyikilerim arasına çoktan girdi. Zaten bizim gezdiğimiz yerleri beğenmeme, burun kıvırma gibi bir huyumuz yaradılıştan yok, her yerle bir tür bağ kurup seviyoruz, gidebildiğimiz için de şükrediyoruz. Kastettiğim, yurtdışını görmek isteyenler ya ilk buralardan başlamalı ve hayran olmalı ya da sonlara bırakmalı.
Berlin kaç günde gezilir: Gezimizi 4 gece 5 gün olarak planlamıştık ve gayet yeterli geldi. Berlin yürünerek gezilecek bir şehir. Zamanınız kısıtlı ya da yürümeyi çok sevmiyorsanız müzelere de girmeyecekseniz, rahatlıkla 2 günde gezilebilecek büyüklükte.
2.5 saatlik bir uçuşla Berlin Brandenburg havalimanına indik. Havaalanında pasaport kontrolü sırasında sadece bizim uçaktan inenler olmasına rağmen temiz 2 saate yakın bekledik, kapıdan geçebildiğimizde de arkamızda en az 1.5 saatlik bir kuyruk vardı. Kapıda sıkı sorgulama olabiliyor, 8-10 dakikaya yakın tutulanlar oldu ve bekleme sırası zor ilerliyor burasını anlıyoruz ama asıl sorun Berlin’in başkent olmasına rağmen pasaportta görevli sadece 2 polis olması. İlk önce 3 polis gişesi açıktı, 10 dakika sonra gişesini pat kapattı, mesaisi bitti ya da molası geldi bilmiyoruz. Yerine kimse gelmedi ve orada bekleyenler diğer kuyruğa geçtiler. Sonra iki gişe daha açıldı ama ilk 2 polis görevi pat bıraktı. İnsanlar o gişeden bu gişeye. Epey beklettikten sonra başka bir gişe açtılar, anlayacağınız ülkenin başkentinde pasaport kontrolü tam bir karın ağrısı. Şimdiye kadar çok daha küçük ülkelere/şehirlere ve daha kalabalık limanlara gitmiş olmamıza rağmen böylesi bir bekleme süresi hiç yaşamamıştık. Berlin’e has bir durum mu bilemedik ama başkente olmasını beklemediğiniz bir şey. Ülke ekonomileri için turizm gelirleri çok büyük bir kalem ve gelenlere böyle acı çektirmelerini anlayamadık. Mecburen herkes sus pus, gel de itiraz et. Türkiye’de olsa havaalanı, polis kontrolü demez çoktan cıngar çıkarırdı insanlar:)))) Sıra başına ulaştığımızda geçişimiz iki dakika sürdü, sorgulanmadan geçtik, turistik vizeyle gelenler çok rahat geçiyor ama yeterli sayıda görevli olmaması bekleme süresini inanılmaz uzatıyor.
Şehre varış-ulaşım: Kudamm bölgesinde bir otel ayarlamıştık. S Bahn metrosu ile otele en yakın konumdaki Zoologischer Garten istasyonuna gidecektik ama S Bahn metrosu havaalanı çıkışı bir süredir kapalı ve bakımdaymış. Konudan uzaklaşıyorum ama her zaman mı böyle yoksa bize mi denk geldi Berlin sanki bir süredir yenilenme süreci yaşıyor gibi, müzelerin ve ziyaret noktalarının çoğu bakım nedeniyle kapalı, yollar kazılmış, bir sürü inşaat vs. var. Bagajlarımızı aldığımız kattan 2 kat aşağı inerek yaklaşık 1 saat arayla kalkan RB23 numaralı trene bindik. Biletinizi hemen aynı yerde bulunan bilet otomatından nakit ya da kredi kartı ile alabiliyorsunuz ve trene binmeden önce bileti makinaya sokarak işletmeniz ve de mutlaka yanınızda bulundurmanız gerek. Tek yön bir kişi 4.40 Euro. Trenlerde bilet kontrolü yapılıyor, giderken denk düşmedik ama dönerken kontrol oldu o nedenle biletsiz binmemenizi tavsiye ederiz. Varmamız 40 dakika sürdü. Pasaporttaki bekleme süresi nedeniyle geç denebilecek bir saatte geldiğimiz için ilk gün kaldığımız bölgeyi gezmeye çalıştık.
Berlin gezilecek yerler
1.Gün:Kudamm bölgesi: Berlin’de Charlottenburg Bölgesindeki Kurfürstendamm caddesine yakın (Kudamm) Sylter Hof Berlin otelinde konakladık. İhtiyacı karşılayan, temiz bir şehir oteli. İlk günümüzde otele yürüme mesafesinde bulunan Kurfürstendamm caddesini dolaştık. Berlin’nin en lüks caddesi olarak nam salmış. Birçok alışveriş merkezi, kafeler, restoranlar bulunan, yaklaşık 3.5 km uzunluğunda güzel bir cadde. Lüks mağazalar yanında Primax ve benzeri uygun fiyatlı mağazalar da var. KaDeWe mağazası da bu cadde üzerinde. Alışveriş yapmasanız dahi en üst katındaki kafesine uğramanızı tavsiye ederiz. Pastanesi gerçekten hem sunum hem lezzet açısından müthiş. Caddede bulunan Haribo mağazası da sıklıkla uğradığımız bir nokta oldu. Normalde bayılmam ama burası membağı olduğu için çok taze. Açık ürün almak isterseniz 2 boy kutu var ve gram değil kutu ücreti ödüyorsunuz, içini alabildiğince doldurabilirsiniz. Cadde üzerinde çok büyük bir Rossman da mağazası var, ürünlerini seviyor ve kullanıyorsanız fiyat karşılaştırması yaparak en azından taşınabilecek olanları alabilirsiniz. Berlin’de mağazalar akşam 20:30 gibi kapanıyor, bazıları 21.00’de bu yönüyle bizi oldukça mutlu ettl. Yıkık Kilise: (Kaiser Wilhelm Memorial Church) Batı Berlin’in simge yapılarından biri, Protestan kilisesi. 2. Dünya savaşındaki bombardımandan sonra ayakta kalan tek kilise ve savaşı hatırlatması için yıkılan kulesi tamir edilmemiş. 1895 yılında açılmış. Kilise, fuaye alanı ve çan kulesinden oluşmakta. O bölgede kaldığımız için sıklıkla yanından geçtik ama kapalıydı, ziyarete açık olmayabilir. S Bahn ve U Bahn metro duraklarına çok yakın. Kilise tam Breitscheidplatz meydanında ve meydanda christmas pazarı kuruluyor, hediyelikler alabilir, sokak lezzetlerinden tadabilirsiniz. Keyifli bir meydan. Ayrıca meydandan yaklaşık 400 metre uzaklıkta, Almanya’nın en eski hayvanat bahçesi olan Berlin Zoolojik Bahçesi ve Berlin Aquarium bulunmakta. Biz gezmedik ama özellikle çocuklu ailelerin ilgisini çekebilir. İndiğimiz tren istasyonu da bu meydana bitişik. Sever misiniz ya da yer misiniz bilmem ama Alman şeker markası Haribo‘nun da Kudamm’da Wittenbergplatz meydanına iki dakikalık mesafede kendi mağazası var. Alacağınız şeker kombinasyonlarını kendiniz oluşturmak istediğinizde iki boy kutu var, gram yerine kutu fiyatı ödüyorsunuz. Seçtiğiniz kutuyu ne kadar dolduracağınız size kalmış. Döndükten sonra hediyelik olarak aldığımız ambalajlı paketlerin üzerinde üretim yeri İstanbul-Esenyurt yazdığını görünce şaşkınlık yaşamadık değil. Yeme içme bölümünde bahsedeceğim ama yeri gelmişken Berlin’deki ilk akşam yemeğini otelimize yaklaşık 1 km uzaklıktaki Upper Burger Grill‘de aldık.
Berlin KaDeWeKaiser Wilhelm Memorial ChurchBreitscheidplatznoel pazarındanHaribo-Kudamm
2.gün: Bugünü Mitte bölgesine ayırdık. Görülecek birçok yer bu ilçede yer almakta. Gezdiğimiz yerleri bir güne nasıl sığdırdığımızı düşünebilirsiniz ama çoğu yapıyı zaten dışarıdan görüyorsunuz, içi gezilebilecek olanların bir kısmı tadilatta ve ziyarete kapalı, bazılarına da biz girmedik. Berlin’deki birçok yapı II.Dünya savaşında sırasında ya komple ya da büyük ölçüde zarar görmüş. 1950 lerden sonra ya fotoğraflarına ve planlarına göre ya da bunlar yoksa anlatılara göre yenilenmiş. İlk durağımız otele çok yakın konumdaki TiergartenParkı. Son günümüzde detaylı olarak vakit geçirdiğimiz için kendisinden son gün bahsedeceğim ama kaldığımız otele yakınlığından ve güzergahımız üzerinde olmasından dolayı sıklıkla içinden geçtik.
Victory Column-Kanatlı Heykel
Victory Column Anıtı: Tiergarten’tan yürüyerek ilerlediğinizde genişçe 4 bulvarın ortasındaki göbekte Victory Column Zafer Anıtı (Siegessäule) göreceksiniz, yüksekliği nedeniyle uzaklardan bile görülebilmekte. Anıta gitmek için alt geçitten geçmeniz gerekiyor çünkü döner kavşak ortasında ve cadde üzerinden geçişi yok. Anıt 1873 yılında açılmış ve Heinrich Strack Prusya zaferinin anısı için tasarlamış, Oldukça görkemli ve güzel bir anıt, şehrin birçok yerinden görülebiliyor. 67 metre yükseklikte ve 285 merdivenle çıkılıyormuş ve ara ara dinlenebilmek için küçük banklar varmış. Sütunun tepesinde zafer tanrısı Victory’nın bronz heykeli var, heykel 35 ton ağırlığında. Şehir manzarası ve Tiergarten parkını yukarıdan izleyebilirsiniz. 4 Euro ödeyerek anıta merdivenlerden çıkılabiliyor ama vakit harcamak istemedik ve çıkmadık. Victory anıtından sonra Bundesstrabe üzerinden yürüyerek yaklaşık 2 km uzaklıktaki Brandenburg Kapısına gittik ama kapının altından Ihlamurlar Altında caddesine geçmeden önce kapıya çok yakın (400 metre), Platz der Republic MeydanındakiReichstag Building’i (Parlemento Binası) dışarıdan gezdik. Mimarisi oldukça güzel. 2.Dünya savaşı sırasında hasar görmüş ve birleşmeden sonra tadilat yapılmış. İçini gezmek ücretsiz ama gezimiz sırasında tepesindeki 360 derece şehir manzaralı cam kubbe tadilattaydı. Kısıtlı bir alan ziyarete açık olduğu için girmedik. Neo-rönesans tarzında mimarisi var. Spree nehrinin kıyısında ve tekne ile nehir turu alacaksanız yakınından geçeceksiniz.
Reichstag Building–Parlamento BinasıDem Deutschen Volke-Parlemento Binası
Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı (Holocoust Memorial) : Yine Branderburg kapısından Ihlamurlar Altında caddesine geçmeden bu kez Ebertstrabe yönüne doğru 600 metre ilerlediğinizde Holokost Anıtına ulaşırsınız. Kapıya yakınlığı nedeniyle buradan yürüyerek ulaşmak oldukça pratik olur. Anıt 2004 yılında yapılmış, Holokost’ta hayatını kaybeden Yahudilere adanmış. Ücretsiz geziliyor. 2711 adet dikilitaş bulunmakta.
Holocaust Memorial
Branderburg Tor (Branderburg Kapısı) Prusya Kralı II.Friedrich Wilhelm tarafından 18.yy da yaptırılmış. Berlin şehrinin giriş yeri olarak tasarlanmış. Berlin duvarının yıkılmasından sonra da birleşmenin sembolü olmuş. Önündeki meydanda kutlamalar ve çeşitli gösteriler yapılıyor. Gece ışıklandırılmış manzarası çok güzel. Napolyon savaşta Prusya’yı yenince kapının tepesinde bulunan Quadriga’yı (zafer alayı simgesi olan dörtlü at heykeli) söktürüp Fransa’ya götürmüş. Daha sonra Prusya kralı Napolyon’u Paris’te yenince atları alıp geri getirmiş. 12 sütunlu mimarisi var. Sütunlar 5 yol oluşturmakta, halk sadece dıştaki 2 girişi kullanabiliyormuş ortadaki yol da kraliyete ait geçişmiş. II.Dünya savaşı sırasında tahrip olsa da yıkılmamış ve restorasyon geçişmiş. Bu arada Berlin’in ulusal müzesi Hamburger Bahnhof, Branderburg kapısına 2 km uzaklıkta bulunmakta. Berlin-Hamburg demiryolu eski tren terminali galeriye dönüştürülmüş ve çağdaş sanat müzesi olarak hizmet etmekte. Neoklasik mimari özelliklerini taşıyan yapı görülmeye değer. Yazımı yazdığım şu günlerde galeride 6 Aralık 2024 tarihinde, sanatçımız Semiha Berksoy’un eserlerinin sergileneceğini öğrendim.
Brandenburg Tor
Unter der Linden Caddesi (Ihlamurlar Altında): Branderburg Kapısından geçince Under the Linden’e çıkılıyor. Mitte ilçesindedir. Adını yaya yolunun her iki yanındaki ıhlamur ağaçlarından almakta. Güzel bir cadde, yürümesi keyifli, 1.5 km uzunluğunda, yol boyunca yine hediyelik eşya dükkanları, kafeler vs mevcut. Cadde üzerinde Almanların ünlü markası Nivea’nın kendi mağazası var ve güzel bir mağaza. Ufak tefek bir şeyler aldık ama Rossmann, dm gibi mağaza ve marketlerde fiyatların daha ucuz olduğunu farkettik. Hediyelik olarak toplu alım yapacaksanız ciddi fiyat farkı oluşuyor. Madame Tussauds Berlin yine bu cadde üzerinde. Günümüzdeki ağaçlar 1950’lerden sonra dikilen ağaçlarmış. Öncesindekilerin bir kısmı S Bahn metrosu yapılırken bir kısmı II.Dünya savası sırasında tahrip olmuş bir kısmı da yakılmak için kesilmiş. Caddede Branderburg kapısını başlangıç noktası olarak alırsak sağlı sollu görülebilecek yapılar, Kral II.Friedrich’in at üstünde heykeli, Neoklasik tarzda yapılmış Berlin Şehir Operası, Bibliothek (Eski Devlet Kütüphanesi), güzel bir avlusu var, görkemli bir giriş bölümü, içinde okuma odaları mevcut, çantanızı dolaplara kilitleyip ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz, Humboldt Üniversitesi ve önünde Alexander von Humboldt ve Wilhelm von Humbolt’un heykelleri görülmekte, Kapısının önünde okunmuş ama oldukça temiz durumda Almanca ikinci el kitap satan tezgahlar var, Eskiden cephanelik şimdi Alman Tarih Müzesi olarak kullanılan Zeughaus cephaneliği, Alte Kommandantur (eskiden kumandanın karargahı) 1654 yılında barok tarzda inşa edilmiş, daha sonra genişletilirken neo-rönesans mimari tarza dönüştürülmüş. Ancak orijinal yapı II.Dünya savaşı sırasında çok tahrip olmuş, tamamen yıkılarak savaş öncesi fotoğraflarına ve görenlerin anlatılarına göre yeniden yapılmış. Kronprenzenpalais-Veliaht Prensin Sarayı, günümüzde etkinlikler için kullanılmakta, Neue Wache Memorial yine caddede görülecek çok güzel bir yapı. Kraliyet sarayının muhafız klübesi olarak yapılmış günümüzde ise savaş kurbanlarını anma yeri olarak kullanılmakta. Neoklasik tarzda ve koruma altında, çok güzel bir alınlığa sahip. İçindeki heykel dikkat çekici. Savaşta hasar görmüş ve sonra restore edilmiş. Sankt Hedwig’s Katedrali: Barok tarzdaki yapı Berlin Başpiskoposluğuna ait Katolik Katedralidir. Berliner Dom : Berlin’in en ikonik ve en çok fotoğraflanan yapılarından biri. Protestan kilisesi ve içinde hiç bir zaman piskopos yaşamamış bu yönüyle de gerçek bir katedral statüsünde olmamış. Mimari olarak barok, neorönesans, neoklasik özellikler taşıyor. II.Dünya savaşında ağır hasar alarak yenilenmiş. Güzel bir yapı, önünde dinlenilebilecek büyükçe bir alan bulunmakta. Berliner Dom’un hemen karşısında City Palace (Berlin Şehir Sarayı) yer alır. Orijinali yapı 1443 de yapılmış barok bir saray. Krallar ve prensler yaşamış, Cumhuriyet dönemine geçtikten sonra Müze olarak kullanılmaya başlanmış. Savaşta büyük hasar almış ve 1950’de bombalanarak tamamen yıkılmış ve yerine bugünkü modern yapı inşa edilmiş. Ihlamurlar Altında caddesinin sonuna doğru ve Müzeler Adasına yakın konumdadır. Schlossbrucke Köprüsü (Saray Köprüsü) Berliner Dom’u geçince ulaşılan, üzerinde heykeller bulunan bir köprü ve Ihlamurlar Altında Caddesinin bitiş noktasında. Savaşta çok hasar almamış. Üzerinde Yunan mitinden zafer tanrıçası Nike, sanat, barış ve bilgelik tanrıçası Athena, tanrıların elçisi ve gökkuşağının simgesi Iris’in heykelleri bulunmakta. Berlin Müzeler Adası: Schlossbrucke köprüsünü geçince Spree nehrinin üzerinde, yaklaşık 1 km2 alanı kapsayan ve 5 müzeden oluşan ada. Bu müzeler Bergama (Pergamon), Bode, Altes, Neues ve Alte Nationa Galeri. Giriş ücreti 24 Euro. Bu müzelerden sadece üçü ziyarete açıktı ve bize göre en görülesi olan Bergama Müzesi maalesef tadilatta olduğu için göremedik, diğerlerine de girmedik. Bergama Müzesi kısmi olarak 2027 yılnda açılacakmış. Türkiye ve Yunanistan’dan götürülen eserler var ve en önemlilerinden biri Bergama Zeus Sunağı. Spree Nehri Tekne turu: Kanal turunu çok sevmemiz nedeniyle Berlin’de de aldık, yaklaşık bir saat süren geziler Berliner Dom’dan Spree Nehrine indiğiniz yerden kalkıyor, oldukça keyifli. Bir yandan içeceğinizi yudumlarken diğer yandan şehir hakkında bilgi edinerek güzel manzaralar eşliğinde devam ediyor. Ayrıca çok erken yola düştüğümüz ve kısa zamanda da birçok yeri ziyaret ettiğimizden oturarak geçen bu zaman ilaç gibi geldi. Gezi Ücreti kişi başı 22 Euro.
Berlin Madame TussaudsNivea shopUnter den Linden/Ihlamurlar Altında CaddesiKral II.FriedrichBerlin StaatsoperStaatsbibliothek–Berlin Devlet Kütüphanesi Avlusu(1661)Wilhelm von HumboltHeykelive Humbolt UniversityNeue Wache Memorial Neue Wache Memorial St.Hedwig’s CathedralBerlin Berliner DomBerliner DomeBerlin City PalaceBode Museum
Alexanderplatz :Mitte bölgesindeki Alexander Meydanı Berlin’in en merkezi meydanı olarak tanımlanabilir. Yerlisi kısaca Alex diyormuş. Spree nehrini geçtikten sonraki meydan olarak tarif edebiliriz. Burası önce hayvan pazarı olarak planlanmış ancak Rus İmparatoru I.Alexander’ın ziyareti şerefine bu isim verilmiş. Tarihi bir meydan ve halkın uğrak noktası. Almanya’nın en büyük meydanıymış ve meydanda 1989 yılında gerçekleşen Doğu Almanya protestosu Almanya tarihindeki en büyük protestoymuş. Berliner Fernsehturm: 360 derece dönebilen TV kulesine çıkış 16.50 Euro, geç saatlere kadar çıkılabiliyor, gözlem alanı yerden 200 metre yükseklikte ve bünyesinde bar/ restoran bulunmakta. Meydan 1960 senesinde trafiğe kapatılmış. Meydanda dünyanın birçok şehrindeki saati gösteren bir dünya saati var. Neptun Çeşmesi: Meydanda görülebilecek diğer bir güzel yapı çeşme. Merkezde Neptün tanrısı, etrafında timsah, yılan gibi hayvanlarla çevrili çok güzel bir çeşme. Çeşmenin hemen yakınında St.Mary Kilisesi de (Marienkirche) kırmızı tuğladan yapılma gotik mimari özellikli kilise gerçekten görmeye değer. Gitmişken içi de mutlaka gezilmeli. Berlin’in en eski kiliselerinden biri, yapım tarihi kesin olmamakla birlikte 1380 olarak tahmin ediliyor. Alexanderplatz’da görmeye değer diğer bir güzel yapı da Berlin Rotes Rathaus-Belediye Binası: Kırmızı tuğladan yapılmış bina John Kenedy’nin Berlin konuşmasını yaptığı yermiş. Gotik özellikler taşıyan binanın içinde belediye başkanlarını portreleri bulunmakta ve içinde rehberli turlar düzenlemekte. Neptün çeşmesine 450 metre uzaklıktaki Nikolai Kilisesi de burada görülebilecek yapılar arasında. Roma’da 44 bin adım rekorumuzu Berlin’de 47 binle aştık, tükendik. Aralardaki kahve, yemek ve tekne turu molaları ile güç toplayarak günü tamamladık ama yapılacaklar listemizdeki birçok noktayı da ziyaret ettik. Müzeler adasında istediğimiz müzeler açık olsaydı günümüzün yarısını müzeleri gezmeye ayıracaktık ama kısmet değilmiş. Berlin’in meşhur currywurst adresi Curry 61 de Alexanderplatz’da yer almakta.
Berliner FernsehturmBerlin Neptunbrunnen-Neptun ÇeşmesiMarienkircheAlexanderplatz dünya saatiRotes Rathaus-Belediye Binası
3.Gün: Bugün ilk duraklarımız Postdamer Platz ve yakınındaki Gendarmenmarkt. Postdamer Platz’a gitmek için 2 nedenimiz vardı, ilki meydanda Berlin duvarının kalıntılarını görmek ikincisi ise Brammibal’s Donat‘ta donat yemek. Postdamer Platz Branderburg kapısına 1 km uzaklıkta, otelimize de yakın konumda sayılır. Yol üzerinde önümüze çıkan St.Matthaus Kilisesi Postdamer Platz’a 7-8 dakika yürüme mesafesinde güzel bir kilise. Neoromanesk tarzda inşa edilmiş. Kulturforum’un çok yakınında. Dışının çok güzel olması yanında içi sade ve görülebilecek pek bir şey yok. Kulturforum; birkaç devlet müzesi ve Berlin Flarmoni konser salonunu barındıran yapı. Postdamer Platz, plazalar, iş yerleri ve alışveriş merkezleri bulunan bir meydan. Duvar kalıntılarını gördükten sonra lezzetini duyduğumuz Brammibal’s Donat’a uğrayıp hem donat yedik hem de bir kahve molası verdik. Lezzeti hakkında yeme içme bölümünde detaylı anlatacağım ama burada bir şubesi olduğunu bilmeniz açısından bahsetmek isterdim. Buradayken ayrıca Paulaner Wirsthaus adlı mekanı (restoran ve bira bahçesi) beğendik ve gelmek için listemize aldık. Bu meydanda bahsetmek istediğim diğer bir restoran Amrit. Detaylı olarak bahsedeğim ama restoranı geçerken fark ettik. Postdamer Platz’dan yakınındaki Gendarmenmarkt’a (Jandarma meydanı) geçtik. Burası Berlin’in en güzel meydanlarından biriymiş, açık hava konserleri ve etkinliklerin yapıldığı bir meydan ayrıca noel pazarı kuruluyormuş ancak gittiğimizde meydan kapalı ve bakımdaydı maalesef. Görülebilecek güzel yapılar Opera Binası-Konzerthaus, Alman ve Fransız Katedralleri. Fransız Katedralinde seyir terası, restoran ve müze varmış ama içine girmedik. Fransız Katedrali 1705 Alman Katedrali 1708 yılında yapılmış. Alman Katedrali 2.dünya savaşında yangınla tamamen yıkılmış ve yeniden inşa edilmiş. Meydanın hemen köşesinde bulunan Rausch Schokoladenhaus’a çikolata sevenlerin uğramasını tavsiye ederiz sevmeseniz de uğrayın. Meydandan sonraki durağımız meydana 800 metre uzaklıkta, Friedrichstrabe üzerinde bulunan yine Berlin’in en turist çeken noktalarından biri durumundaki Check Point Charlie. Doğu-Batı Berlin birleşmesinden önce kullanılar geçiş noktalarından biri. Simgesel olarak varlığını sürdürmekte. Görülecek fazlaca bir şey yok. Bir sonraki durağımız East Side Galery ve Check point Charlie’ye yaklaşık 3.5 km uzaklıkta. Kreuzberg mahallesine komşu. Berlin duvarından kalan 1.3 km uzunluğunda bir duvar parçası. 1990 yılında, dünyanın birçok yerinden sanatçıların yaptığı 105 resim süslemekte ve dünyanın en uzun açık hava galerisiymiş. Bu resimlerden en ilgi çekeni ve fotolamak için kuyruk beklemek zorunda kaldığınız meşhur “Sosyalist Kardeşlik Öpücüğü” sahnesi. Bu hareket sosyalist ülkeler arasındaki özel bağı simgeliyormuş, üç kez yanaktan öpme şeklinde olsa da liderlerin yakınlık derecesine göre dudaktan da öpüşülmekteymiş. Bunun dışında duvar her iki taraftan grafitilerle süslü. Duvarın bitiminde meşhur Oberbaumbrücke yer alıyor. Spree nehri üzerinden geçen, tuğla kaplı ve iki katlı çok güzel bir köprü. 150 m. uzunluğunda. Berlin duvarı ile bölünmüş ilçeleri bağlamakta. Ortaçağdan kalma bir görüntüsü olsa da 1896 yılında inşa edilmiş. Köprü üzerinden geçerek Türklerin yoğunluklu olarak yaşadığı Kreuzberg merkezine doğru yollandık. Kreuzberg gerçekten kendinizi Türkiye’de hissedebileceğiniz bir mahalle, marketler, restoranlar, kuaförler, tamirciler vs çoğu esnaf Türk ve tabelalar Türkçe. Kanal kenarında yürüyüp, kafelerde dinlenebilirsiniz. Kreuzberg yolunda önümüze çıkan bir güzel yapı da Heilig-Kreuz Kirche. 1885 de inşa edilmiş Protestan Kilisesi. Berlin’de sıklıkla karşılaşılacak kırmızı tuğla kaplı yapı II.Dünya savaşındaki bombardımanda hasar görerek 1951-59 yıllarında onarılmış. Kreuzberg merkezindeki bir bina üzerindeki tabelalarda Almanca ve Türkçe olarak Zentrum Kreuzberg ve Kreuzberg Merkezi yazılmakta. Gelmişken yemeğimizi buradaki Hasır restoranda döner dürüm olarak aldık. Biraz dinlendikten sonra Spree nehri kıyısındaki, güzel manzaraya sahip, bohem barları, hamburger ve biracılar bulunan Holzmarkt’a gittik. Burası bir park aslında, tezgahlarda hediyelik eşyalar ve takılar satılıyor. Keyifli bir yer, fazladan vakit varsa uğranmalı. Biraz dolaştıktan sonraki Alexanderplatz’a geri dönüp meydandan yaklaşık 800 metre mesafedeki Pasage Arte Independiente. Rosenthaler Caddesinde. Daha çok gençlerin uğrak yeri olan, kafeler ve tasarım dükkanları bulunan, dark sokaklı bir pasaj. Grafitileri ile meşhur, gezilmesi olmazsa olmaz tadında değil ama fazladan vakti olanlara önerilir. Pasajı gezdikten sonra hem şarabını denemek hem de dinlenmek için buraya 1.5 km mesafede bulunan Material Wine adlı mekana gittik. Kendisinden detaylı bahsedeceğim, mekan Schönhauser Allee caddesi üzerinde. Bir daha bu tarafa gelme ihtimalimiz olamayabilir diye sonrasında da Material wine’a yaklaşık 350 metre mesafede bulunan Prater Biergarten‘a geçtik.
Postdamer Platz yakınındakiSt.Matthaus KilisesiPostdamer Platz’da yıkılan Berlin duvarından kalıntıGendarmenmarkt Fransız KatedraliCheck Point CharlieBerlin East Side GalleryEast Side GalleryOberbaumbrücke Heilig-Kreuz Kirche-KreuzbergKreuzberg MerkeziPasage Arte Independiente–AlexanderplatzPasage Arte IndependienteHolzmarkt
4.Gün: Son günümüzü alışveriş yaptığımız ve tekrar gitmek istediğimiz yerleri biraz ağırdan alarak keyifle gezerek geçirdiğimiz bir gün oldu. Alışveriş deyince, Berlin ucuz bir şehir sayılmaz özellikle yeme-içme olanakları bakımından pahalı denebilir ama alışveriş konusunda bazı marka ve ürünleri daha uyguna bulmak mümkün. Türkiye’de oldukça bilinen ve satılan iki markanın bot ve spor ayakkabısını buradan neredeyse yarı fiyatına aldık.
TiergartenParkı : Tiergarten bölgesinde yer alan ve bölgeyle aynı adı taşıyan 210 hektar büyüklüğündeki park Almanya’nın 2.en büyük şehir parkıymış. Almanca hayvanat bahçesi demekmiş. Bu arada Tiergarten bölgesinde, Spree nehri kenarında Almanya Cumhurbaşkanının konutu Bellevue Sarayı da bulunur. Parka dönecek olursak bayıldık kendisine, bisiklete binenler, yürüyenler, kitabını okuyanlar, piknik yapanlar, keşke İstanbul’da da benzerleri olsa dedirtecek türden. Berlin’de en keyif aldığım yer oldu desem abartmış olmam. Mangal yok, şehrin tam merkezinde, sessiz ve güvenli, sonbaharın tüm güzelliklerini sunmakta. İçinde yer yer önemli kişilerin büstleri var. Parkta en sevdiğimiz yerlerden biri Cafe am Neuen see. Kendisini bulmakta zorlandık aslında, burada kano yapılabilen bir göl ve göl kenarında dilerseniz bira/soğuk içecek dilerseniz de kahve içebileceğiniz cafe/restoran var. Berlin’de bizim gördüklerimiz içinde en güzeli diyebilirim. Kano yapanlara denk düşerseniz seyredebilir, kuş cıvıltıları ve nehirdeki ördeklere bakarak içeceğinizi yudumlayabilirsiniz, çok keyifli bir yer. Burayı nedense zor bulduk, ama en kolay anlatımıyla fotoda görülen Victory Column anıtının oradan parka girince, aşağıdaki resimde görülen karşılıklı duran heykelleri geçip arkanızda bırakıyorsunuz. Anıttan yaklaşık 300-400 metre mesafede. Küçük tabelalar var ama gözden kaçabiliyor. İlk gidişimizde göremeyip pas geçmişiz.
Tiergarten Neuer seetabelasıCafe am Neuen seeCafe am Neuen seeTiergarten
Berlin Yeme içme
Yeme içme deyince daha çok Türk, İtalyan, Indian, Mexican ve Asya mutfağı öne çıkıyor ama kalite düşük denebilir. Gurme anlamında ayırıcı bir özelliği yok. Öne çıkanlar da daha çok sosyal medya sayesinde patlamış gibi ama çok özel bir tarafları yok. Berlin sanki büfe ve ayaküstü atıştırmalıklar şehri gibi. Bunlardan biri istisnasız her caddede göreceğiniz, Berlin’de çokça tüketilen, currywurst büfeleri. Currywurst kızarmış domuz sosisinin patates ve ketçapla sunulduğu fastfood tarzı bir yemek. Sıklıkla karşılaşılacak diğer büfeler ise Gemüse adında, tavuktan yapılmış ve içinde kızarmış sebze bulunan döner büfeleri. Tavuk dönerle aramız olmadığı için yemedik. Et döner ise genelde kıymadan yapılıyor ama yaprak döner yapan restoranlar da mevcut. Türkiye’den birkaç günlüğüne gelip Türk lokantası arayacağımızı pek düşünmezdik ama öyle oldu. Kreuzberg Türk lokantaları bulunabilecek en iyi mahalle. Berlin’de dikkatimizi çeken başka bir şey de özellikle Asya yemekleri satılan restoranların neredeyse hiçbirinde kredi kartı geçmiyor olması. Kredi kartı kullanmak istiyorsanız sormadan oturmayın, menülerde sadece nakit geçerli diye yazmış olsalar da gözünüzden kaçabilir, girmeden sormak en iyisi.
Upper Burger Grill: Berlin’deki ilk akşamımızda geldik, Kudamm bölgesinde. Burgerleri oldukça lezzetli, pişman etmedi.
Upper Burger Grill-Kudamm
Hasır Restoran: Et döneri burada yedik. Malzemesi oldukça bol ve lezzetliydi, hatta bitiremedik bile. Hem dürüm/tombik döner şeklinde takeaway alabiliyorsunuz, hem de oturarak yiyebiliyorsunuz. Restoranda farklı kebap türleri de mevcut. Kreuzberg’de bulunuyor ve aynı caddenin karşı kaldırımında Hasır Burger olarak burger restoranı da var.
Hasır Restaurant-KreuzbergHasır döner dürüm
Hofbrau München; Alman restoranında yemeden dönmeyelim deyip girdiğimiz restoran. Fiyatları bir tık pahalı diyebilirim ama Berlin için hesaplı bir şehir diyemeyiz. Schnitzel yedik, fena değildi, porsiyonlar doyurucu. Yöresel kıyafetli çalışanlar hizmet ediyor, akşamları canlı müzik eşliğinde yemeğinizi yiyebilirsiniz. Eli yüzü düzgün mekanlardan biri diyebiliriz. İç mekanı oldukça geniş, dışarıda da açık bölümü mevcut, servis biraz ağır. Alexanderplatz’da yer almakta.
Hofbrau München-AlexanderplatzHofbrau MünchenHofbrau München
Amrit Restaurant: Postdamer Platz’da bulunan Indian restoranı. Personeli güler yüzlü ve menüler hakkında detaylı bilgi veriyorlar. Dekorasyonu güzel, yemekleri kötü değil. Ana yemeği pilav ve salata ile birlikte sunuyorlar. Pilav bizim ağız tadımıza göre biraz yavan ama yemeğin sosundan karıştırdığınızda hiç de fena olmuyor. Doğum günü kutlamaları için tercih ediliyor sanırım ve bizden başka dört masa doğum günü kutlaması için gelmişti. Çalışanlar bizdeki Bigcheff benzeri happy birthday şarkısı eşliğinde pastayı getiriyor. Akşamları happy hour saatlerinde bazı kokteyller indirimli ve fena değildi, beğendik. Restoran çok kalabalık olmasına rağmen servis çok hızlı. Fiyatlar da Berlin’deki diğer yerlerle kıyasla hesaplı.
Amrit Indian Restaurant-Postdamer PlatzAmrit Restaurant
Coccodrillo: İtalyan restoranı, pizzaları lezzetli. Yer bulmak oldukça sıkıntılı o nedenle mutlaka önceden rezervasyon yapılmalı. İçi hafta arası olmasına rağmen tıklım tıklımdı. Dekorasyonu ve dış bahçesi güzel ancak Ekim sonu olduğu için dış bahçe akşam servise kapalıydı.
CoccodrilloBerlinCoccodrilloCoccodrillo dış bahçesi
Paulaner Wirsthaus: Postdamer Platz’da tesadüfen girip çok memnun kaldığımız hem restoran hem bira evi. Yemek yemedik ama lezzetli biralarından ve atıştırmalıklarından aldık. Menüden dilediğiniz birayı sipariş edebileceğiniz gibi tadım menüsü de alabiliyorsunuz. Alkol oranı hafiften-yoğuna doğru 5 çeşit bira getiriyorlar. iki kişilik 500’er ml (toplam 1 litre) servis 12.90 Euro, Hem birası lezzetli, draft bira, hem de mekan fena değil. Berlin’de bira fiyatları oldukça şaşırttı, pahalı geldi açıkçası. En basit bira bahçesinden restoranına kadar bardağı neredeyse her yerde 5,60 Euro civarı ve servis edilen biralar öyle özel lezzete sahip biralar değil. O nedenle Paulaner Wirsthaus beğendiğimiz ve tavsiye edeceğimiz bir mekan oldu.
Paulaner Wirsthaus-Postdamer PlatzPaulaner Wirsthaus-Postdamer Platz
Curry 61 : Domuz eti yiyorsanız şehirdeki en iyi currywurst adresi Curry 61. Berlin’de her yerde currywurst büfesi dolu ama şehrin en iyisi diye geçmekte. Ben yemediğim için sadece patates tavasından aldım, o da güzel, kendi yaptıkları ketcupla servis ediyorlar. Yeri Alexanderplatz’da.
Curry 61-AlexanderplatzCurry 61
Brammibal’s Donat: Berlin’de neyi hiç unutamayacaksın diye sorsalar cevabım kesinlikle bu donatlar olur sanırım. Şehirde birkaç şubesi var, Postdamer Platz’daki şubesinde ve Kudam’daki KaDeWe mağazasının en üstündeki pastane katında olmak üzere 3 gün boyunca yedik ve doyamadık. KaDeWe mağazasındaki şubesi corner şeklinde, küçük, daha al götür ya da tabure üstende yeme şeklinde. Postdamer Platz’daki genişçe bir kafe. Donatını yiyene kadar donat yediğimi düşünürdüm ve açıkçası çok da fanı değilim ama buradakiler çok lezzetli. Sevmeyenlere de kendini beğendirir. Bal kabaklı ve fıstıklısına bayıldık ama denediğimiz diğer çeşitleri de çok beğendik. Nakit geçmiyor, kredi kartı ve tanesi 4.40 Euro.
Brammibal’s DonatPostdamer PlatzBrammibal’s Donat
Espresso House: Yorgunluk atmak için uğradığımız ve birçok şubesi olan kahve dükkanı. Atıştırmalık ve tatlılar da var. Kahve ve cinnamon roll yedik. Yediğimiz en iyi tarçınlı çörek olmasa da başarılıydı.
Espresso HouseEspresso House tarçınlı çörek
KaDeWe: Kudamm’daki KaDeWe mağazasının en üst katındaki pastane hem görsel şölen hem de lezzet açısından ürünler üst seviyelerde.
KaDeWe Patisserie–Kudamm
Rausch Schokoladenhaus : Bu çikolata mağazasını Gendermanmarkt’ı gezerken görüp girdik. Sunumlar, lezzet güzel, insanın canı hepsini almak istiyor. Giriş katında hazır çikolata satışı var, ikinci katta kişiye özel çikolata yapılıyor, 3.katta da kafesi var.
Rausch Schokoladenhaus–Gendarmenmarkt
Material Wine: Schönhauser Allee üzerinde bulunan mekan açıkçası biraz hayal kırıklığı. Oldukça küçük bir dükkan, dışarıda birkaç masası var, dilerseniz şarap dilerseniz kahve içebiliyorsunuz ya da şişe ile alıp götürebilirsiniz. Kahvesi de çok güzelmiş ama şansımızı şaraptan yana kullandık. Lezzetli ama yine de “sosyal medyada meşhur olan her şeyin pesinden gitmemelisin” diye de düşündürdü. Personeli güler yüzlü, önce şarapları tanıtıyorlar, zevkinizi öğrenip ona göre şarap tavsiyesinde bulunuyorlar. Fazla vaktimiz olmadığı için birer kadeh denedik. Şarap güzel ama kadeh sipariş ettiğinizde neredeyse bir yudumda bitirebilecek miktarda servis ediyorlar ve 9 Euro. Şişe ile almadığımıza da pişman olduk. Dükkanda şişesini 24 Euro’dan sattıkları şarabı online olarak 15 Euro’ya satıyorlarmış. Berlin’de yaşıyorsanız gayet mantıklı ve uygun. Bir çırpıda içtikten sonra bari buraya kadar gelmişken Material’e 350 metre mesafede bulunan Prater Biergarten’a gidip birer de bira içelim dedik.
Material WineMaterial WineMaterial Wine
Prater Biergarten yaklaşık 600 kişi kapasiteli, self servis bir bira bahçesi. Berlin’de Bavyera bölgesine has bira kültürüne sahip olmasa da Prater şehrin en eski bira bahçesiymiş ve 1837 senesinde açılmış. Bira yanında şarap, meyve suyu ve atıştırmalıklar da mevcut. Keyifli bir bahçe, canlı müzik etkinlikleri de oluyormuş. Birası güzel, bardağı 5.50 Euro. Bardak başına 1 Euro deposito kesiyorlar ve bardağı teslim ettiğinizde geri alıyorsunuz. Tavsiye ederiz.
Prater Biergarten
Baecker wiedemann: Unter den Linden caddesinden Alexanderplatz’a doğru yürürken görüp atıştırmalık aldığımız fırın. Alexanderplatz’a yakın. Alman simidi olarak tanımladığımız, kaşar peynirli brezel aldık baya lezzetliydi, oldukça büyük, iki kişi ancak yedik.
Baecker wiedemannBaecker wiedemannUnter den Linden’de glühwein molasıTiergarten da diğer bir bira bahçesi
Bu kez yolculuk uzun süredir gitmeyi istediğimiz, farklı ırk ve renklerin bir arada yaşaması nedeniyle “Gökkuşağı Ulusu” sıfatı taşıyan, kendisi gibi bayrağı da gökkuşağı renklerindeki Güney Afrika Cumhuriyeti.
Güney Afrika güvenli mi ? Seyahat ederken kendimize bir daha gelmek ister miyiz diye sorarız, bizim için bir tür çok beğenme kriteridir bu soru. Bu kriterler arasına güvenli, özgürce ve tek başımıza gezebilme, sokaklarında korkusuzca yürüyebilme imkanı olması da giriyor ve bu yönüyle Güney Afrika maalesef sınıfta kalmakta ancak kesinlikle gidilmeli ve görülmeli. Bu olumsuzluk nedeniyle oradayken düşük puanladığımız ülkeye, yazıyı yazdığımız şu sıralar başka gözle bakmaktayız. Ülke, çok az yerde bir arada bulabileceğiniz çeşitliliği ve güzelliği bünyesinde barındırmakta. Uyarıları dikkate alarak gezdiğinizde başınıza bir şey gelme ihtimali yok denebilir. Uyarıların en başında hava karardıktan sonra birkaç kişi olsanız bile yürümemek, yürürken kalabalık caddelerden ayrılmamak, uber ya da kaldığınız otelden çağıracağınız taksiyi kullanmak, üzerinizde fazla para ve değerli eşya bulundurmamak, bilinmedik barlara gitmemek ve oralarda açık içki içmemek, araç kiralıyorsanız araç içinde bir şey bırakmamak gibi şeyler sayılabilir. Bu güzel ülke umarız gelecekte çok daha güvenli bir ortama kavuşur ve biz de belki tekrar giderek daha özgürce keşifler yapma imkanı buluruz.
Üç başkentli ve 11 dil konuşulan ülkedeki kültürel zenginlik, doğası, iklimi, yapılacak şeylerin, gezilecek yerlerin çokluğu insanın aklını başından almakta. Geçmişinden kısaca bahsetmek gerekirse ülkenin kaderi 1488 yılında Portekizli denizci Bartolomeu Dias’ın Hindistan’ı ararken ulaştığı ve kendisinin Fırtınalar Burnu olarak adlandırdığı daha sonra adı Ümit Burnu olarak değiştirilen yere ulaşması ile değişmiş. İlk Avrupalı yerleşimi ise Hollandalılar tarafından kurulmuş. 1931 yılında ise kolonisi olduğu Birleşik Krallıktan bağımsızlığını kazanmış. Dünyanın tanınmış kabilelerinden biri olan Zulu kabilesi, kendine özgü inançları, kültürü, gelenek ve değerleri ile Güney Afrika’nın kültürel zenginliğinde önemli bir yer tutmakta. En önemli geçim kaynakları arasında madencilik, tarım ve turizm sayılabilir. Çok miktarda altın ve elmas rezervi var ve tahmin edeceğiniz gibi yabancı şirketler tarafından çıkarılmakta. İşsizlik oranı yüzde 50’lere yakınmış. Zengin ve fakir arasındaki fark konusunda dünya lideriymiş.
Apartheid rejimi karşıtı Nelson Mandela ülkenin ilk siyahi başkanı. Ayrılık anlamına gelen apartheid rejimi 1948-1994 yılları arasında devlet politikası olarak uygulanmış, ırksal ayrımcılığı ve beyazların üstün olduğunu savunan bir ideoloji. Ülke, azınlık durumundaki beyaz nüfus tarafından yönetilmiş. Bu dönemde siyahlar aşırı baskıcı ve özgürlükten uzak bir yaşam sürmüşler. Birçok yerde siyahlar giremez tabelaları asılmış, kamusal alanda siyahların çalışamaması, toplu taşıma, okul vb yerlerin siyah ve beyazlar olarak ayrılmış olması, eğitimde fırsat eşitsizliği, siyahların evlerinden sürülüp daha kötü bölgelere yerleştirilmesi, oy kullanamaması, beyazla evlenememek gibi birçok kısıtlama ve ötekileştirmeye maruz kalmışlar. Özgürlük savaşçısı olarak kabul edilen Nelson Mandela bu uğurda Robben Adasında (fok adası) çok kötü koşullarda 17 yıl hapis yatmış, toplamda ise 27 yıl hapis hayatı olmuş.
Güney Afrikaya vize gerekli mi ? Türkiye’den yaklaşık 11 saat uçuşla ulaşılan Güney Afrika, vizesiz gidebilecek ülkelerden olup bu yönüyle çok avantajlı.
Güney Afrika Para biriminedir ? Güney Afrika Rand’ıdır. Gittiğimiz dönemde 1 Rant 2 Türk Lirasına karşılık geliyordu. Birçok yerde kredi kartı sorunsuzca kullanılabilmekte.
Güney Afrikaya ne zaman gidilir ?
Akdeniz ikliminin hakim olduğu ülke yılın her mevsimi ziyaret edilebilir. Giderken aşı olmanıza gerek yok ama yanınıza mutlaka sinek kovar almalısınız. Ülkede turistik bölgeler ve merkezdeki oteller oldukça temiz, en azından bizim kaldıklarımız öyleydi, yine ziyaret noktalarında, restoran-cafe ve avm’ler, umumi tuvaletler de oldukça temiz, Türkiye’den iyi olduklarını söyleyebilirim.
Güney AfrikaYeme İçme
Güney Afrika mutfağı, ülkede yaşayan çeşitli toplulukların oluşturduğu çeşitliliği yansıtmakta. Hollanda, Fransa, Hint, Malay mutfaklarına özgü yemekler, deniz ürünleri, yöreye has kudu, devekuşu, timsah, geyik, sığır ve kuzu eti birçok restoranın menüsünde bulunur. Biltong sığır, devekuşu ve kudu gibi hayvanların etinin kurutulması ile yapılan kuru ettir. Samosa, üçgen şeklinde ve içi tavuk, peynir vb malzemelerle doldurulmuş lezzetli bir börek. Vetkoek, bir tür hamur kızartması olup kıyma ile servis edilmekte. Botswana ostrich curry, körili deve kuşu eti. Atchar, olgunlaşmamış yeşil mango ve biber turşuları. Rooibos çayı, yöreye özgü bir çalı olan rooibos bitkisinin yapraklarından yapılan, kafeinsiz ve lezzetli bir çay. Amarula, marula meyvesi, şeker ve krema ile yapılan Güney Afrika’da çok sevilen bir likör. Yine buraya özgü bir üzümden yapılan Güney Afrika Pinotage şarabı ve Wild Africa Cream oldukça lezzetli içkilerdir. Malva pudingi, Güney Afrika’ya özgü bir tatlı. Sıcakken üzerine krema sosu dökülerek yenir. Yeri gelmişken restoran ya da cafelerde hesabı fiş ve kalemle getiriyorlar, bahsiş verecekseniz ödeyeceğiniz bahşişin miktarını fişe yazıp imzalamanız gerekiyor.
Güney Afrika’dan ne alınır ? Ahşaptan yapılmış masklar ve el yapımı çeşitli hayvan objeleri, yöreye özgü motifleri olan şallar, Güney Afrika şarabı, el işi yelpazeler, Hollanda peyniri, amarula, rooibos çayı ve bu bitkiden yapılmış takviyeler, baharat, deri çantalar, Afrika’ya özgü tanzanit taşından yapılma takılar alınabilecek şeyler arasındadır.
Cape Town gezilecek yerler ile Johannesburg ve Pretoria gezilecek yerler yazılarımızın linkleri aşağıdadır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkentlerinden biri olan Cape Town, Afrika Kıtasının en güneyinde, Atlas Okyanusu ve Hint okyanusun buluştuğu noktada, ülkenin en güzel, en modern ve en gelişmiş şehri. Hollanda’nın Güney Afrika’daki ilk sömürge yerleşmesi burada olmuş. Daha sonra da İngiltere’nin sömürgesi haline gelmiş. Mother City olarak anılan şehir, Masa Dağı (Table Mountain) eteklerinde kurulmuş. Dünyanın her yerini görmediğimiz için Dünyanın en güzel şehirlerinden biri ünvanını ne kadar hak ediyor yorum yapamayız ancak Cape Town gerçekten çok güzel bir şehir.
Cape Town güvenli mi ? Cape Town Güney Afrika’daki en çok beyaz nüfusa sahip ve en güvenli şehri olmakla birlikte yine de kendinizi güvende hissetmeyeceğiniz ve belirli kurallara uymanız gereken bir şehir. Bunlar hava karardıktan sonra dışarıda olmamak, gezeceğiz zaman uber ya da güvenli bir taksiye binmek, üzerinizde çok para ve değerli eşya bulundurmamak, çantanızı kollamak ve mümkünse tatilinizi turla ya da birkaç kişi olarak organize etmek, tenha caddelere girmemek olarak özetlenebilir. Cape Town’da langalar asla girilmemesi gereken bölgelerdir. Langalar fakir ve çoğunlukla işsiz halkın barındığı teneke evlerden oluşan mahallelerdir. Buralara özel gezi turları düzenlenmekte, eğer gidecekseniz bu turlara dahil olmak gerek.
Cape Town kaç günde gezilir : Çevresi gezilecek ve yapılacak şeylerle dolu ve sindirerek gezmek için en az 5-6 günlük bir gezi planlanmalı.
Şehirde beyaz nüfus oldukça fazla. Apartheid dönemi bitse de gözlediğimiz kadarıyla beyaz nüfus ve siyahlar arasında ayrışma bir şekilde devam ediyor denebilir. İnsanlar beyaz, siyah ve renkliler olarak adlandırılmakta ve renkliler sınıfına Hintliler, Malezyalılar ve Asyalı halklar girmekte. Beyaz ve zengin nüfus genellikle sahil kesiminde, oldukça yüksek duvarlar ve elektrikli tellerle korunmuş çoğunlukla silahlı korumalı, havuzlu lüks villalarda, ayrıcalıklı bir yaşam sürmekte. Cape Town çok eski bir şehir değil dolayısıyla da tarihi binalar, köprüler ve benzeri mimari yok denebilir. Fazlaca müze ve galeri de bulunmuyor ve bu yönüyle klasik bir Avrupa şehrinden oldukça farklı. Eski yapılarda da kolonyal tarzı mimari göze çarpıyor. Cape Town’da güzel restoranlar, barlar ve gece hayatını sevenler için klüpler mevcut. Anladığımız kadarıyla herkes kendi içinde, kendi statüsündeki insanlarla kapalı grup hayat sürmekte. Güney Afrika’nın en modern, en gelişmiş ve beyaz nüfusun en yoğun yaşadığı şehri olarak tanımlanan Cape Town’ın turistik caddelerinde bile özellikle hava kararmaya başladıktan sonra in cin top oynamakta. 1-1.5 kilometrelik kısacık mesafeleri araçla gitmek durumundasınız. Kalabalık olsanız bile en 5-6 dilenci peşinize takılıp sizi oldukça rahatsız edebilmekte ve tabi ki tek sorun dilenciler de değil, dikkatli olmakta fayda var. Modern şehir ile langalar birbirine çok yakın (teneke evlerden oluşma mahalleler). Langalarda yaşam oldukça kötü, burada yaşayanların gelir seviyesi en alt düzeyde. Çoğu teneke evin penceresi dahi yok, yazın fırın, kışın buz gibi. Çoğunda tuvalet, banyo yok, su ortak bir alandan temin ediliyormuş ama ilginç bir biçimde gördüğüm yerleşimlerin çoğunda uygu anteni var. Langalar oldukça geniş mahalleler ve çok kalabalık. Bu mahallelere girmek son derece tehlikeli, girmek var çıkmak yok desek yeridir. Bazılarında rehberli ve korumalı turlar yapılıyormuş. Cape Town’daki en büyük langa yerleşimi Khayelitsha. Şehrin göbeğinde evsizlerin yerleşimleri bulunuyor ve onlar da turistler için tehlike oluşturmakta.
Cape Town para birimi nedir : Güney Afrika rand’ı olmakla birlikte kredi kartı hemen heryerde geçmekte. Alışverişlerde pazarlık edilmesi tavsiye olunur.
Cape Town gezilecek yerler ve Cape Town’da yeme içme önerileri :
Şehri merkez ve çevresi olarak ayrı ayrı anlatmak daha pratik olacak. Merkezden başlayarak anlatımımızı sürdürelim.
Cape TownMasa Dağı ( Table Mountain ) : Şehrin simgesi konumundaki 1087 metre yüksekliğindeki dağın tepesi masa gibi düz olduğu için bu isimle adlandırılmış. Dünyanın 7 doğal harikasından biri. Sisli olmadığı günlerde 360 derece dönebilen ve tüm manzarayı görebileceğiniz bir teleferik ile tepeye çıkılıyor. Ayrıca yürüyerek çıkmak ta mümkün. Tepede hediyelik eşya dükkanı, restoran ve cafe mevcut. Dağın iki yanında Aslan Başı ve Şeytan zirveleri olarak isimlendirilmiş tepeler var. Masa Dağı milli parkında 2000 den fazla bitki çeşidi ve 1500’e yakın çiçek bulunmaktaymış. Masa Dağı; Milli Park, Ümit Burnu, Cape Point, Light House ve dağı içine alan çok geniş bir alan. Tepeye teleferikle çıkmak için havanın açık ve çok rüzgarlı olmaması gerekiyor bu nedenle de yılda ortalama ancak 200 gün çıkmaya elverişliymiş. Gittiğimizde şansımıza teleferiğin çalıştığı güne denk geldik ama aşağıda hava günlük güneşlik olmasına rağmen zirve çok rüzgarlı ve soğuktu. Aşağıdaki havaya aldanmayıp yanınıza mont ve bere almanız faydalı. Çıkışta ve inişte en az bir saatlik kuyruk oluşuyor, iniş ve çıkış yaklaşık 3’er dakika sürmekte. Manzarası eşsiz güzellikte.
Masa Dağına çıkanteleferikCape Town Masa Dağı’dan güzel bir manzaraTable Mountain Lion’s Head
Maclear’s Beacon Taşı: Masa dağının en tepesine, dünyanın çevresini belirlemek amacıyla Thomas Maclear tarafından 1865 yılında yerleştirilmiş üçgen forumlu taş. Teleferikle buraya kadar çıkılmıyor, gelmek isteyenlerin tırmanması gerekiyormuş. Gittiğimizde zirve aşırı rüzgarlı olduğu için bırakın oraya tırmanmak dışarıda durmak dahi imkansızdı.
Cape TownLong Street : Şehrin en ünlü, hareketli ve turistik caddesi. Hop on hop of otobüslerinin tüm hatlarına burada aktarma yapılabiliyor ve otobüsler şehrin tüm ziyaret noktalarına gidiyor. Rahatlıkla ve güvenle binebilirsiniz. Restoranlar, bar ve cafeler, alışveriş merkezleri ile en çok gezilen caddesi. Green Market Square: Pazar yeri ve her türlü hediyelik eşya, takı vb şeyler satılmakta. St. George Katedrali. Anglikan katedrali ve başpiskoposun makamı durumunda. Apartheid döneminde aldığı siyasi duruşla bilinmekte ve halkın katedrali olarak anılmakta. Company’s Gardens: Katedralden sonra başlayan park alanı. Bu parkın sonunda Adderley Street üzerinde Izıko Slave Lodge (Müze) var, bu müze de şehrin en eski müzesiymiş. Güney Afrika sosyal müzesi olarak geçmekte, tarih öncesi döneme ait 3 boyutlu modellemeler bulunmaktaymış. Müze binası geçmişte kölelerin tutulduğu, hapsedildiği yer olarak kullanılmış. Cape Town’da kölelik 1838 yılında son bulmuş. Bunun dışında District 6 müzesi de gezilecek yerler arasında. Müzenin bulunduğu District 6 bölgesi 19.yy başlarında tarım arazisi iken, şehrin büyümesi ile burada yaşayan yaklaşık 60,000 kişi evlerinden çıkarılarak başka yerlere zorla yerleştirilmiş, evleri ve mahalleleri buldozerlerle dümdüz edilmiş ve beyaz nüfus için yer açılmış. Müzede bu geçmiş anlatılmakta. Müzenin ilerisinde 17. yüzyılda inşa edilmiş, 5 köşeli, içinde müze olan Castle of Good Hope (Ümit Kalesi) bulunmakta. Kale Hollandalı sömürgeciler tarafından 1666 yılında inşa edilmiş. 17.yüzyıl askeri mimarisinin en iyi korunmuş örneklerinden biri ve ayakta kalan en eski mimari yapı olma özelliği taşıyor. Şatonun ilerisinde Mandela’nın serbest kaldıktan sonra tarihi balkon konuşmasını yaptığı City Hall (belediye binası) ve önünde Çarşamba ve C.tesi günleri pazar kurulan Grand Parade meydanı yer alıyor. Kraliçe 2. Elizabeth 21.doğum gününü burada, City Hall’de kutlamış. Meydandaki heykel Kral VII Edward. Heerengracht Caddesindeki döner kavşakta heybetli Reibeck Heykeli bulunmakta. Bronzdan yapılmış heykel şehrin kurucusu Jan Van Reibeck’in eşine aittir. Bunun dışında Parlemento Binası ve Adderly Caddesi şehirde görülecek yerler arasında bulunmakta. Yazım tur şirketlerinin broşürü gibi oldu ama gerçekten de çoğu yerde tur aracından inmeyip önünden transit geçtik. Sadece Nelson Mandela’nın balkon konuşmasını yaptığı City Hall önünde durup foto çekilmek için kısa bir mola verebildik. Şehirde pırlanta, tanzanit ve değerli mücevherlerin satıldığı mağazayı şampanya ikramlarını tadımlayarak gezdik.
Cape Town Ümit Kalesi (Castle of Good Hope )St. George Cathedral Cape TownIziko Museum Slave LodgeGrande Parade Meydanı, City Hall & Kral VII EdwardheykeliCity Hall, Nelson Mandela’nın hapisten çıkınca balkon konuşması yaptığı yerŞehrin göbeğinde, Ümit Kalesi yakınında mahalle oluşturmuş evsizler
Cape Town Waterfront: Burası Cape Town’da liman bölgesi. Restoranları, cafeleri, alışveriş merkezleri ile şehrin en modern ve canlı yeri, marinayı da içeren oldukça büyük bir kompleks. Nelson Mandela’nın hapis yattığı Robben Adasına tur motorları buradan kalkıyor. Two Oceans Akvaryum Waterfront’taki en önemli cazibe merkezlerinden biri olarak sayılabilir. Waterfront gerçekten çok keyifli bir yer, okyanusa karşı yemek yemek, bir şeyler içmek harika. Akşam üzerleri meydanda yerel danslar ve müzik yapan gruplar gösteri yapıyor. Binince Cape Town manzarasını izleyebileceğiniz büyük bir dönme dolap bulunmakta (the cape wheel). Biz gece bindik, çok da özel bir manzaramız olamadı ama gün batmadan binmek daha güzel olabilir. Waterfront’taki Watershed isimli pazar yerini görmenizi tavsiye ederiz. Time Out Market’in yanında. Giyimden mutfak ürünlerine, maskelerden hediyelik eşyalara, tasarım ürünlerinden sanat eserlerine kadar çok çeşitli ürün satılmakta. Waterfront’taki alışveriş merkezlerinden diğer alışveriş merkezi V &A (Victoria and Alfred). Burada tasarım ürünleri bulabileceğiniz alışveriş merkezi, cafe ve restoranlar mevcut. Waterfront restoran ve cafe açısından oldukça zengin, V &A Food Markette çeşitli yemek kornırları ve dünya mutfaklarından birçok yiyeceği bulabileceğiz bir yer. Time Out Market, ayaküstü lezzetler ve yöreye özgü fast food ürünleri uygun fiyatlara yiyebileceğiniz bir yer. Waterfront’ta sadece Pazar günleri kurulan ve çok iyi olan bir pazar varmış, programa uymadığı için gidemedik ama aklımızda kaldı.
Cape TownWaterfrontWaterfront The Cape Wheel
Cape Town Robben Adası : Waterfront’tan kalkan teknelerle 30 dakikada ulaşılmakta. Nelson Mandela’nın 18 yıl boyunca hapis yattığı yer. Mandela 1996 yılında buraya kapatılmışç Mandela dışında Walter Sisulu gibi ırk ayrımına karşı olanların tutulduğu bir hapishane adası. Adaya ulaştığınızda daha önce bu hapishanede yatmış eski bir mahkum sizi karşılayıp rehberlik etmekte. Adada günümüzde müze çalışanları, hapishane rehberleri ve light house çalışanlarının oluşturduğu yaklaşık 150 kişi yaşamaktaymış. Tekneler Waterfront’taki kırmızı saat kulesinin yanından kalkıyor.
Cape Town Bo-Kaap Göçmen mahallesi: Long Street caddesinin üst kısmında yer alan ve beyaz olmayanların yaşadığı mahalle. Giderek turistik önemi artmakta. Şehirdeki güvenli mahallelerden biri denebilir. Geçmişte insanların renkli giyinmeleri ve evlerini boyamaları yasakmış. Aperheid uygulamasının kalkması ile bölgede yaşayanlar evlerini rengarenk boyamaya başlamış ve ortaya çok renkli bir mahalle çıkmış. Nüfusu ağırlıklı olarak Müslüman. Sömürgecilik döneminde Malezya ve Hindistandan getirilen müslümanlar sayesinde müslüman nüfus artmış. Şehrin en eski camisi de burada. Gezmeye müsait bir mahalle, sokak satıcılarından hediyelik alabilir, güzel fotolar çekebilirsiniz.
Cape Town Bo-kaap
Şehrin çevresinde gidilebilecek yerler:
Ostrich Ranch: Şehir merkezinden yaklaşık 30 km uzaklıktaki deve kuşu çiftliği. Geldiğinizde devekuşlarının cinsleri, beslenmesi, üremesi gibi devekuşları hakkında birçok detay hakkında bilgilendirme yapıldıktan sonra çiftliği ziyaret ediyor ve devekuşlarını ellerimizle besleyebiliyorsunuz. İnanılmaz tatlılar ama çitlerden içeri girmek yasak. Çifteleri inanılmaz derece kuvvetli. Çiftlikte ayrıca devekuşu derisinden üretilme çanta, kemer, yelpaze, anahtarlık, deve kuşu yumurtası ve çeşitli süs eşyalarının satıldığı mağaza ve cafesi mevcut.
Ostrich RanchOstrich Ranch shop
Kirstenbosch Botanik Bahçeleri: Cape Town şehir merkezinden yaklaşık 13 km uzaklıkta. Masa dağının doğusunda yer almakta. Bazı bloglarda yürüyerek Masa dağına çıkmak için en kolay yolun bu bahçelerden geçtiği belirtilmiş ve bu rotaya Skeleton George adı verilmiş. Denemek isteyenler araştırabilir ama bence güvenlik en büyük sorun. Çok güzel bir bahçe, oldukça büyük. Yeşil, orman, çiçekler ne olsa gidiyor, kabulümüz. Tree Canopy adlı çok güzel bir köprüden geçiyorsunuz, tam fotoluk. İçeride Afrika’ya özgü bitkiler ve azalmış türler var. Dikkatli olursanız bize denk geldiği gibi baykuş vb kuşları rahatlıkla görebilirsiniz. Biz aşağıdaki güzeli görme şansını yakaladık. Eylül ayında yani Güney Afrika’da kıştan yaza geçiş döneminde gittiğimiz için çok farklı çiçek türü göremedik ama Ekim-Kasım ayları gibi ziyaret edenler daha bu açıdan daha şanslı olabilir. İçeride cafe, restoran ve hediyelik eşya dükkanı mevcut.
Kirstenbosh tree canopy walkwayGüney Afrika’ya özgü Cennet kuşu çiçeğiParkta karşılaştığımız baykuş
Cape Town’da Ümit Burnu’na kadar olan sahil şeridinde bulunan yerlerin hepsi aynı yol üzerinde, sırayla gezilebilecek yerler.
Cape Town haritası
Sea Point: Şehir merkezinden yaklaşık 5 km uzaklıkta. Varlıklı insanların yaşadığı bölge, oteller, gel-git havuzları bulunmakta. Sea Point Promenade ise yürüyüş-koşu gibi sporları yapmak için oldukça popüler olan deniz kenarındaki yürüme yolu.
Clifton: Burası Okyanus kıyısında, Lion’s Head zirvesinin altında kalan ve kendine has müdavimleri olan 4 adet plajdan oluşan lüks bir bölge. Plajların müdavimleri sörfçüler, aileler, LGBT mekanı ve daha çok piyasa yapmak isteyenlerin yeri olarak sınıflanabilir. Camps Bay’a komşudur.
Camps Bay: Şehrin en zengin banliyosu denebilir. En pahalı emlak buradaymış Şehir merkezine 7-8 km uzaklıkta. Hareketl bir bölge, barlar ve restoranlarla dolu. Kayalar arasına gizlenmiş plajları ve dalış noktaları var. Camp Bay plajı en büyük plaj denebilir. Plaj demişken Güney Afrika’da deniz suyu oldukça soğuk denebilir ve köpek balığı riski yüksek. Birçok plajda gözleme noktaları var ve tehdit oluştuğunda plajdakilere sudan çıkmaları için uyarıda bulunuluyor. Bazı yerlerde de insan marifetiyle oluşturulmuş havuz benzeri küçük koylar var. Köpek balıkları ciddi risk. Gittiğimizde hava müsait olduğu için plajların kalabalık olduğunu söyleyebiliriz ancak biraz açılarak yüzen yürek yemiş sadece 2 kişi gördük. Yeri gelmişken Güney Afrika denizlerinde her yerde bölgeye has devasa boyutlu kelp yosunu göreceksiniz. Protein, mineral ve iyot kaynağıymış. Özellikle fokların ve çeşitli deniz canlılarının besin kaynağı, insanlar için de bitkisel takviye olarak tablet vb formlarda satılmakta.
Hout Bay-Tahta Koyu: Şehir merkezinden yaklaşık 20 km uzaklıkta, Atlantik kıyısında yer almakta. Eski dönemlerde ahşap tekneler ve Cape Town şehrinin kurulmasında kullanılan ahşaplar burada yapıldıkları için bu ismi almış, şimdilerde zengin ve ünlülerin evleri bulunmakta. Koya gelirken yolda göreceğiniz sömürgeciler tarafından yaptırılmış en az 150 yıllık 2 tane şato bulunmakta. Hout Bay adlı genişçe sayılabilecek bir plajı var. Sahildeki tezgahlarda el yapımı hediyelik eşyalar satılıyor ve gördüğümüz en uygun bütçeli sayılabilecek tezgahlar burada. Ancak fiyatları yüksekten açıyorlar ve neredeyse 3te bire kadar indikleri ürünler oluyor. Muhtemelen asıl fiyata iniyorlar ama indirim alınca bir mutlu oluyor insan. Deniz aslanlarını görmek için tekneler bu koydan kalkıyor ve şayet hava şartları nedeniyle tekne kalkmazsa de limanda fokları görme imkanı var. Tekne gezisi esnasında Duiker kayalığında doğal ortamlarında kürklü fokları görebiliyorsunuz. Gerçekten yapılması gereken bir tur.
Duiker kayalığı-Kürklü foklarHout Bay limanının gözdesiHout Bay-Kolonyal dönemde yapılmış şatolardan biriSahildeki tezgahlar
Cape TownBoulders Beach : Cape town şehir merkezinden yaklaşık 40 km uzaklıkta ve yolculuk 1.15 saat sürüyor. Küçük koylardan oluşan bir bölge. Gerçekten güzel bir yerleşim bölgesi ve söylememe gerek yok burada da beyaz, zengin ve ayrıcalıklı nüfus yaşamakta. Burayı özel kılan sebeplerden biri Afrika penguenlerine ev sahipliği yapması. Sayıları maalesef giderek azalmakta olduğu için koruma altına alındıkları parkta ziyaret edilebiliyor. Yakından gözlemek çok güzel. Eğer daha da yakından gözlemek isterseniz parka yürüyerek 8-10 dakika mesafede bulunan, çok yaklaşmama tavsiyesi ile, Foxy Beach’e gidebilirsiniz. Burası ayrıca yüzebileceğiniz bir plaj. Boulders beach bölgesi ayrıca güvenle yüzülebilecek küçük koylara sahip bir yer.
Boulders BeachYüzmeye elverişli Foxy Beach
Yemeği Boulders Beach’de Seaforth Restaurant’ta aldığımız için restorandan burada bahsedelim. Plajın yanında ve manzarası çok güzel. Oturduğunuz yerden plajda badi badi yürüyen penguenleri seyrediyorsunuz. Yemek olarak tercihimizi Afrika’da bulunan codfish (morina balığı) ettik ve gayet lezzetliydi.
Seaforth Restaurant
Cape Town Ümit Burnu : Afrika kıtasının en uç noktası olarak bilinse de aslında en uç nokta Cape Agulhas. Ümit Burnu denize doğru uzanan kayalık bir burun. Ümit Burnu Portekizli kaşif Bartolomeu Dias tarafından 1488 de keşfetmiş ve Fırtınalar Burnu olarak isimlendirilmiş. Sonrasında denizciler için umut kırıcı olmaması adına Ümit Burnu olarak adlandırılmış. Ümit Burnu yarımadası ve onu çevreleyen bölge koruma altına altında. Hint Okyanusundan gelen sıcak su akıntısı ve Antartika’dan gelen soğuk su akıntısının kesiştiği yer olduğu için her zaman kuvvetli fırtınalar var. Cape Point’ten Haziran-Ekim ayları arası gerçekleşen balina göçünü izlemek mümkün. Şehir merkezinde yaklaşık 65 km uzaklıkta ve yolculuk 2 saate yakın sürüyor. Yolda giderken babunları görmeye hazır olun. Masa Dağı Milli Parkına dahil olan Ümit Burnu’nda tepedeki feneri de içine alan bölgeye biletle giriliyor. Cape Point noktasından finikülerle çok güzel bir manzara eşliğinde dünyanın en yüksek fenerine çıkılıyor. Tam fenerin olduğu yer oldukça rüzgarlı ama manzara gerçekten nefes kesici. Burada da hediyelik eşya satılan bir dükkan bulunmakta. Aşağıda sahilde bölgenin koordinatları gösteren tabela hatıra fotoğrafı çekilmek için güzel bir nokta.
Cape TownCape of Good HopeCape PointCape Town Light HouseCape of Good Hope Light HouseCape Town Ümit Burnu
Cape Town yakınlarında gezilebilecek diğer yerler:
Cape TownGiraffe House: Cape Town şehir merkezin 39 km uzaklıkta bir hayvanat bahçesi. Stellenbosch’a yakın. Piknik yapabiliyorsunuz ancak alkol getirmek yasakmış. Her ne kadar zürafa evi olarak isimlendirilse de içeride devekuşları, alpacalar, keçi ve koyunlar, yılanlar, zebralar, çeşitli kuş türleri, lemurlar, yaban kedisi, oklu kirpi ve kaplumbağalar da mevcut, oyalanmadan gezmek yarım saati alıyor. Oklu kirpi (Porcupine) ve lemurları görmek bizi oldukça heyecanlandırdı. Vaktiniz kısıtlı ve benzerlerini gördünüzse gezmeyi atlayabileceğiniz bir hayvanat bahçesi olarak tanımlanabilir.
Cape Town Stellenbosch : Cape Town şehir merkezinden 60 km uzaklıkta ve yolculuk yaklaşık 1 saat sürüyor. Güney Afrika’nın Hollandalılar tarafından kurulmuş, Cape Town’dan sonra en eski ikinci yerleşim yeri. Verimli toprakları nedeniyle en iyi şarapların yapıldığı yer olarak biliniyor. Güzel bir yerleşim bölgesi ve üniversitesi bulunmakta. Gittiğinizde Jongelingen Vereniging ve Christ Church kiliselerini gezebilirsiniz, oldukça sade kiliseler. Tarihi binaları, alışveriş mekanları ile çok daha güvenli bir bölge, sokaklarında rahatlıkla gezebilirsiniz. Binalar mimari olarak kolonyal dönem özellikleri taşımakta. Buraya gelmişken Stephen Rautenbach’nin galerisini gezmenizi tavsiye ederiz. Cape Town’dan trenle gelinebilmekte ancak güvenlik nedeniyle önerilmiyor. Geniş araziler boyunca üzüm bağları bulunmakta. Her ne kadar paket turlarda üzüm çiftlikleri gezisi olarak yanlış bilgilendirme yapılsa da, çiftlik gezisi yapılmıyor. Bağları yol boyunca görüp şarap tanıtımı, tadımı ve satışı yapılan KWV adlı markanın satış yerine götürüldük, en azından turu aldığımız şirketin programı böyle, başka turları bilemeyeceğiz. Bu yönüyle hepimizde bir miktar hayal kırıklığı yarattığını söyleyebiliriz, yine de bölge üzüm ve şaraplarının tanıtımı, ikramlar ve alışveriş güzeldi. Tanıtım esnasında daha pahalı şaraplar ön plana çıkarılıyor ancak sorduğunuzda daha uygun bütçeli şarapları da tanıtıp tadım yaptırıyorlar. Biz Güney Afrika’ya has bir üzüm çeşidi olan Pinotage’dan yapılmış Laborie şarabı ve Wild Africa likörü aldık.
Cape TownFranschhoek Kasabası: 1685 tarihinde Fransa Kralı 14.Louis Fransa’da Protestanlığı yasaklamış. Bunun üzerine yüzlerce dindar proteston ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. 1688 tarihinde Cape Town’a gemiyle gelen 300 protestana yerleşmeleri için Franschhoek kasabasında yer verilmiş. Bu insanlar kendileriyle birlikte kültürlerini ve tarım bilgilerini de getirmişler. Küçük ve güzel bir kasaba. Birçok üzüm bağı ve üreticisi bulunmakta. Yiyecek ve şarap şehri olarak biliniyor. Yapılaşma oldukça güzel. Güvenli bir yerleşim yeri olarak bilinmekle birlikte burada da geç saatte ve yalnız olarak dolaşılmaması gerektiği tavsiye ediliyor. Stellenbosch’a oldukça yakın. Aracınızla birinden diğerine rahatlıkla geçilir. Çok gelinmesi gereken bir yer mi kesinlikle hayır, küçük bir ana cadde etrafında dükkanlar, market, Hollanda Reform Kilisesi ve sanat evi görülecek şeyler arasında. Kilisenin içi oldukça sade, kolonyal mimari. Bu kasabayı görmek şart değil ama beyazların yoğunluklu yaşadığı yerlerin nasıl güzel mahalleler olduğu aradaki tezatı görmek açısından güzel olabilir, yoksa Avrupa’ki herhangi bir mahalleden farklı değil.
Cape TownFranschhoekThe Dutch Reformed Church
Islah Merkezi (Victor Vester Hapishanesi). Franschhoek yakınında bulunan ve geçerken Mandela anıtı önünde kısa bir mola verdiğimiz ıslah merkezi. Apartheid rejimine karşı yürüttüğü kampanya nedeniye Mandela’nın hapis cezasının son bölümünü, 14 ay geçirdiği yer. 1988 yılından serbest bırakıldığı 1990 yılına kadar, kompleks içinde özel güvenlikli bir evde yaşamış.
DrakensteinVictor Vestor Prison
Cape Town Yeme İçmeönerileri : Genel olarak mutfak konusunda başarılı, çeşit bol, tabaklar doyurucu ve fiyatlar uygun, Türkiye’den hesaplı. Cape Town yeme içme konusunda oldukça bol seçenek sunmaktadır.
Güney Afrika Cumhuriyeti başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibibahşiş genelde bekledikleri bir şey. Miktar size kalmış olmakla birlikte hesabın %10 gibi diyebiliriz. Hesabı fiş ve kalemle getiriyorlar, bahşiş verecekseniz vermek istediğiniz tutarı yazıp fişi imzalıyorsunuz.
Waterfront marina bölgesi, restoran, cafe/bar konusunda birçok seçenekle dolu. Tavsiye edebileceğimiz ve kendimizin de denemiş olduğu restoranlar:
City Grill Steakhouse (Waterfront, Victoria Wharf Shopping Center): Yemek olarak steak ve salata yedik, başarılı denebilir. Krem Brulee tatlısı oldukça iyiydi. Akşam yemeği esnasında yöresel danslar yapan gruplar girip kısa gösteriler yapmakta.
Quay Four gayet başarılı, manzarası güzel. Balık çorbası ve Güney Afrika’ya özgü kingklip balığı yedik her ikisi de çok lezzetliydi. Tatlı olarak Malva Pudingi başarılı ama Krem Brulee tatlısını hiç beğenmedik, sakın yemeyin.
Quay Four restaurant fish soapKingklipfish
Tiger’s Milk: Hamburgerleri oldukça lezzetli, kalabalık grup olarak gittik ve herkes seçiminden memnun kaldı. Belthazar: Yine waterfront’ta başarılı ve tutulan bir restoran. Game başlığı altında av hayvanları eti var. Devekuşu eti başarılıymış.
Ocean Basket : Deniz ürünleri oldukça başarılı, biz Johannesburg’daki şubesini denedik, tavsiye ederiz. Time Out Market ayaküstü çeşitli lezzetler bulabileceğiniz fast food noktaları var. Fish market: Waterfront saat kulesinin yanı, deniz ürünleri oldukça iyi. Gibsons Burger: Denemedik ama en iyi burgerci seçilmiş. Kloof House: Çok tavsiye edilen ama gitme fırsatı bulamadığımız restoranlardan biri. Waterfron’ta denemediğimiz ama dışarıdan beğendiğimiz diğer bir restoran Harbour House. Tam denizin yanında, her dair kalabalık ve davetkar bir havası var.
Waterfront Harbour House
Truth Cafe, Dünyanın en iyi kahvecisi unvanına sahip cafe. Zamanımız olmadığı için fazlaca vakit ayıramadık ama gittik, gördük şükür, mahrum kalmadık:))) Mekanın endüstriyel tasarımı var, çalışanların kostümleri ilginç.
The Truth Cafe
Samosa: Franchoek kasabasında içinde fırını olan bir markette deneme fırsatı bulduk, oldukça lezzetli, içinde tavuk, peynir gibi farklı malzemelerle dolgulu üçgen formlu börek.
Samosa
Listemde olup fırsat bulamadığımız için gidemediğimiz ama birçok yerde tavsiye edilen bazı restoranlar ise The Africa Cafe; fix menü, tüm yemekler sınırsızmış, çorba, 12 çeşit yemek ve tatlı sunuluyormuş. Dans, yüz boyama, el yıkama gibi etkinlikleri varmış. Mama Africa; Game meat tabağı lezzetli ve çok doyurucuymuş. Tabakta, springbok, kudu, ostrick, worthog, timsah ve geyik sucuğu (venison) servis ediliyormuş ve canlı müzik varmış.
Güney Afrika gezilecek yerler ile Johannesburg ve Pretoria gezilecek yerler hakkındaki yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Johannesburg, Güney Afrika’nın finans merkezi olarak bilinmekte, tanınmış şirket ve bankaların genel müdürlüklerine ev sahipliği yapmakta. Cape Town’dan uçakla 1.5 saat mesafede. Ülkenin en büyük ve en kalabalık şehri konumunda. Joburg ve altın şehri olarak da biliniyor. Altın ve pırlanta yatakları ile çevrili ve çevresinde yıllardır kazılan madenlerinden çıkarılan toprak nedeniyle sonrada oluşmuş tepelerle dolu. Son yıllarda şehir merkezinde ofisi bulunan birçok tanınmış şirket, sürekli yaşanan hırsızlık olayları nedeniyle binalarını boşaltmış, kendilerine ait daha güvenli alanlar oluşturarak bu bölgelere taşınmışlar. Onlardan boşalan bir çok binaya ise evsizler yerleşmiş. 1888 yılındaki kuruluşundan 21. yüzyıla kadar ham elmas konusunda dünya lideri olan İngiliz-Güney Afrika şirketi olan De Beers’in elmas biçimli binası diamonds building de bu şehir de bulunmakta. Şehir zenginlerin yaşadığı mahalleler ve birkaç cadde dışında kötü durumda, ortalık pislik ve sefalet içinde. Tren istasyonu, tren yolu ağının daha iyi hale getirilmesi amacıyla satın alınmış ama amacına ulaşamayarak boşta kalan onlarca tren ve vagon ile tren mezarlığına dönmüş durumda. Johannesburg ve çevresinde yetişen Jakaranda ağaçları, açmaya başladıkları Ekim ayından sonra inanılmaz güzellikte görüntü oluşturmakta.
Güney AfrikaJakaranda ağaçları
Johannesburg gezilecek yerler
Anayasa tepesi insan hakları bölgesinde (Constitution Hill) Güney Afrika Anayasa Mahkemesi, en yüksek mahkeme konumunda. Binanın önünde Güney Afrikalılara adalet ve baskıdan uzak yaşama haklarını hatırlatmak için sürekli yanan demokrasi alevi bulunmakta. Şehirdeki başka bir ziyaret noktası da Houghton Mandela Evi. Houghton oldukça varlıklı bir bölge, çevre tertemiz, evler son derece lüks. Mandela evi ziyaret edilemiyor, dışarıdan görüyorsunuz. Çocukları şimdilerde bu ev için mahkemelikmiş. Ziyaretçiler evin önüne dileklerini yazdıkları küçük taşlar bırakıyorlar. Apartheid Müzesi gezilebilecek yerler arasında.
Constitution Hill & The Flame of DemocracyHoughton Nelson Mandela EviNelson Mandela’nın evi önündeki yazılı taşlar
Sandton City Mall: Burası çok güvenilir bir alışveriş merkezi, birçok tanınmış marka ve yerel ürünü bulabilirsiniz. Ayrıca yeme içme yerleri açısından da zengin. Avlusunun adı Nelson Mandela Square ve meydanda anıtı var. Avluda akşamları müzik/dans aktiviteleri yapılıyor. Alışveriş merkezinin altındaki markete de bayıldık. Akşam yemeğini Afrika’ya gelirken uçakta yanımızda oturan Cape Town yerlisi bir çiftin önerdiği Ocean Basket adlı restoranda aldık. Deniz ürünleri ağırlıklı bir restoran ve oldukça başarılı. Yemek sonrası Mandela meydanında gittiğimiz Hard Rock Cafe şansımıza mı öyleydi bilmiyoruz oldukça kalabalık, çok büyük olmasına rağmen oturacak yer bulmak zor. Canlı müzik eşliğinde dans edenlerle oldukça hareketli bir ortamı var. İçeceklerini hem sunum hem lezzet olarak beğenmedik hatta ilk kez bir Hard Rock Cafe’de böylesine hayal kırıklığı yaşadık ama içeride güzel koleksiyon var, duvarlarında çeşitli sanatçıların kıyafetleri, gitarları ve fotoları asılarak sergi haline gelmiş. Bunlar arasında Jackson’s 5 kardeşlerin kıyafetleri, Bon Jovi’nin gitarı, bar kısmında Gun’s and Roses’ın davulu sayılabilir. Yer bulamasanız da uğramaya ve sergilenen koleksiyonu görmeye değer. Yeri gelmişken kaldığımız Sandton Sky Hotel bu alışveriş merkezine 150 metre mesafede. Hem Cape Town hem de Johannesburg’da Sky Hotelde konakladık, her ikisi de oldukça iyi, gerek odalar gerekse genel alanlar temiz. Kahvaltıları çok güzel ve çeşit bol.
Johannesburg Hard Rock Cafe Bon JoviGuns & Roses
Planesberg Ulusal Parkı , Safari ve Bakubung: Seyahatimizin açık ara en güzel ayağı, Afrika’da birçok güzellik deneyimlememize rağmen baştan sona gezinin bizim için başrol oyuncusu. Safarimizi, Johannesburg’dan yaklaşık 170 km uzaklıkta bulunan Planesberg Ulusal Parkında yaptık ve Planesberg ulusal parkı içindeki Bakubung Legacy Hotel & Resort de konakladık. Lodge’lar inanılmaz güzel, parkın içinde, yemyeşil doğası, havası ile başka bir dünya. Odalar temiz ve konforlu. Akşam yemeğini ulusal parkta, tellerle çevrili alanda açık büfe olarak, yöresel müzik ve danslar eşliğinde alıyorsunuz, menüde bölgeye has yemekler var ve oldukça lezzetli. Kudu ve sığır eti, balık, malay usulü tavuk, zeytinyağlılar, yöreye has salatalar, turşular, meyve ve tatlı çeşitleri menüden aklımızda kalanlar. Otelin kahvaltısı da kesinlikle 10 numara, tabiatın içinde keyfine doyum olmuyor. En kötü tarafı bir gece kalmış olmamız, keşke daha uzun kalabilseydik.
Bakubung Legacy Resort
Planesberg Safari : Sabah 05.30 da otelden kalkan korunaklı jiplerle safari başlıyor. Biri sabah erken saatte diğeri aksam üzeri olmak üzere günde 2 safari yapılıyor. Safari 3 saat sürüyor. Park 550 km karelik bir alanı kapsıyor ama safari sadece belli bir rota üzerinde yapılıyor. Sabah erken ve gece geç saatte yapılmalarının sebebi buradaki hayvanları avlanma nedeni ile gece ayakta olmaları ve görünebilme olasılıklarının artması. Üzerinize ceket ve bere almanızda fayda var ve de sinek ilacı. Gelirken dürbün getirirseniz çok daha iyi gözlem yapabilirsiniz. Başarılı bir safari big 5 olarak adlandırılan aslan, leopar, gergedan, fil ve bizon gibi hayvanların hepsini ya da çoğunu görebilmekle ifade ediliyor. Hepsini ya da çoğunu göreceğinizin garantisi yok. Şoförler deneyimli, nerelere bakmaları, hangi sapaklara girmeleri gerektiğini biliyor olsa da yine başarılı bir safari şansınıza kalmış. Araçtan çıkmak yasak, kendi aracınızla da safari yapabiliyorsunuz ayrıca uçan balonla gezmek de mümkün. Şansımıza büyük beşten aslan, gergedan ve fil, diğer türlerden su aygırı, zebra, geyik, zürafa, kudu (güney afrikaya özgü antilop), çakal ve coyote (kır kurdu) ile birçok kuş türünü görebildik hatta aslanların avına ve beslenmelerine şahit olduk. Bu yönüyle başarılı bir safari yaşadığımızı söyleyebilirim, bu hayvanları doğal ortamlarında görmek inanılmaz heyecan verici. Safari esnasında leopar görme olasılığınız hiç yok denemese de leoparların yaşadığı bölge farklı, yapılan safarinin rotası aslan bölgesinden geçtiği için leopar görebilme şansı düşük.
Planesberg National Park Safari alanı
Johannesburg Aslan Parkı (Lion & Safari Park): Johannesburg şehrine 30 km uzaklıktaki park korunaklı araçlarla geziliyor. Tur yaklaşık bir saat. Rehber gezi süresince buradaki yaşam hakkında bilgi vermekte. Dilerseniz kendi aracınızla da parkı gezebiliyorsunuz ama araçtan dışarı çıkmanız, pencereleri açık bırakmanız, hayvanlara yaklaşmanız güvenlik nedeniyle yasak, yasağı delmeye kalkarsanız da sorumluluk size ait. 2015 yılında kendi araçları ile parkı gezen çiftin açık olan camından dişi bir aslan atlıyor ve kadın turiste saldırıyor. Kadın kurtulamazken eşini yaralı olarak kurtarıyorlar. Geziniz sırasında aslanlar, çitalar, yabani köpekler ve zürafalar görebileceğiniz türler arasında. Oldukça keyifli geçen bir gezi. Plannesberg Ulusal Parkında safari yapacak olsanız da safariniz esnasında aslan, zebra, Afrika köpeği, çita gibi hayvanları görememe olasılığı nedeniyle bu parka da gitmeniz tavsiye olunur. Parkta market, alışveriş merkezi ve wc bulunmakta.
Lion and Safari ParkJohannesburg aslan parkıJohannesburg Lion & Safari Park
Lesedi Kültür Köyü: Lesedi aslında anime bir köy. Afrika yerlilerinden Zulu, ,Xhosa, Basotho ve Pedi gibi kabilelerinin yaşamlarının sergilendiği bölge. Geziniz sırasında rehber, kabilelerin yaşamı, dili, töreleri ve ritüelleri hakkında bilgi veriyor. Sonrasında yerel dansları izleyeceğiniz gösteri alanına geçiyorsunuz. Köyde ayrıca makul fiyatlı hediyelik eşya satın alabileceğiniz pazar yeri bulunuyor, kredi kartı geçmekte. Anime bir köy olsa da çok keyifli bir yer ya da biz çok sevdik. Lesedi köyünde orijinal yerli yaşam yok ancak ülkede anlatıldığı şekilde yaşayan kabileler mevcutmuş.
Lesedi Cultural VillageLesedi Kültür Köyü
Johannesburg Sun City Resort : Johannesburg’dan yaklaşık 2 saatlik mesafede bulunan Sun City aslında oteller, kumarhaneler, restoranlar ve alışveriş merkezinden oluşan bir eğlence merkezi ve tatil bölgesi. Komplekste 4 otel var. Burası bir şehir değil etrafı çevrili bir tatil beldesi. Otellerin kendi havuzları ayrıca otellerde kalan misafirlerin ücretsiz kullanabildiği dalga havuzu bulunmakta. Dışarıdan gelen misafirler dalga havuzuna ücret ödeyerek girebiliyor. Daha önceleri otellerle dalga havuzu, restoran ve alışveriş merkezi arasında finiküler sistem varmış ama artık shuttlarla ulaşım sağlanıyor. Aslında tam bir Afrika tatil köyü, bizim gruptan başka beyaz neredeyse görmedik. Gittiğimizdeki ilk izlenimimiz harika bir yer şeklinde oldu, sonra hazırlanıp dalga havuzuna geçtiğimizde hayal kırıklığı yaşadık, nedense hijyenik gelmedi, sezon henüz başlamasına ve çok kalabalık olmamasına rağmen etraf da çok temiz değildi, yoğun sezonunu düşünemiyoruz bile. Dalga havuzunda kaydıraklar var, plajı yapay kum ve şezlonglar bulunmakta. Yapay havuzun girişi otel müşterilerine ücretsiz, check in esnasında resepsiyonda giriş fişleri veriliyor. Bu havuzdan verim alamayınca kaldığımız otelin havuzuna gidelim dedik ama orada da durum aynı, Türkiye’de düşük bütçeli, hijyeni fazlaca takmayan işletmeleri hatırlattı bize ve sadece güneşlenmekle yetindik. Buraya gelen bazı misafirler ayılıp bayılıyormuş ama kısaca bizi etkileyemedi. Neyse ki sadece bir gece kaldık. Havuzları bizi açmasa da tesisin yeme olanakları fazla. Sun City göl kenarında kurulmuş, akşam yemek öncesi kaldığımız otelden göle doğru yürüyüş yaptık, çevre gerçekten çok güzel, huzur verici ama karşımıza çıkan babun nedeniyle huzurumuz kaçtı, korkudan tırıs tırıs kalabalığın olduğu bölgeye gitmek zorunda kaldık. Babunlar saldırgan olabiliyor özellikle de elinizde yiyecek bir şeyler varsa, gelirseniz siz siz olun yiyecekle dolaşmayın, odanızın kapı ve pencerelerini kapalı tutun. Tesis Plannesberg Milli Parkı sınırında olduğu için çevrede sıklıkla babunlarla karşılaşılması mümkün. Akşam yemeğini tesis bünyesindeki Legends Restorantta aldık. Buranın en iyi restoranı imiş, daha ziyade et ürünleri bulunuyor. Canlı müzik var ve hoş vakit geçiriliyor. Kumarla aramız olmadığı için yemek sonrası Hard Rock Cafe’de oturmayı tercih ettik. Buradaki şubenin daha başarılı olduğunu söylenebilir. Sun City’e gelirken yolda onlarca teneke ve kibrit kutusu büyüklüğündeki evlerinin olduğu langa yerleşimlerinden geçiyorsunuz. Gözlenen yaşam içler acısı. Yolda birçok speed bump var, bunlar yönetim tarafından yapılmamış hatta yetkiler kaldırıyor burada yaşayan halk yeniden yapıyormuş. Amaçları ise gece buradan geçen araçların süratini düşürerek yavaşlamalarını ve soyulmalarının kolay hale getirmekmiş.
Johannesburg Sun City ResortSun City yapay dalga havuzu
Pretoriagezilecek yerler
Johannesburg’dan yaklaşık 60, havaalanından ise 50 km uzaklıktaki, ülkenin yönetsel başkenti olan Pretoria gezisini yaptık. Hakkında çok da bir şey yazamayacağım, geçerken uğradık sadece tadında bir gezi oldu. Gezimiz güvenlik nedeniyle daha ziyade araçla tur şeklinde gerçekleşti, zaten insan inmek de istemiyor. Güvenli olmamasının nedeni sadece beyazlara duyulan antipati değil aynı zamanda genel olarak turistlerin hırsızlığa uğramaları, rahatsızlık verilmesi gibi sebepler yoksa gündüz gözüyle saldırıya uğramanız ya da cinayete kurban gitme olasılığı değil. Girilmemesi gereken mahallelere girmemek, gece yürümemek gibi hususlara burada da azami dikkat edilmesi gerekiyor.
Şehre Andries Pretorius’un kendi adı verilmiş. Pretorius yanına Cape kolonisinden kovulan Voortrekker’leri (Hollanda kökenli, Afrikaan lehçesi kullanan halk) alarak onları Apies nehri kıyısına yerleştirmiş. Burada Zulu kabilesi ile girdikleri kanlı savaşta galip gelmesi nedeniyle kahraman ilan edilmiş. Bu nedenle nehir kanlı nehir olarak bilinmekte. Şehirde büyük bir üniversite bulunmakta. Pretoria’da Afrika’ya geldiğinizi sonuna kadar anlıyorsunuz, sokaklarda bir tek beyaz yok. Beyaz nüfus %9 civarında ve oldukça korunaklı, lüks, havuzlu çok güzel evlerde, mahallelerde yaşamakta. Şehirde çok fazla ziyaret noktası ya da yapılacak bir şey yok. Voortrekker Anıtı ve Union Buildings (Birlik Binaları) ve Church Square görülebilecek yerler arasında. Church Square şehrin en önemli meydanı, ortasında Güney Afrika Cumhuriyeti’nin kurulmasında önemli rol oynayan ve devlet başkanı olan Berlin kökenli Paul Kruger‘in heykeli yer alır. Voortrekker Anıtı, granitten yapılmış ve bir tepenin üzerine inşa edilmiş. Duvarlarında Voortrekker’lerin yerli halk ile yaptıkları savaşların kabartmaları canlandırılmış. Mola vererek ziyaret ettiğimiz tek yer Birlik binaları ve önündeki Nelson Mandela Anıtı oldu. Yarım çember şeklindeki binanın mimarisi oldukça güzel aynı zamanda Güney Afrika Devlet Başkanının ofisi de burada bulunmakta. Birlik Binalarının karşısında alanda bulunan 9 metrelik Nelson Mandela anıtı önünde mola verdik. Anıtın yakınında Güney Afrika’nın en eski kabilelerinden biri olduklarını ve dillerinin Afrika’da kullanılan ilk dil olduğu halde hükümet tarafından resmi olarak kabul edilmediği için 5 yıldır direniş yapan Khoisan kabile üyeleri bulunmakta. Kabile aynı zamanda eylem yaptıkları alanda kenevir de yetiştirmekte. Güney Afrika’da kenevirin evlerde şahsi kullanımı 2018 yılında serbest bırakılmış olmasına rağmen, Khoisan Kralı olduğu söylenen kabile lideri burada, başkanlık binası karşısında kenevir yetiştirdiği için 2022 yılında tutuklanmış. Ücret karşılığı fotoğraf çektiren bir üye bu ücretin direniş masraflarına kullanılmakta olduğunu belirtti ancak rehberimizin ricası üzerine de fotoğraf çektirmeye razı oldu.
Voortrekker AnıtıUnion Buidings ve önünde 9 metrelik Mandela AnıtıUnion Building yakınında eylem yapan Khoisan vatandaşı ve yetiştirdikleri kenevirler
Güney Afrika gezilecek yerler ile Cape Town gezilecek yazılarımızın linkleri aşağıdadır.
Eskiler “yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” derler ama mutfak da anlatılması ve tanıtılması gereken bir kültür elemanı, gezilerin olmazsa olmazı. Bildiğiniz gibi günümüzde artık sadece gurme geziler bile yapılmakta. Seçtiğim bazı tabakları yöresel adları ile tanıtacağım.
Malta’da ne yenir ?
Öncelikle Malta kesinlikle aç kalmayacağınız bir ülke. Tarih boyunca etkileşim halinde olduğu tüm kültürlerin izlerini taşıyor. Biraz Fransız, biraz İngiliz, biraz İtalyan, biraz İspanyol, biraz Arap diyebiliriz. Genel olarak tanımlarsak Akdeniz Mutfağı. Et ve deniz mahsulleri başrolde ve gerçekten de inanılmaz lezzetli.
Sicilya etkisi: Malta’da hemen hemen her restoranın menüsünde kolaylıkla lezzetli deniz mahsullüsünden veganına türlü türlü pizzalar, makarnalar ve risottolar bulmanız mümkün.
Deniz mahsulleri- Her türlü deniz mahsulüne ülke genelinde her yerde ulaşabilirsiniz. Bunlar arasında ahtapot, çeşitli balıklar, karides, midye, kalamar ve deniz kabuklularını sayabiliriz. Birgu şehrinde ve Marsaxlokk kasabasındaki sahil boyunca sıralanmış restoranlar bu konuda oldukça başarılı. Aljotta isimli balık çorbasını denemelisiniz.
Lampuki – Dolphinfish olarak da anılan balık, Ağustos-Aralık döneminde avlanmakta ve Malta mutfağının en popüler yemeklerinden biridir. Balıkçılar Luzzu adı verilen tekneleriyle palmiye yaprakları kullanılarak yapılan kannizzati isimli ağ yöntemiyle yakalıyorlarmış.
Lampuki
Stuffat tal-Qarnit-Ahtapot yahnisi. Malta’ya özgü denenmesi gereken lezzetlerden.
Stuffat tal-Qarnit
Bigilla– Baklaya benzer bir fasulye ile yapılan püre. Geleneksel bir yemek. Fasulye , zeytinyağı, tuz ve kırmızı biberden yapılan bir tür dip sos.
Tavşan Eti: Stuffat tal fenek adıyla restoranların menüsünde sunulan güveçte tavşan eti, gerçekten lezzetli. Tavşan eti Malta adalarında çok sevilen ve yaygın olarak tüketilen bir yemek.
Tavşan yahnisi
Arancini: Sicilya’nın içi peynir vb malzemelerle dolgulu kızarmış peynir toplarını her yerde bulabilirsiniz. Bir tür içli köfte. Özellikle gün içi atıştırmalık olarak tercih edilebilir.
Arancini
Pastizzi – Geleneksel bir Malta yiyeceği, milföy börek ama çok lezzetli. İçi ricotta peynir veya bezelye dolgulu. Çok büyük değil, bir oturuşta 3 tane falan rahat gider:)))) Eminim adada birçok yerde gayet başarılı yapıyorlardır ama gezi planınızda Mdina ve Rabat olacağını düşündüğümüz için aşağıda mekan tavsiyeleri verdiğimiz yerde yemenizi özellikle tavsiye ederim.
Maltese Pastizzi-Crystal Palaca/RabatQaghaq tal Ghasel – Ballı halkalarZwitt Cravings Cafe–İspanya’nın Churros’u gayet başarılı bir şekilde Malta mutfağında da yer almakta. Hatta orada yediğimden daha güzelZwitt Cravings Cafe-Mqaret (Hurma dolgulu çörek)
Sliema sahilinde karavanda satılan dondurma, Bahsetmeden geçemeyeceğim çünkü dondurması bizi bizden aldı, bu kadar mı lezzetli olur. Oradayken her fırsatta yedik.
Kannoli Tal-Irkotta-Altta Malta Kanolisi ve üstte bizim baklava:)))
Kaktüs meyvesi- Sadece Malta’da değil ülkemiz dahil tüm Akdeniz ülkelerinde görebileceğiniz bu meyveyi gerçekten çok severim. Malta’da da yolların kenarlarında da görünce dayanamayıp dalından kopardım ve inanılmaz lezzetliydi. Denememiş olanlar dikenlerinden dolayı koparırken ve keserken dikkatli olmalı:)))
Bajtra Likörü-Malta’ya özgü likör, yukarıda resmi bulunan da kaktüs meyvesinden yapılmış olanı, içimi güzel
Kinnie: Bölgeye has acı portakaldan yapılan bir içecek
Cisk: Malta’ya özgü bira
Malta adası mekan önerileri
Gululu Restoran: Bizim de giderek deneyimlediğimiz Gululu, yerel yemekleri en lezzetli haliyle tadabileceğiniz bir restoran. Yemekleri kadar konumu ve manzarası da çok güzel. Kışın gittiğimiz için rez. yapmadan rahatlıkla yer bulduk ki yine de hatırı sayılır kalabalıktı. Yüksek sezonda çat kapı yer bulma şansınız olmayabilir. Özellikle de denemek isterseniz tavşan etini burada yemenizi tavsiye ederim. Adres: Gululu Restoran, Spinola Bay, St.Julian’s
Gululu Kcina
Barracuda Restoran – Lokasyonu ve manzarası çok güzel bir restorant, mümkünse deniz kenarındaki balkonda oturmanızı tavsiye ederim. Menü ağırlıklı olarak Akdeniz mutfağı ve deniz mahsulleri. Deniz mahsullü paellası ve salatası başarılıydı. Adres. St.Julians Bay, ana cadde üzerinde.
Barracuda restoran
Hard Rock Cafe: Hamburgerleri başarılıydı, ortam da hareketli ve keyifli. St.Julian’s bölgesindeki restoranın kalıcı olarak kapandığını öğrendim.
Wagamama: Servisi yavaş, arada unutulabilirsiniz. Yediğimiz en iyi suchi ve noodle diyemeyeceğiz ama canınız suchi isterse yenebilir düzeyde. St. Julian’s bölgesi
Zwitt Cravings Cafe- St. Julian’s’tan Sliema’ya doğru yürürken keşiflediğimiz, yolun sağ tarafında küçücük bir tatlıcı/fırın. Baktığınızda çok şey vaadetmiyor ama lezzetler çok iyi. İçeride birkaç masa var, üretim taze taze dükkanın içinde yapılıyor. Giderseniz yolda dikkatli olmak lazım çünkü dışarıdan çok fark edilmiyor. Adaya özgü hurma dolgulu imqaret ve İspanya’nın churros’u burada tattığımız lezzetler. Kaldığımız yere yakın olmasından dolayı tarafımızca sıklıkla ziyaret edilmiştir. Ayrıca donatlar, waffles’lar ve diğerleri. Adresi270, Tower Road, Sliema, Island of Malta
Zwitt Cravings Cafe
Crystal Palace Pastizzi : Küçücük bir fırın, içeride birkaç masa, ileri yaştaki lokal erkek müşterilerin oturup çay/kahve içtiği, sanki kahvehane gibi bir yer. Dışarıda da birkaç masası var. Ürünler çok lezzetli. Lezzetin anlatılarak aktarılması zor gerçekten ama bizi iki kez Rabat’a getirmeyi başardı desek belki daha iyi anlatmış oluruz. Özellikle pastizzi çok lezzetli. Rabat’ta otobüs duraklarına yakın, çok merkezi konumda. Yolunuz düşerse mutlaka denemelisiniz. Tanesi 0.60 Euro.
Crystal Palace – fırının içinden görünüm
Malta gezilecek yerler ve Gozo, Comino adaları gezilecek yerler yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Gozo Adası: Malta’ya gelmişken Gozo’yu görmeden dönmek olmaz, gezi eksik kalır. Bu adaya da geliş-gezme derken bir tam gününüzü ayırabilirsiniz. Gozo, Malta’nın ikinci büyük adası. Adalar arasında karayolu geçişi yok, feribotla gidiliyor. Aracınızla gitmek isterseniz feribota aracınızla da binebilirsiniz. Malta adasından Gozo adasına gitmek için Cirkewwa limanına gitmeniz gerek. Feribot yaklaşık 5 Euro ama ödemeyi dönüşte Gozo’da yapıyorsunuz. Gozo’dan uzaklığı 5.5 km ve feribot yolculuğu yaklaşık 30 dakika sürüyor. 45 dakikada bir feribot var. En önemli yerleşim yeri Victoria’dır. (Eskiden buraya da Rabat denilmekteymiş) Adaya tam bir günümüzü ayırdık. Kaldığımız yer olan St. Julians’tan 222 nolu otobüsle Cirkewwa limanına gelmek yaklaşık 1 saatli sürüyor, adaya geçiş, gezmek, dönüş yolu vs. rahatlıkla bir gün alıyor. Her yarım saatte bir otobüs var, feribot saatlerine göre gezinizi planlayabilirsiniz. Malta adasındaki Sliema’dan günü birlik tekne turu alarak da gelebilirsiniz, hatta daha keyifli ve iyi olabilir. Gozo adası daha az turistik, otel sayısı fazla değil ve çok daha sakin bir ada. Gozo’ya gidilmeli mi, evet buralara gelmişken mutlaka gidilmeli.
Feribottan indiğiniz yer Gozo adasının liman şehri Mgrar. Limandan kalkan otobüsler başkent Victoria şehrine gider. Ayrıca limanda kafe, postane, banka ve restoranlar bulunur. Otobüse bindikten sonra da çevredeki manzaranın keyfini çıkararak yolculuğunuzu yapın deriz.
Gozo adasının başkentineVictoria adı İngilizler tarafından 1897 yılında, kraliçenin tahta çıkışının, 25. yılı şerefine verilmiştir ancak ada halkı eski adı olan Rabat’ı kullanır. Şehirde el sanatları ürünlerin satıldığı dükkanlar, antikacılar, çeşitli kafe ve restoranlar var. Misrah It-Tokk meydanında gündüzleri pazar kuruluyor.
Victoria ve Citadella– Şehrin görsel açıdan en etkileyici yeri Citadella, yani hisar var. Mdina’yı andırıyor ancak daha küçük ve biraz tırmanmayı gerektirdiği için ulaşması meşakkatli. Hisardaki en ihtişamlı binalardan biri Meryem Ana Katedrali. İçinde ayrıca Arkeoloji Müzesi, eski bir hapishane ve Doğa Tarihi Müzesi bulunuyor.
Victoria Citadella
Ta’ Pinu Bazilikası-Manzarası gerçekten çok güzel, Victoria’dan Djerwe’ya giderken anayol üzerindedir. Biz içine giremedik ama muthiş güzelliğini dışarıdan da olsa görebildik. 16. yy tarihli ilk şapelin yerine 1920’lerde yapılmıştır. Buraya ait bir de hikaye var. Hikayeye göre 1883 yılında burada yaşayan Carmen Grima adlı bir kadın şapelde yalnızken bir ses duyuyor ve ses ona dua etmesi gerektiğini söylediğini söylüyor. Birkaç yıl sonra bunu bir arkadaşıyla paylaştığında arkadaşı da o şapelde benzer bir şey yaşadığını söylüyor. Birlikte arkadaşının hasta annesi için dua ederler ve kadın mucizevi bir şekilde iyileşir. Bunu duyan başka insanlar da dua etmek için buraya gelmeye başlarlar ve burası ihtiyaca yetmez olur. 1920 yılında daha büyük bir kilise yapılmasına karar verilir.
Ta’Pinu yoldan görünüşü
Ggantija: Victoria şehrinde, bir tepe üzerine bulunmaktadır. Neolitik çağda bölgenin tapınak alanıdır. Malta’da ortaya çıkarılmış, dört büyük tapınak kompleksinden en eskisi olan Ggantija dev kadın anlamına gelmekte. Tapınaktaki dev taşların MÖ.3500 yıllarında dev bir kadın tarafından yerleştirildiğine inanılıyor. Bölgede 1820 yıllarında yapılan kazılarda çeşitli heykel ve çömlekler bulunmuş. Tapınakların, ortak avlusu, toplu ibadet için tasarlanmıştır. Saat 10.00-17.00 arası ziyarete açıktır.
Gjantija Tapınakları
Gozo AdasıDwejra Koyu – Azure Window– Inner Sea: Victoria şehrinden sahile giden yolun sonu. Gozo hatta Malta adası genelinde en bilindik yerlerden biri ancak aşağıdaki bu manzara artık resimlerde kaldı. Bir fırtına ile kemeri yıkıldıktan sonra bu görünüm kalmadı. Burası ayrıca Game of Thrones’da Khaleesi ve Khal Drogo’nun evlendiği sahnenin çekildiği nokta. Sakın ola bu taş yıkıldı görmesek de olur demeyin inanın çok güzel. Buranın hemen yanında, Inland Sea (İç deniz) olarak anılan ve kayalık yamaçtaki gizli bir yarıktan akıp gelen deniz sularının doldurduğu bir krater var.
DwejraAzur Window-Fırtınadan sonra kalan görünümInland Sea
Comino& CominottoAdaları ve Blue Lagoon. Görmeyi çok isteyip gidemediğimiz, inşallah bir dahaki sefere dediğimiz minik ada Comino ve bu adada yeryüzündeki en güzel plajlardan biri olarak kabul edilen Blue Lagoon. Cominotto ise Comino adasına 100 metre mesafedeki küçük adacık, üzerinde yaşam yok. Comino adasında ise 3 kişi yaşamaktaymış. İki plajı var ve yaz aylarında çok kalabalık olduğu için yer bulmak hiç de kolay olmasa gerek. Adanın yüzölçümü 3.5 kilometrekare. Malta’da Cirkewwa’dan kalkan teknelerle ulaşım sağlanmakta, Gozo adasından ise Mgarr’dan teknelerle ulaşıyorsunuz. Sliema’dan deniz yolu ile Gozo ve Comino adalarına turlar düzenlenmekte. Comino adası ve Comino mağaraları turu 25 Euro. Sabah 10 gibi tekne kalkıyor, ilk önce Gozo adasına sonra Comino adasına uğrayıp inenleri bırakıyor. Yolculuk 1 saat sürüyor. Yanınıza ihtiyacınız için su ve atıştırmalık bir şeyler almanız iyi olabilir. Çünkü yemek büfelerinin ihtiyaca yetmediği ve kuyruklar oluşabildiğini okudum. Erken gidip iyi yerden şezlong kapmaya çalışmak iyi olur bir de hafta arası gitmek. Şezlong ücretli. Yüksek sezonda gitmek ne kadar keyif verir bilemem ama buralara geçmişken ne olursa olsun görülmeli sanki. Aşağıda boşken çekilmiş olan resimler görülecek güzelliği çok güzel anlatıyor.
Malta Adası gezilecek yerler ve malta yeme içme hakkındaki yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Malta Adası gezisi bu adaya yaptığımız ikinci gezi. İlkinde sadece 1.5 gün geçirebildiğimiz için tamamlanmamış bir hikaye olarak kaldı. O zaman çok beğendiğim ve mutlaka tekrar gelmeliyim dediğim Akdeniz’in bu güzel adası, o zaman ki hüviyetinden biraz kaybetmiş olsa da bizi yeterince büyüledi, kendine hayran bırakmayı başardı. Malta küçük adalar topluluğu olmasına rağmen yüzölçümü ile kıyaslanmayacak kadar önemli sanat ve tarih öncesi mimariye ev sahipliği yapmakta, her yeriyle dolu dolu, gündüzüyle de gecesiyle de ayrı güzel bir ülke. Çirkin betonlaşmadan yavaş yavaş nasibini alsa da, ilk seyahatimizde hoplaya zıplaya gezdiğimiz nostaljik otobüslerini göremesek de gönlümüzdeki yerinden hiç bir şey kaybetmedi. Gerçi böylesine kalabalık kışın dahi yüzlerce turist çeken bir ülkede klimalı ve konforlu otobüslerin olması elbette şart ama gözlerimiz eski otobüsleri en azından sembolik olarak görebilmeyi isterdi. Malta adaları sadece güneşi, denizi ve güzel plajları ile değil, harika doğal dokusu ve tarihi güzellikleri ile de gönülleri fethetmeyi kolaylıkla başaran bir ada ülkesi.
Malta adası nerede : Malta Adaları Akdeniz’de Sicilya, Tunus ve Libra’ya komşu durumda. Malta, Gozo ve Comino adında 3 adadan oluşan bir takımada devleti. Resmi olarak iki dili birden kabul eden az sayıdaki ülkeden biri olan Malta’da halk Maltaca (Maltese) ve İngilizce dillerini konuşmakta. Adaların en büyüğü Malta Adası, başkenti de Valletta’dır. Adını Osmanlı saldırılarını püskürten Malta şovalyesi Jean De Valetta’dan almaktadır. Türkiye’ye oldukça yakın olan Malta’ya yolculuk direk uçuşla 2.5 saat sürmektedir.
1800’lerin başında Malta’yı Fransız hakimiyetinden kurtarmaya gelen Birleşik Krallık adaya egemen olmuştur. Bu egemenlik 1964 yılına kadar sürmüş, 21 Eylül 1964 yılında Malta bağımsızlığını ilan etmiştir. Arkeologların Malta’nın güneyindeki Ghar Dalam mağarasında geyik, hipopotam ve fil kalıntılarından bulması, adada yaşamın cilalı taş devrine kadar uzandığına işaret eder.
Vize gerekli mi: Schengen vizesi gereklidir.
Para birimi nedir ve pahalı bir ülke mi: Para birimi Euro olup çok pahalı ülkeler sınıfında olmasa da Euro’daki artış nedeniyle fiyatlar yüksek gelebilir.
Malta Adası kaç günde gezilir : Gezimizi 5 gece 6 gün olarak planlamıştık. Gitmeden önce de “kış vakti acaba sıkılır mıyız” diye endişe etmemize rağmen oldukça dolu dolu geçen bir gezi oldu. Comino adasındaki Blue Lagoon dışında hemen hemen listemizdeki tüm noktaları ziyaret ettik diyebiliriz. Comino adasında olay zaten deniz ama giremesek de Blue Lagoon’un turkuaz yeşili manzarasını görebilmeyi çok isterdik. Siz kalacağınız süreyi ve gezmek istediğiniz yerleri belirleyip gezinizi buna göre kısaltıp, uzatabilirsiniz. Ama Malta adası bizce en az 4 gün gezmeyi hak eden bir yer. Gezebildiğimiz yerleri yorumlarımızı katarak, gezemediklerimizi ise yorumsuz olarak sizler için derledik ki siz de kendi rotanızı zamanınıza ve önceliklerinize göre rahatça planlayabilin.
Malta’ya ne zaman gitmeli : 4 mevsim gidilebilir, yazın giderseniz güzel plajlarında deniz keyfi yapabilirsiniz. İkinci gidişimizde Ocak sonu olmasına rağmen, hava genellikle güneşli ve ılıktı sadece zaman zaman kısa süreli hafif yağmur geçişlerine denk geldik. Onun dışında çok kalın olmayan mont vb bir kıyafet işinizi görecektir.
Havaalanı-şehir ulaşım: Havaalanında indikten sonra gümrüğü geçtiğinizde ister gişeden isterseniz bankomattan otobüs bileti alabileceğiniz Malta Public Transport gişelerini görüyorsunuz. Buradan biletinizi ya da gezinizin durumuna uygun çoklu bilet Talinnja Card’ı temin edebilirsiniz. Havaalanı çıkışından şehre otobüsler kalkmakta. Tabii ki taksi tutup araç da kiralayabilirsiniz. Aşağıda havaalanından kalkan otobüslerin numaraları ve hangi şehirlere gittiğini gösteren havaalanı otobüs servisinin internet adresini bulacaksınız. Biz X2 numaralı otobüsle San Giljan’a (St.Julian’s) giderek otelimize ulaştık. Bu arada adada trafik sistemi İngiliz sistemi yani sağdan o nedenle araç beklerken beklediğiniz durağa dikkat edin ve yanlış tarafta beklemeyin:)))
Şehir hatları genelde 05.30-23.30 arası çalışmakta. Önünde X ile başlayan hatlar ekspres otobüslerdir, ya havaalanı ya da uzak noktalara yolcu taşır. Şehir hatlarında ödemenizi otobüste yapabilirsiniz. Şayet Talinnja kart almadıysanız ve bindikçe ödeme yaparım diyorsanız ödeme yaptıktan sonra şoförün size verdiği fişi atmayın. Fiş tek kullanımlık ancak aldıktan sonra 2 saat geçerli, bu süre içinde başka otobüse binerseniz ücret ödemiyorsunuz. Önünde N ile başlayan otobüsler de gece çalışan otobüslerdir. Kışın otobüs 1.5 euro, yazın 2 Euro’dur. Malta’nın merkez otobüs terminali Valetta’dadır. Aşağıda şehir hatlarının internet adresi bulunmaktadır. Bunun dışında şehirde taksi hizmetleri de gelişmiş durumdadır ancak ücreti düşük sayılmaz.
Malta Adası Gezilecek yerler :
St. Julians ve Sliema (Paceville)
Valetta Şehri
3 Cities
Marsaxlokk
Mdina
Rabat Şehri, St. Paul’s Catacombs
Dingli Cliffs
Blue Grotto
Popeye Village
Hypogeum of Hal-Saflieni
Tarxien Temple
Ghar Dalam
Gozo Adası
Comino Adası-Blue Lagoon
Malta Konaklama : St. Julians bölgesinde Holiday Inn Express hotelde konakladık ve çok memnun kaldık. Personeli güler yüzlü ve yardımsever. Her türlü sorunuzda sıkılmadan yardımcı oluyorlar. Yeri oldukça merkezi, gece hayatına birkaç adım. Otobüs durakları da son derece yakın. Yazın geldiyseniz St. George’s Bay plajına sadece 120 metreyakınında. Ayrıca kahvaltısı da oldukça güzel ve yanınıza take away bir şeyler alabilmeniz için gerekli paket vs bulunmakta. Bunun dışında bölgede çeşitli bütçelerde alternatifler de bulunmakta.
1.Gün: Otele varış, çevre gezisi, St.Julian’s bölgesi ve Sliema’yı keşif. Şansımıza bizi Malta’da güneşli ve sıcak bir hava karşılayarak bol bol yürüyerek keşifleme imkanı sağladı.
St. Julian’s ya da Maltaca San Giljan : Burası adanın Paceville olarak bilinen, oteller, gece klüpleri ve çeşitli cafe-restoranlar bulacağınız turistik işletmeleri ile tanınmakta. Adanın gece hayatı ve eğlencenin merkezi diyebiliriz. Akşamları oldukça hareketli. Gece dışarı çıkmak istediğinizde çok fazla seçenek sunmakta. Bu bölgede Spinola Körfezi, Marina Portomaso, St.George’s Bay plajı bulunmakta. Malta İngiltere’den sonra İngilizce öğrenmek için gidilebilecek ikinci ülke ve Paceville bölgesinde çok sayıda dil okuluna ev sahipliği yapmakta. Spinola Bay körfezi yürüyüş yapmak ve deniz kenarında bir şeyler içmek için de oldukça elverişli.
Spinola Bay-St.Julian’s
Biz de elimize kahvemizi alıp Spinola Bay körfezi boyunca yürüyerek Sliema’ya ulaştık. Sliema bu bölgedeki bir yerleşim merkezi. Yol boyunca güzel konutlar var. Sliema’da kalabileceğiniz oteller vb herşey mevcut. Kalmak için bu semti de rahatlıkla seçebilirsiniz. Hatta St. Julians kalabalık ve gürültülü, özellikle gece hayatının yoğun olduğu caddelerde gürültü sabahın erken saatlerine kadar sürüyor. Bu eğlencenin içinde olmak istemez, dinlenmek ve rahat bir uyku çekmek isterseniz Sliema kalmak için daha uygun bir alternatif olabilir. Gideceğinizde otelinizin konumu ve hakkındaki yorumlarını mutlaka okuyun derim. Malta gezimiz sezon indirimine denk geldiği için alışveriş yapma imkanımız da oldu. Malta’da sezon sonlarında özellikle serisi biten, tek kalan ürünler gerçekten çok ucuz denebilecek kadar indirime giriyor. Bu durum alışveriş yapma isteğini tetikliyor haliyle. Daha ilk günden kendimize bir yığın şey alıp otele eli kolu dolu geri döndük sanki shopping turuna çıkmışız gibi. Sliema’daki The Point Shopping Center küçük sayılabilecek bir AVM. Alisveriş merkezinin hemen önündeki meydan Piazza Tigne (Tigne meydani) ve meydanin etrafinda sağlı sollu hediyelik eşya satan dükkanlar, güzel restoranlar mevcut.
Malta Adası Sliema
2. Gün: Valetta– 3 Cities– Marsaxlokk
Malta Valetta : St.Julian’s dan Valetta’ya sıklıkla otobüs var .Valetta ülkenin başkenti. Her şeyin merkezi. Bizim gibi St.Julian’da ya da Sliema’da konaklıyorsanız Sliema’dan feribotla Valetta’ya geçmek te mümkün. Valetta yüzyıllar boyu liman kenti olarak kullanılmış, şehre vardığınızda sizi surlar karşılıyor. Küçük bir köprüden geçerek şehre giriş yapıyorsunuz. Sağ tarafınızda kalan antik tiyatro 2. Dünya savaşında yıkılmış, kalanların üzerinde şu anda konser salonu var. Giriş yaptığınız noktadan sonra Republic Caddesine geçiyorsunuz. Republic caddesine paralel trafiğe kapalı Merchant Caddesi bulunmakta. Bu iki cadde alışveriş merkezi, hediyelik eşya satan dükkanlar, marka mağazalar, cafelerle dolu. Pazar günleri alışveriş merkezleri dışında mağazaların hepsi kapalı. İnişli çıkışlı daracık sokaklarının her yeri fotoğraflık. Tarihi yapılar insanı kendine hayran bırakıyor. Huzurlu ama oldukça dinamik bir yer Malta.
Valetta giriş
Grand Master’s Palace: Malta’yı 1530’dan 1798’e kadar yöneten St. John Tarikatının Büyük Üstadı’nın sarayı olarak 16. ve 18. yüzyıllar arasında inşa edilmiş.
Malta Ulusal Kutuphanesi’nin onunde Kralice Victoria heykeli
St. John Katedrali-St John’s Co-Cathedral : Daha önce çok sayıda katedral gezdiğinizi düşünerek girmek istemeyebilirsiniz ama mutlaka ve mutlaka gezin derim. Dışı güzel olmakla beraber abartısız ve sakin. İki çan kulesi ile çevrili oldukça sade bir yapı. Gösterişten uzaktır. Bunun sebebi olarak da adaya gelenlerin sahip olunan zenginliği görmelerini istememeleri olarak açıklanmaktadır. Ancak katedralin içi oldukça görkemli. Altın varak kaplı duvarlar göz kamaştırıcı. İçeride Caravaccio’ya ait eserler bulunmakta. Giriş ücreti 10 Euro, biletinizle birlikte verilen kulaklıkla rahatlıkla gezinizi yapabilirsiniz.
St. John Katedralinin abartıdan uzak dış görünümüSt. John Katedralioldukça gösterişli harika iç mekan
Fort St. Elmo Kalesi ve Savaş Müzesi: Osman donanmasının top ateşine tutarak 1565’de zapettiği kale. Bu kaleyi ele geçirmişler ama karşısındaki Birgu kalesini ele geçirememişler. İzleyenler tanıyacak, Gece yarısı Ekspresi filmindeki hapishane bölümlerinin çekildiği kaledir kendisi. 09.00-18.00 saatleri arası ziyarete açık
Fort St. Elmo
Victoria Gate: İngilizler tarafından Kraliçe Viktorya’ya ithafen yapılmış olan şehrin giriş kapısı. 1885 de Emanuele Luigi Galizia tarafından yapılmış görkemli bir kapı.
Upper Barrack Gardens –Lower Barrack Gardens (Yukarı ve Aşağı Barraka Bahçeleri)- Valetta’nın en meşhur yeri diyebiliriz. 1661’de yapılmış. Manzarası ve peysajı harika, halka açık bir bahçe. Grand Harbour (büyük liman) manzaralı. Tam karşısında Birgu kasabası-3 cities görülür. Buradaki manzara gerçekten harika bir manzaradır desek hiç de abartmış olmayız. Güzel fotolar için gün batımında gelinmesi tavsiye olunur ancak bahçelerin alt katında her gün öğlen 12.00’de top atışı yapılıyor. Biz yakaladık siz de öğlene denk gelirseniz bu ritüeli kaçırmayın. Bahçenin yanından , deniz seviyesine inen bir asansör bulunuyor. Binmek isterseniz ücreti 1 euro. Republic Street Caddesi’nin sonunda Lower Barrakka Gardens‘a ulaşılır ve hemen yakınında Siege Bell War Memorial adlı savaş anıtı yer aliyor.
Upper Barraka Gardens ve yanındaki asansör- Bahçeler yukarıda görülen kemerlerin arkasında kalmaktaUpper Barraka GardensLower Barraka GardensValetta Upper Barraka Gardens’ tan arkamda harika Birgu manzarası (3 cities) Her gün saat 12’de top atışı yapılmaktaSiege Bell War Memorial
Malta Three Cities –Birgu, Senglea ve Bormla (ayrıca Vittoriosa, Isla ve Cospicua olarak da bilinmekte) Valetta’daki Upper Barraka Gardens’tan seyrine doyulamayan Birgu . Valetta’dan Birgu’ya otobüsle yaklaşık 15 dakikada ulaşırsınız. 3 Şehirden en eskisi Birgu. 16-17. yüyıllarda şovalyeler tarafından kurulmuş. Otobüs dışında buraya en güzel Upper Barraka Gardens’ın aşağısındaki iskeleden kalkan küçük vapurlarla gitmek. Ücreti 2.5 Euro ve nakit ödeniyor, yaklaşık 7-8 dakikada karşıya Birgu tarafına geçiyorsunuz. Bu eski kentler günümüzde tekrar popülerlik kazanmakta ve Malta’da gezilecek yerler listesinde üst sıralarda yer almakta. Buraya ayrıca Sliema kalkışlı feribot seferi ile de ulaşabilirsiniz.
Malta Marsaxlokk : Malta Adası’nı kuşatan Osmanlı donanmasının askerlerini ilk olarak karaya çıkarmış olduğu korunaklı bir koy. Valetta’dan 81 nuramaralı otobüsle trafik durumuna göre 20 dakikada ulaşılabiliyor. Otobüsle geldiyseniz ana durakta inin, kısa bir yürüyüşle sahile ulaşacaksınız. Dönmek için aynı yerden otobüse binmeniz gerekmekte. Marsaxlokk bir balıkçı kasabası ve buradaki balıkçı teknelerine hayran kalacaksınız. Birbirinin neredeyse aynı boyalı ve renklerdeki bölgeye özgün ahşap kayıkların şekilleri de biraz farklı. Sahilde yol boyunca kurulmuş küçük dükkan ve tezgahlardan oluşan Marsaxlokk Marketi göreceksiniz, bir tür açık pazar. Bunlarda balıktan hediyelik eşyaya kadar birçok şey bulunmakta. Sahildeki restoranlarda özellikle deniz mahsulleri yiyebilir, güzel manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Denizde demirli balıkçı kayıklarının manzarası gerçekten nefis. Teknelerin önünde buraya has göz motifi göreceksiniz. Bunlar için balıkçıları koruyan bir simge, bir tür nazar boncuğu diyebiliriz. Burada bundan fazla da yapacak bir şey yok. Gezi planınızı yaparken burada uzun uzadıya vakit harcamanızın çok gerekmediğini de aklınızda bulundurun.
MarsaxlokkLuzzu
3. Gün: – Malta Mdina ( Sessiz Şehir ) –Rabat– St. Paul’s CatacombsveDingli Cliffs
Mdina, Valetta’ya 13 km uzaklıkta tarihi bir kent. MÖ. 700’ler de Finikeliler tarafından kurulmuş. M.Ö. 218 yılında Roma İmparatorluğu’nun adayı ele geçirmesi ile Maleth adını almış. Yaklaşık üç yüz yetmiş sene Bizans İmparatorluğu hakimiyetinde kalmış. M.S. 870 yılında ise Kuzey Afrika’dan gelen Berberiler adayı ele geçirmiş. Mdina ismi Arapça bir kelime olan Medina’dan geliyor. Kuzey Afrikalı Araplar iki yüz sene boyunca adayı ellerinde tutmuş. Günümüzde konuşulan Maltaca dilinin temellerinin bu dönemde atılmış. Kökleri bakımından Arapça’ya çok benzemekte. Malta, M.S. 1090 yılında Normanların ve sonrasında Almanlar, Fransızlar ve İspanyolların idaresine tabi olmuş. 1565 tarihine kadar adaya başkent olmuş olan Mdina, St. John Şövalyelerinin başkenti Birgu şehri olarak değiştirmesiyle başkentlik görevini tamamlamış sonrasında ise gerilemeye başlamış. Terkedildikten sonra da Sessiz Şehir-The Silent City olarak anılmaya başlanmış.
Yüksek bir tepeye kurulmuş, denizden uzak, şehre araçla yaklaşırken ki ihtişamlı manzarası çok etkileyici. Game of Thrones dizisin de Kralın Şehri. Mdina ve Rabat içiçe. Surlar içinde kalan eski kent Mdina sur dışındaki yerleşim Rabat. Buraya Valetta’dan 50 numaralı otobüsle rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Mdina’da yeme/içme gibi nedenlerle mola vermeyecekseniz tamamını gezmeniz maksimum 1 saatinizi alır. Tarihi şehirde daracık sokakları gezerken, hele bir de bizim gibi kış sezonunda geldiyseniz gerçekten sessizlik ve huşu içinde dolaşma zevkine ulaşıyorsunuz. Mdina’da yaklaşık 300 kişi yaşıyor, kamu araçları dışında araç girmesi yasak. Şehri çevreleyen surlarda 8 yıl restorasyon yapılmış. Şehre giriş ve çıkışın sağlandığı iki önemli geçiş; Mdina ve Greeks kapıları. İçeride ayrıca müzeler de bulunmakta. Mdina National Museum of Natural History bunlarda biri. Biz gezmedik ama içinde doğal hayatı gösteren sergiler bulunmakta. Barok mimariye sahip ve giriş ücreti 5 Euro. Şehre girişte sol tarafta yer almakta. Mdina’da ayrıca St. Paul Katedrali ve St.Paul Müzesi’ni (St. Pawl Kilisesi) gezebilirsiniz. Müzenin girişi ücreti de 5 Euro. Katedral Havari Aziz Paul’e adanmış bir Roma Katolik katedralidir. 12. yüzyılda kurulmuştur. Döşemede Malta şovalyelerinin anlatıldığı karolar bulunmaktadır. Muhteşem vitray işçiliği görülmeye değer, mutlaka gezmelisiniz derim.
Barok tarzda inşa edilmiş olan Mdina Gate, Şehrin Ana Kapısı- Vilhelna Kapisiolarak da anılmaktaMdina sokaklarıMdina St. Paul Katedrali
Rabat : Genelde Valetta ve Mdina’nın gölgesinde kalsada kesinlikle gezilmesi gereken bir kasaba/yerleşim yeri Rabat.
Malta Katolik bir ülke dolayısıyla St. Paul Kilisesi oldukça önemli. Aziz Paul’ün, misyonerleriyle birlikte geçirdiği bir gemi kazasının ardından buraya sığındığı ve kilisenin altındaki yer altı mağarasında yaşamaya başladığı rivayet edilmekte. 17. yüzyıldan kalma etkileyici bir yapı olan St. Paul Kilisesi’nin barok tarzda güzel bir cephesi bulunmakta.
St. Paul’s Catacombs: Rabat’ta kesinlikle görmeye değer bir yer olan Catacombs’ları mutlaka görün derim. Roma geleneklerine göre ölüler şehir yakınlarında yeraltı mezar odaları yapılarak buralara gömülmekteydi. Rabat’taki bu yeraltı mezarları Malta’daki en büyük yeraltı mezarıdır. Rabat’ın biraz dışında kalan Dingli Kayalıkları deniz seviyesinden 250 metre yükseklikteki olup nefes kesici bir manzarası bulunmakta.
St. Paul’s Catacombs
Dingli Kayalıkları: Rabat’ın biraz dışında kalan Dingli Kayalıkları deniz seviyesinden 250 metre yükseklikteki olup nefes kesici bir manzarası bulunmakta. Rabat’tan otobüsle kısa sürede ulaşabiliyorsunuz. Burada biraz komik bir anımız da var. Mutlu mesut kayalıkları dolaştıktan, fotolarımızı çektikten sonra dönüş yoluna geçtik. Dönüş yolunda biraz yürüdükten sonra akşam olmaya ve hava serinlemeye başladığı için önümüze gelen bir durakta beklemeye artık otobüs/taksi ne bulursak binmeye karar verdik. Başladık beklemeye ama ne gelen var ne giden. Gerçekten çok tuhaf bir duraktı. Caddeden sadece özel araçlar geçiyordu o da çok sık değil. Ayrıca yaya da olsa gelen giden yoktu, biraz ıssız bir yerdi. Yaklaşık 30 dakika bekledikten sonra, hava da kararmaya başlamıştı, biraz umutsuzca bari karı-koca bir çift falan geçerse durduralım diye düşünüp çekingen çekingen araçlara el uzatmaya, kısaca otostop yapmaya çalıştık. Nafile, kimse durmuyor-gerçi ben de olsam durmam- bu iş böyle olmayacak biraz daha yürüyelim bari dedik ve yürümeye başladık. Yaklaşık 200 metre ilerleyip sola dönünce merkeze geldik. Meğer bir tık uzaklıkta bekler dururmuşuz. O saçma otobüs durağı bizi yanılttı. Muhtemelen çok seyrek araç geçen tenha bir sokakta boşu boşuna yarım saat beklemişiz üstelik medeniyete bir adım ötede. Neyse bu da böyle bir anıydı işte:)))
Malta Adası
4. Gün: Malta Blue Grotto ( Mavi Mağara ) Bu coğrafi oluşum karada yada denizde farketmez beni her zaman farklı heyecanlandırır. O nedenle de nerede denk gelsem daha önce benzerini gördüm demeden tekrar görmeye çalışırım. Malta’ya geldiyseniz şanslısınız, görmek isterseniz çok güzel bir grotto deneyimi yaşayabilirsiniz. Kuvvetle tavsiye edilir. Mavinin onlarca tonu, tam bir görsel şölen. Burası adanın güneyinde Qurendi şehrinin kıyıları ve büyüklü küçüklü birçok mağara var. Yaklaşık 30 dakika süren tekne turlarında 3 tane mağaraya giriliyor, gerçekten de çok güzel bir tur. Valletta’daki otobus terminalinden 71 numarali otobusle gelebilirsiniz. Yolculuk yarım saat sürüyor. İnmeniz gereken durak Wied Iz-Zurrieq (Blue Grotto). Tekne turu 8 Euro. Çevrede birçok kafe bulunmakta. Tekneler 8 kişilik, sıraya giriyorsunuz her 8 kişi de bir tekne kalkıyor. Elbette havanın elverişli olması gerek yoksa turlar yapılamıyor.
Malta Blue GrottoMalta Mavi Mağara
Yazımızda buradan sonra bahsi geçen ziyaret noktaları, kimini gerekli görmediğimiz kimini de zaman darlığı, hava şartları, ziyaret yerinin açık olmaması gibi nedenlerle tarafımızca gezilemedi. Ancak adada yapılabilecekler arasında olduğu için bütünlüğün bozulmaması adına bahsetmeden geçemeyeceğiz.Sizler açıklamalar ışığında listenize ekleyebilir/çıkarabilirsiniz.
Popeye village(Temel Reis Köyü) –Açıkçası biz tercihen gitmedik. Çocuklu ailelerin daha çok ilgisini çekebilir. Uzaktan görmekle yetindik. Mellieha şehrinde, 1980 de Robin Williams’ın başrolde olduğu “Popeye” adlı müzikal film için yapılmış bir film seti.
İnşaası 1979 yılında 7 aylık bir çalışma ile olmuş. Film sonrasında bir süre atıl kalmış, sonrasında eğlence parkına dönüştürülmüş. Girişi ücretli, yetişkin 6,5 euro. Burayı ücret ödemeden yukarıdan görebilir ve fotoğraf çekebilirsiniz. Köyde restoran, kafe ve bar bulunuyor. Evlerin içerisine girilebiliyor, dekorlar olduğu gibi korunmuş. Bunların haricinde Popeye Village düğün, doğum günü kutlaması gibi çeşitli organizasyonlar için tamamıyla kiralanabiliyormuş.
Popeye Village
Hypogeum of Hal-Saflieni– UNESCO Dünya Mirasindan biri. Malta’da Paola şehrinde yer alan yeraltı mezarları. Gittiğimizde kapalıydı, giremedik, onun yerine Rabat şehrindeki St.Paul Catacombs’a gittik. İçeride resim çekilmesi yasak. Arkeologlar tarafından 7000 kişinin kalıntıları bulunmuş. MÖ 3000 yıllarına ait. Gitmek isterseniz yer olarak 3 cities’e yakın. Biletinizi gitmeden 3-4 ay önce online almanız tavsiye olunur yoksa ziyaret etme ihtimaliniz olmayabilir. İçeri sadece 10’ar kişilik gruplar halinde ziyaretçi alıyorlar. Yine de dilerseniz gittiğinizde turist ofisinden bilet temin etmeye çalışabilirsiniz. Ziyaret ücreti 32 Euro.
Hypogeum of Hal-Saflieni
Hagar Qim ve Mnajdra –Türkiye’deki Göbekltepe bulunana kadar dünyanın en eski tapınağı ünvanını taşıyan kireç taşından, megalit iki tapınak. Kazı alanına girdiğinizde önce tapınakların tarihini ve ziyaret edilecek alanı anlatan üç boyutlu film izliyorsunuz sonra da müze alanını ziyaret ediyorsunuz. Tapınaklar güneşe göre tasarlanmış. İki tapınak arası yaklaşık 500 metre. Üzerleri korunmaları amacıyla tente ile kapalı. Malta adasında Qrendi kasabasındalar. Valetta’dan 35 numaralı otobüsle ulaşılabilir.
Hagar Qim Arkeoloji Parkı
Tarxien Temple (Terxien Tapınakları)– Tapınaklar, yaklaşık M.Ö. 3150 yıllarına tarihlenmektedir. Site 1992’de Malta adasındaki diğer megalitik tapınaklarla birlikte Unesco Dünya Mirası Listesine alınmış. 1913 yılında çiftçiler tarafından tesadüfen keşfedilmiştir. Hgar Qim ve Mnajdra gibi üstü örtülerek koruma alınmış. Bu tapınakların birinden çıkarılan ve inanışına göre bereket ve doğurganlık simgesi olan ünlü “Fat Lady Heykeli” Ulusal Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.
Fat Lady-Malta Ulusal MüzesiTarxien Tapınakları
Ghar Dalam- Gitmedik ancak yazımın başında sözünü ettiğim için kendisinden bahsetmeden geçemeyeceğim. Malta Adasının Birzebbuga kasabasında bulunan 144 metre uzunluğundaki mağara. Bu mağarada son buzul maksimumum sonunda Malta’da mahsur kalan ve daha sonra soyu tükenmiş hayvanlara ait kemik kalıntıları bulunmuştur. (Son buzul maksimum dünya iklim tarihinde bir dönemdir.) Buradaki müzede, bulunan kalıntılar sergilenmektedir. Ziyaret en fazla 10-15 dakikanızı alır.
Ghar DalamMağarası
5.Gün: Gozo Adası –Adadaki 5. günümüzü tam gün Gozo adasına ayırdık. Malta Cumhuriyetinin ikinci büyük adası ve Malta Adasına 5.5 km uzaklıktaki bu güzel ada ile ilgili detaylı yazımızın linki aşağıda bulunmaktadır.
Malta Adası gece hayatı: Malta Adasındaki St. Julian’s bölgesi gece hayatının merkezi desek kesinlikle abartmış olmayız. Özellikle her iki tarafında barlar ve gece klüplerinin bulunduğu Triq Santa Rita Steps, bir tür barlar sokağı ama çok çok daha hareketli ve bol seçenekli. Paceville’de sokaklar geceleri dop dolu, klüpler, men’s club’lar, barlar ve casinolar. Bunların en popülerlerinden biri 3 katlı Havana Club ve Hugo’s Club. Sokaklar sabahlara kadar canlı.
Paceville geceve sokakların kalabalığıTriq Santa Rita Steps
Gozo, Comino Adaları gezilecek yerler ve Malta Yeme İçme başlıklı yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşılabilir.
Sintra , Lizbon seyahati planlayanlar için en üst sıralarda yer almalı. Gelip görmeden gitmek büyük eksiklik. Abartısız sadece Sintra için bile Lizbon’a gelinir. Geldiğiniz ilk anda sizi etkilemeyi başarıyor. Hem görülecek yerler, hem doğası ve huzur veren atmosferi ve de tertemiz havası ile ziyaretçilerini mutlu etmeyi sonuna kadar başarmakta.
Sintra gezilecek yerler : Üç önemli ziyaret noktası var, Pena Sarayı, Qinta da Regaleira ve Castelo dos Mouros (Moorish Castle ) . Sintra’dan 434 numaralı otobüse binerek Pena Sarayına gidebilirsiniz. Biz öncelikle istasyona 15-20 dakika yürüme mesafesinde olan Quinta da Regaleira’yı gezmek oradan da yürüyerek Pena Sarayına ve yaklaşık 850 metre uzağındaki Castelo dos Mouros’a gitmek istedik. 434 numaralı otobüs yüksek sezonda çok kalabalık, Ocak ayı olmasına rağmen doluluk oranı hatırı sayılır derecedeydi. Pena Sarayına gitmek için tuk tuk yada taksiye binmek daha iyi bir seçenek. Pena Sarayının istasyondan uzaklığı yaklaşık 6 km. Gözlediğimiz kadarıyla insanlar önce saraya sonra Regaleira’ya geçiyor biz tersini yaptık. Aslında iyi de oldu, sarayı nispeten daha kuyruksuz ve rahat gezdik. Şayet saraya yürümek isterseniz bunun sürekli tırmanılan bir yokuş olduğunu ve yaz aylarında çok zorlayıcı olabileceğini unutmayın.
Qinta da Regaleira: Ağaçlıklı çok güzel bir yoldan ulaştık. Regaleira Sintra’da gerçekten görülebilecek en güzel yerlerden biri diyebilirim. 16. yüzyılda yapılmış ve Portekiz’in ünlü aileleri ikamet etmiş. 1892 yılında Carvalho Monteiro isimli Portekizli böcek bilimcisi sarayı satın almış ve İtalyan mimar Luigi Manini’ye teslim ederek baştanbaşa yeniletmiş. Bu yenileme ile saray günümüzdeki haline dönüşerek benzersiz bir yer haline gelmiş. Sarayda gotik ve rönasans mimari tarzı hakim. 1998 yılında restore edilerek halkın ziyaretine açılmış. Sarayın parkında yerin altına inen 2 adet sarmal kule var ve bunlar törenler için yapılmış. 9 katlı salmal kuleler yerin altında birbirine bağlı. Kulenin dibinden saraya giden dehliz, bundan başka birçok yeraltı tüneli var. Ayrıca avluda küçük ve sevimli bir ibadethane bulunmakta. Biraz gizemli bir saray ve bahçesinde kuleler, göletler, labirentler bulunmakta. Unesco Dünya Mirası içinde. Giriş 6 Euro. Buradan o kadar etkilendik ve sevdik ki ayrılmak istemedik. Kış aylarında kapanış saati 18:00.
Qinta da RegaleiraQinta da RegaleiraSintraSintra Lizbon
Sintra Pena Sarayı : Pena Sarayına gitmek üzere Regaleira’dan ayrıldık. Aralarındaki mesafe yaklaşık 3 km ve bizim için vız gelir diyerek başladık yürümeye. Ancak bu bir dağ yolu, yamacın etrafından dairesel bir tırmanışla yürünüyor. Düz bir yerde yürümek gibi değil, bir süre sonra gerçekten yorucu olmaya başlıyor. Şayet yazın gelirseniz ve sırt çantası gibi bir şeyler taşıyorsanız epey eforlu bir yürüyüş olacaktır. Yanınıza su vb bir şeyler almayı unutmayın deriz. Epey ilerledikten sonra baktık ormanlık alanda bizden başka kimse yok. Pena sarayına kestirme bir geçit varmış ama sanırım biz kaçırdık. Yolda bizim gibi yürüyerek çıkan birkaç kişi vardı ve sonra kayboldular, muhtemelen kestirme yoldan devam ettiler. Zaman kaybetmemek için hem tırmanmaya hem de taksi-otobüs ne bulursak yolun kalanında binmeye karar verdik ama ne gelen var ne giden. Muhtemelen saraya çıkışlar son bulmuştu ve otobüsler iniş için sarayın orada bekliyorlardı. İşin kötü tarafı yürü yürü ne nerede olduğunuzu ne de ne kadar yolumuz kaldığını tahmin edemiyorduk. Dağda olduğu için telefonun çekişi de sıfır. Yalan yok ürkmeye de başladım ama belli etmiyorum acaba yaban domuzu vb bir şey çıkar mı karşımıza diye. Kafa işte üretmeye başladı bir kere. Bitmeyen bir 3 km. Susadık, kan şekerimiz düştü belki de hezeyanlar ondandır:)) Saraya doğru ne geçerse el edip durduracağım başka yolu yok dedim. O arada üzerinde Pena Sarayı reklamı olan özel bir aracın geldiğini gördük. Durdurup, saraya kadar binebilir miyiz, diye sordum. Saolsun geri çevirmedi ama sanmayın hayrına. Bindik binmesine ama kalan yolumuz 1 km’den azmış, binmemizle inmemiz neredeyse bir oldu:))) Arkadaşa bu minnak yolculuk için 5 euro ödedik. Susuzluktan ölmeden sonunda saraydaydık ya önemli değil. Soluğu önce kafesinde aldık mecburen. Burası öyle güzel bir saray ki her şeyi unutturdu. Masaldan fırlamış romantik bir yer, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Hem düşük sezonda hem de öğleden sonra gittiğimiz için içini rahatlıkla gezdik ama yüksek sezonda çok kalabalık oluyormuş. Aslında içinde aman aman bir şey yok ancak dışı ve mimarisi çok güzel. Kral II. Ferdinand tarafından 1850’lerde yaptırılmış, Unesco Dünya Mirası listesinde. Sarayda kuleler, kral ve kraliçenin odaları, büyük bir salon , yemek odası, mobilyalar ve mutfak ve kullanılan eşyalar sergileniyor. Sarayın en etkileyici tarafı bulunduğu yer ve mimarisi. Sarayı gezdikten ve terasındaki kafede mola vererek gücümüzü topladıktan sonra bir sonraki noktaya yani Castelo dos Mouros’a doğru yollandık. Sarayın içine giriş ücreti 14 Euro.
Castelo dos Mouros : Pena Sarayından yaklaşık 850 metre ilerideki bu kale bir mağribi kalesi. Kuzey Afrikalı Mağribiler tarafından 9. yüzyılda Sintra’yı korumak amacıyla yapılmış. Hristiyanların Portekiz’i işgali sonrasında harabe halini almıştır. Giriş ücreti 8 Euro. Muhteşem bir manzaraya sahip ve gelmişken mutlaka görülmeli. Kış aylarında akşam 18.00 de kapanıyor. Sintra’da son durağımız olan Castelo dos Mouros‘u (Moorish Castle) gezdikten sonra biraz da Sintra merkezde vakit geçirdik. Bu üç yer Sintra’da en önemli gezilecek yerler. Şayet vaktiniz varsa Sintra Ulusal Sarayı’nı da gezebilirsiniz.
Castelo dos Mouros
Sintra National Palace – Ulusal Saray: Kraliyet yazlık sarayı olarak kullanılmış. Sonrasında müzeye dönüştürülmüş.
Sintra National Palace
Cabo do Roca : Biz Cabo do Roca ve Cascais’e gitmedik. Eminiz oralarda güzeldir ama gerek görmedik diyelim. Tüm günümüzü Sintra’da geçirmek istedik. Sintra’dan Avrupa’nın en batı noktası olan Cabo do Roca’ya geçmek isterseniz bizim gibi ağırdan almadan hareket etmeniz gerek. Normalde Sintra’dan 403 numaralı otobüs Cabo do Roca’ya gitmekte. Aynı otobüse Cascais’den de binilebiliyor. Kayalıklar ve bir deniz fenerinden başka da bir şey olmadığı için Cabo do Roca listemizde yer almadı. Avrupa’nın en batı ucuna gittim demek isteyebilir ve gitmişken bir sertifika ile belgelemek isterseniz Cabo do Roca ziyaretçi ofisinden alacağınız 11 euro değerindeki sertifika ile burada olduğunuzu tescil ettirebilirsiniz:)))
Cascais : Cabo do Roca’dan otobüsle gidilebiliyor. Atlas Okyanusu kenarında yazlık bir kasaba. Geçmişinde balıkçı kasabasıymış şimdilerde lüks yazlıklar var. Cascais’ten Lizbon’a trenle dönebilirsiniz. Hem kışın gitmiş olmamız hem de yapılacak çok fazla bir şey olmadığı için Cascais’i de listemizden çıkarmıştık, gitmedik. Daha çok yüzmek için gidilen bir yer Cascais. Giderseniz Boca do Inferno isimli doğal kaya oluşumu ve Guincho Plajı en sevilen yermiş.
Cascais , Cabo do Roca ve Sintra‘yı aynı gün gezebilmek için ya araba kiralamak ya da taksi tutmak en mantıklı seçenek olabilir. Bu üçlemeyi yapan günlük turlara da var. Cascais ve Cabo do Roca’yı elemiş olduğumuz için bir tam günü doyasıya Sintra’da geçirdik.
Casa Piriquita : Sintra’dan dönmeden önce vaktiniz varsa Casa Piriquita adlı küçük pastanenin ürünlerinden tatmanızı tavsiye ederiz. Özellikle Queijada ve travesseiro denemelisiniz. Çok kalabalık bir pastane.
Travesseiro
Queijadas
Portekiz’in başkenti Lizbon gezilecek yerler ve Lizbon Yeme İçme başlıklı yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Lizbonyeme içme konusunda hiç sıkıntı çekmeyeceğiniz bir şehir. Umarız bu güzel lezzetleri tadacak yeterince fırsat bulabilir ve tadı damağınızda kalarak güzel anılar biriktirirsiniz. Özellikle deniz mahsulleri seviyorsanız burası tam anlamıyla bir cennet. Lizbon’da birçok restorandan mutlu ayrılacağınızı düşünüyorum.
Lizbon’da ne yenir ?
Cervejaria Ramiro– Hemen hemen bütün gezi bloglarında adını göreceğiniz restoran. Kaldığımız otel çalışanları tarafından yerellerin en çok tercih ettiği restoranlardan biri olarak tavsiye edildi. Menü deniz kabukluları ağırlıklı. Ocak ayında olmamız nedeniyle kapıda kuyruk yaşamadan oturabildik. Yüksek sezonda giderseniz uzun kuyruklarla karşılaşabilirsiniz. Lüks bir yer değil ama ürünler gerçekten çok lezzetli. Romantik bir akşam, hoş sohbet, ağır ağır yemek için de çok uygun değil. Şayet daha ağırdan almak, keyifli bir akşam istiyorsanız uygun başka mekanlar bulunmakta.
Lizbon Time out market – Mercado da Riberia: Avrupa’nın birçok kentinde örneklerini bulmak mümkün. Lizbon’daki de bence en iyilerinden. Taze sebze ve meyve satışı yanında çeşitli restoranların bulunduğu bir kompleks. Her zevke uygun yaklaşık 40’a yakın restoran ve birçok bardan oluşmakta. Ortada uzun masalar, binanın yan duvarlarında restoran ve barlar sıralanmış. Yemek saatlerinde çok kalabalık, yer bulmak sıkıntılı. Fast food tarzı yeme-içme, ortam oldukça hareketli ve eğlenceli. Adres: Cais do Sodre’de Mercado da Ribeira çarşısının içinde yer almakta.
Lizbon Time out Market
Zero Zero Pizzeria-Memnun kaldığımız İtalyan restoranı, Principe Real bölgesinde bulunmakta.
Museu Da Cerveja – Bira müzesi : Turistik bir yer olmakla birlikte keyif alacağınızı düşündüğümüz bir yer, biz sevmiştik. Portekiz’e ait tüm bira çeşitlerini bulabilirsiniz. Ayrıca biranız eşliğinde yine Portekiz’e özgü balık, peynir ve patatesten yapılan codfish cake’i deneyebilirsiniz. Adres: Comercio meydanı yanında bulunmakta.
Museum Cerveja
Lizbon Cerveja Bira Müzesi
Pastel de Bacalhau: Morina balığı (codfish) ve keçi peyniri ile yapılan toplar şeklinde tanımlayabiliriz. Portekiz’e has bir lezzet ve gitmişken denenmeli. Rua Augusta caddesinde bulunan Casa Portuguesa do Pastel de Bacalhau’yu tavsiye ederiz.
Pastel de Bacalhau
A Ginjinha-Vişne likörünü deneyebileceğiniz en meşhur yerlerden biri diyebiliriz. Rossio Meydanının hemen arkasında
Cafetari do Museu Gulbenkian: Gulbenkian müzesini gezdikten sonra güzel bahçesinde kahve ve atıştırmalık molası verebilirsiniz.
GulbenkianMüzesinin kafesiGulbenkian Müzesi
Cafe A Brasileira: Önünde müdavimi Pessoa’nın heykeli buluna cafe. Aslında çok da abartılacak bir yanı yok. Ününü müdavimi Pessoa’ya borçlu. Rua Garrett caddesi üzerinde.
Cafe A Brasileira
Amorino Gelato: Otelimizin bulunduğu Rua Garret caddesi üzerinde olduğu için tarafımızca sıklıkla ziyaret edilen dondurma ve tatlı atıştırmalıklar bulabileceğiniz yer. Sunumları güzel, küçük atıştırmalıklar oldukça başarılı.
Amorino Gelato
Lizbon Pink Street : Barlar sokağı diyebileceğimiz Pink street, birşeyler içebileceğiniz ve keyifli vakit geçirilebilecek, döşemesinin rengi ile meşhur olmuş bir sokak
Lizbon Pink Street
Pasteis de Belemveya Pasteis de Nata: Pasteis de Belem, Lizbon Jerenimo Manastırında yapımına 1837 yılında başlanan ve günümüze kadar değişmeden aynı şekilde yapılan ve tarifi gizli tutulan halidir. Nata ise aynı tatlının daha ziyade Portekiz’in kuzeyinde kullanılan adıdır. Milföyden hazırlanan çanakların içine un, yumurta, süt, şeker ve limon gibi malzemeler kullanılarak hazırlanan muhallebi konularak pişirilmesi ile yapılan ve üzerine tarçın ve pudra şekeri dökülerek yenen tatlı, ülkenin en meşhur tatlısı ünvanını taşımaktadır. Biz şehirde başka hiçbir yerde deneme gereği duymadık, sadece Pasteis de Belem’de yedik ve gerçekten ba-yıl-dık. O nedenle de karşılaştırma yapamayacağız ama İstanbul’da bu turtayı yaptığını iddia eden bir iki yerde deneme gafleti yaşadık. Orada yediğimizle gerçekten uzak-yakın alakası yok diyebiliriz. Pastene Belem bölgesinde ve Jerenimo Manastırına yakın. Pastanenin küçük bir girişi var ama arkaya doğru oldukça büyük bir mekan, yine de çok oturacak yer bulamadık. Take away olarak alıp yakınındaki starbucks’ta yedik. Sıcacık turtanın tadı çok lezzetli. Çok büyük olmadığı için kişi başı 2 tane rahatlıkla yenir. Günde 20.000 adet yapılıp satıldığı söylenmekte.
Belem Turtası
Brezilya kökenli Caipirinha kokteyli ve Portekiz birası Super Bock yine Lizbon’da denenecek lezzetler arasında bulunmaktadır.
Sintra : Sintra Lizbon’a bağlı bir yerleşim yeri. Sintra’ya geldiğinizde Piriquita pastanesinde yastığa benzer şeklinden dolayı Travesseiro (yastık) olarak adlandırılan tatlısından yemenizi tavsiye ederiz. Gerçekten lezzetli ya da belki Sintra gezimiz boyunca çok yürüdük ve yorulduk o nedenle de ayrı bir güzel geldi. Pastane de ayrıca Queijadas denenmesi gereken lezzetler arasında. Bu pastane gerçekten çok ünlü. Kapısında kuyruk oluyor, o nedenle de yer bulamazsanız yanınıza alıp yemek daha kolay olur.
Travesseiro
Queijadas
Bunun dışında şayet şarap seviyorsanız Portekiz’e gitmişken üzümün henüz olmamış-ham halinden üretilen yeşil şarabı denemeyi de ihmal etmeyiniz.
Sardalya Portekiz’de oldukça sevilip tüketilmekte. Dönerken yanınıza hediyelik olarak konserve sardalya alabilirsiniz
Sardinha
Aşağıda Lizbon gezilecek yerler ve Sintra gezilecek yerler yazılarımızın linkleri bulunmaktadır.
Bizi kendisine hayran bırakan, hem Avrupalı hem kendine has, Portekiz’in güzel başkenti. Tejo ırmağında kurulu bu güzel şehir, ziyaretçilerine hem tarihsel, hem de görsel şölen sunmakta. Sadece mimarisi, güzel coğrafyası ve mutfağıyla değil insanıyla da güzel, görülmeyi sonuna kadar hak eden, yaşanılası bir yer. Büyük bir şehir olmamakla birlikte, 2 güne sığdırmak oldukça zor sadece önemli noktalar görülebilir.
Lizbon abartısız ilk görüşte sevilecek bir yer, insanın içinde burada yaşayabilirim duygusu uyandırıyor. Biraz da İstanbul’a benzemesinden midir bilemedik ama kendinizi gerçekten yabancı hissetmiyorsunuz. Avrupa’da ama farklı bir Avrupalı ayrıca insanları da sıcak. Mutlaka gelmelisiniz, umarız bize de tekrar kısmet olur, o derece sevdik kendisini.
Lizbon’da Ulaşım
Nasıl gidilir : İstanbul’dan yaklaşık 5 saatlik bir uçuşla Lizbon’daki Portela Havaalanına (LIS) ulaşıyorsunuz. Havaalanı şehre oldukça yakın ve şehre ulaşım rahat. Metro ya da taksi ile kolayca şehre gidilebiliyor. Şehirde sıklıkla ulaşım kullanacaksanız havaalanından Lisboa card almak mantıklı olabilir. Havaalanından metroya giderken turist ofisinden sizin için uygun olan Lisboa card alabilir ve sınırsız ulaşım hakkı elde edersiniz. Birçok müzeye ücretsiz ya da indirimli girebilirsiniz. Ayrıca trene de ücretsiz binebilirsiniz ama kartın ücreti daha fazla olur tabii. Lisboa kartlar 24, 48, 72 saatlik, kapsadığı şeylere bağlı olarak değişik ücretlerde satılmaktadır. İhtiyacınıza göre olanını alabilirsiniz. Şehir içi otobüs tek yön bilet 1.45 Euro ve otobüste ödeme yapılabiliyor. Biz ne mi yaptık? Bir çok yerde yaptığımız gibi yürüdük:))) mecbur kalmadıkça binmedik. Yürüyüş uğruna kaç ayakkabı eskittik gerçekten biz de hatırlamıyoruz.
Lizbon Metrosu
Lizbon Metrosu : Havalanından kırmızı hatlı metroya binip kalacağınız yere göre uygun durakta inebilir ya da aktarma yapabilirsiniz. Bizim kaldığımız bölge yeşil hat üzerinde olduğu için Alameda durağından yeşil hatta geçiş yaptık ve Baixa-Chiado durağında indik. Tek yön bilet yaklaşık 1.85 Euro. Biletmatiklerden ya da gişelerden temin edebilirsiniz, metrodan çıkarken de kullanacağınız için biletinizi kullandıktan sonra atmayın. 24 saatlik bilet alırsanız ücreti 6.40 Euro. Metro, tramvay ve otobüste kullanabilirsiniz. Metro 06:30-01:00 saatleri arasında çalışmaktadır. Metro ile havaalanından yaklaşık 30 dakikada şehir merkezine ulaşırsınız. Metro kullanmadığımız için aklımızdan tamamen çıktı ama siz kullanacaksanız tasarımı ile meşhur Olaias istasyonunu görmeyi ihmal etmeyin.
Aerobus havaalanı otobüsü: Metro dışında Aerobus havaalanı otobüsünü de kullanabilirsiniz. 1 numaralı Aerobus ile Rossio Meydanı yaklaşık 30-35 dakika sürüyor. Alandan sabah 7’den itibaren her 20 dakikada bir kalkmakta. Havalimanı otobüsleri, Comercio Meydanı veya Cais de Sodre gibi şehrin merkez noktalarına gitmekte. Otobüs bilet fiyatı 4 eurodur. Bu arada Aerobus havaalanı otobüsü dışında 91 numaralı halk otobüsü ile de şehir merkezine ulaşmak mümkün. Ücreti 1.35 Euro. Yolculuk 20 dakika civarı sürüyor.
Taksi: Metro ya da Aerobusların gitmediği bir noktaya gidecekseniz taksi en iyi seçenek. Alan-şehir merkezi yaklaşık 15 Euro civarı. Bir de havalimanı taksi ücretine 2.5 euro vergi ve bagajınız varsa 1.5 Euro gibi bagaj ücreti ekleniyor. Limandan şehir merkezi 7 km ve 15-20 dakika gibi bir sürede merkeze ulaşabiliyorsunuz. Lizbon’da mesafeler birbirine uzak değil ve 3-4 kişilik grup olarak geldiyseniz taksi en iyi seçenek bile olabilir. Ama birçok yerde olabileceği gibi taksimetreye dikkat edin ya da ortalama fiyatı binmeden önce şoföre sorun.
Tramvay: Tramvaylar Lizbon ulaşım sisteminde önemli bir yere sahip. Remodelado adlı eski tramvaylar kullanılıyor. Ödemeyi bindikten sonra yapıyorsunuz. Portekiz bu eski tramvayları korumakta. Yeni tramvayların biletini istasyonlardaki biletmatiklerden temin edebilirsiniz. Fiyatı 2.90 Euro. Gelelim bu meşhur tramvayların nerelere gittikleri: 28 numaralıve turistlerin gözdesi en meşhur tramvay. En uzun hat bu hat. Baixa’yı Estrela Semtine bağlıyor. Martim Moniz’den başlıyor en son Campo Ourique’den dönüyor. Kaleye kadar gidiyor. Çok kalabalık bir hat, ayakta kalabilirsiniz. Yoğun sezonda geldiyseniz durak başı olan Martim Moniz’den binmenizi tavsiye ederiz ama bu bile çözüm olmayacaktır, birçok insan sizin gibi düşünüp uzun kuyruklar oluşturacaktır. Gezimizi Ocak ayında yaptığımız için rahatlıkla binebildik ama yine de oldukça kalabalıktı. 25 Numaralı Tramvay. Merkezi sahilden Estrela Semti’ne bağlıyor (Praça do Comércio-Campo de Ouriqu). 18 Numaralı Tramvay Cais do Sodre’yi Ajuda Semtine bağlıyor. 12 Numaralı Tramvay Kaleye ring yapıyor (Praça Figueira-Praça Figueira). 28 numaralı tramvaya binemezseniz benzer yerlerden geçen 12 numaralı tramvaya da binebilirsiniz. 15 Numaralı Tramvay Praça de Figueira ile Alges arası çalışır, Belem’e, Figueira meydanı veya Comercio meydanına gitmek için kullanabilirsiniz.
Lizbon’aNe zaman gidilmeli ?
Her mevsim gidilebilir ancak yazın sıcak olacağını hesaba katmak gerek. Ocak ayında gitmiştik ve hiçbir sorun yaşamadık. Gezmek için Ocak-Şubat aylarını rahatlıkla tavsiye ederiz ayrıca bu dönemlerde aşırı kalabalıklardan da bunalmazsınız. Deniz için gitmek ne kadar mantıklı bilemeyiz ama yazın giderseniz denizden de faydalanılabilir. Portekiz için Schengen vizesi gerekiyor.
Lizbon kaç günde gezilir ?
Elbette zaman ve bütçe meselesi ama gitmek az yol değil ve gitmişken en az 4 günü hak eden bir şehir. Biz 4 gece kaldık, bir günün tamamını Sintra’ya ayırdık. Porto’ya geçmek isterseniz ilave 2 gün daha gerekir.
Lizbon büyük bir şehir değil. Baixa–Chiado, Barrio Alto, Alfama ve Belem, şehirdeki en önemli gezi noktaları ve buralara yakın konaklarsanız yürüyerek birçok yeri rahatlıkla gezebilirsiniz. Ya da metro ile hızlıca birinden diğerine geçersiniz. Alfama’da metro bulunmadığı için buraya tramvay ile ulaşabilirsiniz. Yazımızda, gezinizi düzgün planlayabilmeniz için her mahalleyi, orada neler yapılabileceğiyle birlikte, ayrı ayrı anlatmaya çalıştık. Bu mahalleler birbirinin ya dibinde ya da çok yakın, yürüme mesafesinde. O nedenle de gün içinde birçok noktaya gidebilirsiniz. Bunların biraz dışına çıkan yerler Gulbenkian Museum, Belem Bölgesi ve İsa Anıtı diyebiliriz. Lizbon yakınında bulunan ve trenle gidilmesi gereken yerler ise Cascais ve Sintra.
Lizbon’da Nerede Kalmalı ?
Konaklamak için Baixa, Chiado, Barrio Alto, Rossio, Cais do Sodre ilk aklımıza gelen yerler. Bu bölgeler birçok yere yürüme mesafesinde ve metro hattına yakın. Alfama bölgesi ise yokuşlu bir bölge ve metro ulaşımı yok. Biz R.Garret Caddesi üzerindeki Hotel Borges Chiado’da kaldık. Havaalanı ulaşım bölümünde bahsettiğimiz gibi kaldığımız bölge yeşil hat üzerinde olduğu için kırmızı hattan Alameda durağında inip yeşil hatta geçtik. Sonrada Baixa/Chiado durağında indik. Otelimiz metroya yaklaşık 150 metre uzaklıktaydı. Eski bir otel ama sıkıntı yaşamadık. Kahvaltısı fena değildi. Çalışanları kibar ve yardımcı. Yeri çok merkezi. Bu bölgede kalacak olursanız hangi otel olursa olsun odanızın üst katlarda olmasına özen gösterin. Şehir merkezi gece geç saatlere kadar çok hareketli ve gürültülü olabiliyor. Odamız 4. katta iç avluya bakan bir odaydı. Biraz karanlık ve kasvetliydi ama gürültü sıkıntımız hiç olmadı. Zaten odaya da akşamdan akşama geldiğimiz için loş olmasını da dert etmedik.
Lizbon Gezilecek yerler
1.Gün: Chiado ve Bairro Alto Bölgesi (yukarı mahalle):
Chiado – Odaya yerleştikten sonra vakit kaybetmeden yakın çevremizi keşfetmek üzere dışarı çıktık. Zaten çok merkezi bir yerde kaldığımız için de birçok yere kolayca ulaşabildik. Otelimiz Chiado bölgesindeki Rua Garrett caddesi üzerinde. Chiado, Lizbon’un en sevilen yerlerinden biri. Rua Garrett ve Rua de Carmo caddeleri Chiado bölgesinin önemli iki alışveriş caddesi ve bu iki caddenin kesişme yerinde Armazens do Chiado adlı alışveriş merkezi bulunmakta. Bunlar üzerinde cafe, alışveriş merkezleri ve mağazaların bulunan keyifli caddeler. Rua Garrett sokak sanatçılarının sıklıkla gösteri yaptığı eğlenceli bir cadde. Bakalım Chiado bölgesinde başka neler var;
A Brasileira cafe: Otelimize neredeyse bitişik konumdaki bu ünlü kafenin önünde, geçmişte buraya sıklıkla gelen Portekiz’in en ünlü şairlerinden Fernando Pessoa’nın bronz heykeli bulunmakta. Bizde fırsatı değerlendirerek yanında resim çektik. Çünkü bu aktivite turistlerin olmazsa olmazlarından biri. Neyse ki çok yakında konakladık ve gerek sabah erken saatte otelden çıkarken gerekse dönerken kendisiyle bol bol baş başa kalma imkanımız oldu. Yoksa düşük sezonda gitmiş olmamıza rağmen kendisini yalnız kıstırma şansımız zor olacaktı.
Bertrand Kitabevi: Dünyanın en eski kitabevlerinden Bertrand Kitabevi de Rua Garrett caddesinde ve kafesi de bulunmakta.
Elavador de Santa Justa ( Lizbon Santa Justa Asansörü ) Kitapevinden sonraki durağımız. Otelden 300 metre uzaklıktaki asansör gerçekten güzel bir asansör. Otelin bulunduğu Rue Garrett caddesinin sonundan sola dönüldüğünde yaklaşık 100 metre ileride. Asansör Baixa ve Bairro Alto’yu bağlıyor. Lizbon’un hatırı sayılır bir kısmı yokuşlu, inişli çıkışlı. Yürümeyi sevmeyenler ya da vakti kısıtlı olanlar şehri gezmek için bu asansörleri ve nostaljik tramvayları rahatlıkla kullanabilir. Binmek isterseniz 5 Euro ama lisboa card ile bedava. Biz gittiğimizde kuyruk yoktu ama yüksek sezonda oldukça uzun kuyruklar oluyormuş. Uzun kuyrukları beklemek ne derece gerekli bilemeyiz. Manzarası güzel ama Lizbon’da güzel manzaradan bol bir şey yok zaten. Binmek istemezseniz de arkasından yürüyerek çıkılabilir. Asansör Porto’da doğmuş Fransız asıllı mimar Ranoul Mesnier du Ponsard tarafından 1900 yılında tasarlanmış ve yapımı iki yıl sürmüş. Güzel iş çıkarmış, kendisine buradan ebedi istirahatinde rahatlıklar dileriz.
Carmo Convent ve Carmo Müzesi: Asansörden birkaç dakikalık yürüyüşle geçiş yapabilirsiniz. Largo do Carmo caddesindeki Carmo Convent (Rahibe Manastırı) kesinlikle görülmesi gereken anıtsal bir yapı. Orta Çağ’a ait ve büyük bölümü ve çatısı 1755 Lizbon Depremi’nde yıkılmış ve bir daha yapılmamış ama Gotik duvarları ayakta. Giriş ücreti 5 Euro. Bizce mutlaka görülmeliler arasında.
Rua Augusta Caddesine Yine asansörün oradan geçebilirsiniz. Bu cadde alışveriş merkezleri, restoran ve kafeler bulunan kalabalık bir cadde. Rua Garett caddesinin diğer tarafı Lizbon’un Bairro Alto Bölgesi oluyor. Bairro Alto’ya Santa Justa Asansörü ile çıkabilir ya da Rua Garett caddesinden yürüyebilirsiniz.
Chiado Museum: Chiado bölgesinde, Rua Serpa Pinto caddesinde bulunmaktadır. Genellikle Portekizli sanatçıların eserleri bulunmakla birlikte Rodin’in eserleri de müzede sergilenmektedir.
Elavador de Santa Justa (Santa Justa Asansörü) Carmo Convent (Rahibe Manastırı)Bertrand KitabeviA Brasileira cafe
Bairro Alto Bölgesi (Yukarı Mahalle): Bairro Alto, Chiado bölgesinin komşusu. Sanatçı ve yazarların uğrak yeri, şehrin bohem hayatının merkezi. Lizbon’daki çini kaplı binalar, parke döşeli daracık sokaklar, barlar, fado müziği ve gece hayatı ile ünlü bölge. Her zevke ve keseye uygun eğlence yerleri, fado evleri, bar ve gece klüpleri bulunmakta. Bir olumsuzluk yaşamadık ama giderken okuduğumuz uyarıları kendi yazımızda da yapalım, cüzdanlara ve yanınıza bir şey satmak için gelenlere dikkat edin. Buraya gelmişken Brezilya kökenli caipirinha içebilirsiniz. Bairro Alto bölgesinde neler var;
Elevador da Bica‘yı Rue Loreto caddesinde göreceksiniz. Her ne kadar adı asansör olsa da aslında nehirden Bairro Alto’ya çıkan bir finiküler kendisi. Lizbon’da en çok fotoğraflanan nokta diyebiliriz burası için.
Mirador de Sao Pedro de Alcantara: Bairro Alto’dan şehrin panaromik manzarasını seyredebileceğiniz “teras bahçeleri” yani “Mirador de Sao Pedro de Alcantara” bölgesine ulaşabilirsiniz.
Sao Roque Kilisesi ve Müzesi: Hazır bu bölgedeyken Largo Trindade Coelho caddesindeki Sao Roque Kilisesi ve Müzesine uğramayı ihmal etmeyin derim. Dışı oldukça sade bir mimariye sahip olan Sao Roque Kilisesinin içi oldukça zengin süslemelerle kaplıdır. 1570 yılında inşa edilmiş olan Cizvit Kilisesi 1755 yılındaki depremi hasar almadan atlatmıştır. Lizbon’daki en güzel süslemeli kilise desek inanın abartmış olmayız. Barok stildeki bu kilise altın ve gümüş dahil olmak üzere birçok değerli maden kullanılarak yapılmış ve bu yönüyle Avrupa’nın en pahalı kiliseleri arasındadır. Tavandaki kıyamet sahnesi oldukça ilgi çekicidir.
EmbaiXada: Bairro Alto bölgesine yakınlığından dolayı burada bahsetmek istediğimiz bir yer daha var. Principe Real Bölgesindeki sembolik yapılardan olan ve Ribeiro da Cunha Sarayından dönüştürülmüş olan EmbaiXada. İçinde tasarım mağazaları ve restoran var. Bairo Alto’dan yaklaşık 7-8 dakikalık yürüme mesafesinde. Farklı konseptte elbise mağazaları, kozmetik ürünler, el sanatları galerileri, kuyumcular ve özel tasarım ev mobilyaları yapan butik dükkânlar gibi birçok bölümü bulunuyor. Mini konser alanları ve bazen çağdaş Portekiz sanatçılarının özgün eserleri de sergileniyor. Yolunuz düşerse gerçekten gezilebilecek ilginç bir yer.
Basilica de Estrela: Bairro Alto bölgesine yaklaşık 1.5 km mesafedeki Estrela bölgesindeki Basilica de Estrela, Lizbon’da görülmesi gereken önemli kiliselerden biridir. 18 yy.’da Portekiz kraliçesi I.Maria, erkek çocuğu doğurduğunda ettiği yemini yerine getirmek amacıyla yaptırmıştır. İç mekanı oldukça güzel olup, ücretsiz gezilebilir. Barok ve neoklasik özellikler taşıyan mimarisi oldukça gösterişli olup, güzel bir kubbesi ve iki adet çan kulesi bulunmaktadır. Döşeme ve duvarlarında pembe, gri ve sarı renkli mermerler kullanılmıştır. Vaktimiz olmadığı için çatısına çıkmadık ancak 4 euro karşılığında ve 114 basamak kat ederek ulaşacağınız çatısının çok güzel bir manzaraya sahip olduğu ifade edilmektedir.
Elevador da Bica
Sao Roque Kilisesi: Dışı oldukça sade bir mimariye sahip olan kilise, zengin iç süslemelere sahiptir.
EmbaiXadaBasilica de Estrela
2.Gün: Baixa Bölgesi (Downtown)-Bu bölgenin temelini Comercio Meydanı ile Rossio Meydanı ve çevresi oluşturur. Baixa bölgesini gezmek için önceki gün izlediğimiz rotayı izleyerek Santa Justa Asansörünün oradan Rua Agusto Caddesine geçtik. Rua Augusta sadece yayalara açık bir cadde ve çok uzun değil. Bu caddenin bir ucunda Comercio Meydanı (Ticaret Meydanı diğer adı Saray Meydanı) diğer ucunda Rossio Meydanı bulunmakta. Rua Augusta caddesindeki Rua Augusta takından geçerek Comercio Meydanına geçiş sağlıyorsunuz. Baixa bölgesinde neler bulacaksınız;
Comercio Meydanı : Praça do Comercio nehir kenarında. Şehrin en güzel meydanlarından biri. 1755 deki depremde burada bulunan Ribeira Sarayı ve Baxia bölgesi yıkılmış. Meydanın köşesinde Museu da Cerveja-bira müzesi var, girişi 5 Euro. Giriş katında barı var, müzeye girip özel yapım bira içebilir, geleneksel balık, yumurta ve patatesten yapılan içinde Portekiz peyniri bulunan codfish kek tadabilirsiniz. Dilerseniz mekanda yemek de yiyebilirsiniz. Bir yerlerde buranın yeni yıl kutlamalarının yapıldığı en popüler meydan olduğunu ve insanların yanlarında 12 adet üzüm getirerek saat 00:00’da, 12 dilek tutup üzümleri yediğini okumuştum. Yılbaşında gelirseniz aklınızda bulunsun. Comercio meydanının ortasındaki heykel ata binmiş King Jose I‘e ait.
Rossio Meydanı : Rua Augusta takından tekrar geçerek bu kez caddenin diğer ucundaki Rossio meydanına geçiş yaptık. Bu meydan şehirdeki en önemli meydan ve buluşma noktalarından biri ayrıca Rossio Tren Garı da burada. Meydanın ortasında 1870 yılında dikilen, 23 metre yüksekliğindeki mermer sütunun üzerindeki kral IV.Pedro’nun bronz heykeli ve hemen önünde çok güzel çeşme ve fıskiyeler bulunmakta. General üniforması içindeki kralın başında defne şeklindeki tacı vardır. Kral sağ elinde Anayasa Metnini tutmaktadır. Çevresinde dinlenebileceğiniz banklar, cafeler ve restoranlar var. Meydanın bir kenarında Dona Maria II Ulusal Tiyatrosu var. Meydanın tabanındaki desenli siyah beyaz taş döşeme okyanus dalgaları motifinde. Lizbon yeme/içme başlıklı yazımızda ayrıca bahsi geçecek olan Lizbon’a özgü vişne likörünün en popüler adresi Rossio meydanının hemen dibinde bulunan A Ginhinja olup, gelmişken shot şeklinde satılan likörden deneyebilirsiniz. 1 shot yaklaşık 1 euro. Meydanın diğer adı Praça Dom Pedro IV Meydanı . Her yere yakın olması nedeniyle konaklama için tercih edilecek bir bölge. Meydandan Bairro Alto’ya geçiş yapılabilir. Bairro Alto şehrin gece hayatının hareketli olduğu kısımdır.
Praça do Figueira (Figueira Meydanı): Rossio Meydanın sol tarafında ve yaklaşık 2 dakika yürüme mesafesinde olan bu meydanda birçok otobüs ve tramvayın kalkış durakları durakları bulunur. Ayrıca buradan hop-on off otobüslere ve tuk tuklara binebilirsiniz. Yine hazır buralardayken. 16.yy civarında bu meydan hastaneye ait bir alanmış. Lizbon’u vuran 1755 depremi ile birçok şey yıkılmış ve bu alan 1949 yılına kadar açık pazar olarak kullanılmaya başlanmış. 1971 yılında da Kral I. John’un bronzdan yapılmış heykeli meydanı süslemeye başlamış.
Avenue Liberdade : Rossio bölgesindeyken geçiş yapabilirsiniz. Av. Liberdade Lizbon’un en gözde caddelerinden biri. Pahalı markaların, alışveriş yerlerinin bulunduğu bir cadde. Yine cafe ve restoranlar mevcut. Sevenleri için Rossio Meydanından Avenue Liberdade ile birleştiği noktada Hard Rock Cafe bulunur. Hard Rock Cafe, Avenue Praça dos Restauradores meydanındadır. Restauradores Meydanının ortasında 30 metre yüksekliğinde çok güzel bir anıt vardır.
Praça Marquês de Pombal: Avenue Liberdade’den geçiş yapabilirsiniz. Ortasında anıt bulunan döner bir kavşak burası, Lizbon’un en büyük meydanlarından ve kavşaklarından biri. Ortasında Lizbon’un en önemli devlet adamlarından Marques de Pombal’ın çok güzel bir anıtı var. Pombal meydanının hemen yanında şehrin en büyük parklarından olan Eduardo VII Parkı bulunur. Yolumuzun üzerinde olduğu için fotoğraflarını çekerek yolumuza devam ettik. Nereye mi gittik, tabii ki Gulbenkian Museum. Gördüğünüz gibi Baixa bölgesinde gezilecek yerler birbirine yakın, çok kısa mesafelerle yürüyerek birinden diğerine geçiş yapıyorsunuz. Hiçbir araca binmenize gerek yok. Burada anlattığım bütün noktalar Baxia bölgesindeki yerlerdir.
Praça da ComercioMuseum of Beer-Bira MüzesiPraça do RossioLizbon A GinjinhaPraça do FigueiraPraça da Pompal
Lizbon Gülbenkyan Müzesi : Baxia bölgesine yaklaşık 3 km mesafede bulunuyor. Müzeyi 2. günümüzde gezdiğimiz için Baxia’dan geçiş yaptık. Yürümek istemezseniz Rossio’dan ya da bulunduğunuz yerden metro ile de gelebilir, S.Sebastiao durağında inersiniz. Uçakta gelirken Lizbon’da yapacaklarımıza ait notlarıma göz atıyorduk. Yanımızda oturan bey Türk müsünüz diye sordu, elimdeki notlar gözüne ilişmiş ve yazımızı tanımış. İsrail’den geliyormuş Lizbon’a. Dil bilimcisiymiş ve İsrail’de bir üniversitede hocaymış. Portekizce üzerine çalışmalar yapıyormuş o sıralar. Beşinci gelişiymiş, gelip yerinde çalışmalar yapıp dönüyormuş. Türkçe de çalışmış, “tanıyıp okuyabiliyorum ama konuşamıyorum” dedi. Neyse sohbetimiz esnasında bize gezilecek yerler hakkında önerilerde bulundu. Müzeyi mutlaka görmemizi hatta güzel bahçesinde bir şeyler içmemizi tavsiye etti. Kendisi de sıklıkla buraya gelir ve çalışırmış. Zaten listemizdeydi ama gezilesi olduğunu konfirme etmiş olduk ve gezdikten sonra bir kahve molamızı da müzenin güzel bahçesinde almaya karar verdik. Orijinal adıyla Museu Calouste Gulbenkian, Kalust Sarkis Gülbenkyan’ın mirası olarak ve Kalust Gülbenkyan Vakfı tarafından Ekim 1969’da açılmış. Üsküdar doğumlu ve Osmanlı vatandaşı olan silah tüccarı Gülbenkyan, İmparatorluk yıkıldıktan sonra Portekiz’e sığınmış ve vefat ettiği 1955 yılına kadar burada yaşamış. 40 yılı aşkın süre biriktiği şahsi koleksiyonu, kurduğu vakıf tarafından müzede sergilenmektedir. İstanbul’a benzemesi Lizbon’a yerleşme sebeplerinden biriymiş. Koleksiyonun yanında müzede modern sanat eserleri bulunmakta. Koleksiyonda sergilenenler arasında İznik çinileri, 16.17 yy. Türk ve İran halıları, çin porselenleri, mobilyalar, tablolar, sikkeler, heykeller ve kıyafetler var. Rembrant, Rubens, Monet ve Renoir gibi sanatçılara ait tablolar da bulunmakta. Hızlıca gezmek en az 2 saatinizi alır. Gezi sonrası bahçesindeki kafede kahvemizi içerek biraz yorgunluk giderdik. Gerçekten çok güzel ve huzurlu bir bahçesi var. İstanbul-Üsküdar doğumlu Gülbenkyan’ın hayatı Osmanlı vatandaşı olarak başlamış ve dünya vatandaşı olarak Lizbon’da son bulmuştur. Irak petrollerinden aldığı komisyonlar nedeniyle adı “Bay yüzde 5”olarak anılan ve 20.yy’ın en zenginlerinden biri olan Gülbenkyan’ın koleksiyonu evim dediği Portekiz’e bırakılmıştır. Lizbon’da yapılacaklar listesinde üst sıralarda olmalı, mutlaka görülmeli.
Lizbon Gülbenkian MüzesiGülbenkian Müzesi’nin güzel parkındanGülbenkyan Müzesinde sergilenen koleksiyondan
Lizbon İsa Heykeli ( Cristo Rei ): Aslında Lizbon gezisi planlarken buraya gelmeyi pek düşünmemiştik, her yer bitsin zaman kalırsa gideriz dedik. Heykel şehrin karşı yakasında, köprü geçmek gerek, bir de heykelin olduğu tarafta çok fazla cazibe merkezi yok. Ayrıca her yerden de görülebildiği için listemizin alt sıralarındaydı. Müzeden sonra ziyaret edeceğimiz yer olan Kaşifler anıtına gitmek üzere müzeden ayrıldık. Amacımız müze gezisi sonrası geri dönüp Belem tarafını ve Kaşifler anıtını gezmekti. Ama müze çıkışı yolumuzu şaşırdık ve nasıl başardıysak yürümenin pek mümkün olmadığı otoban gibi bir yere çıktık. Buradan bir otobüse bindik. Mutlu mesut yolumuza devam ederken bir baktık ki 25 Nisan köprüsü üzerindeyiz yani karşı yakaya geçiyoruz. Aslında köprüden önceki durakta inmemiz ve aktarma yapmamız gerekiyormuş ama ineceğimiz durağı şaşırdık, şoförün ne dediğini de anlamadığımız için olan oldu deyip yola devam ettik mecburen. Şöyle düşünün Beşiktaş yokuşundan iniyorsunuz, gideceğiniz yön Dolmabahçe tarafı, inip o yöne bir şeye binmeniz lazım ama inmediğiniz ve de başka durak olmadığı için mecburen boğaz köprüsünden karşıya geçiyorsunuz. Böylelikle zorunlu İsa Anıtı ziyaretimizi gerçekleştirdik ama hiç pişman olmadık. İsa heykelinin asıl orijinal olanı bildiğiniz gibi Brezilya’da. Buradaki onun küçük bir benzeri. 80 metre uzunluğunda ve çok güzel panoramik bir manzaraya sahip. İsa kollarını Lizbon şehrine doğru açmış, şehri kutsuyor. Heykelin en üstüne çıkılabiliyor. Saat 18.00’e kadar açık. Manzarası gerçekten çok güzel ayrıca insana huzur veren bir sessizlik hakim, fonda da hafif bir ilahi duyuluyor. Fırsatınız varsa mutlaka gelin. Gelmek için Baxia’ya çok yakın olan Cais do Sodre’den, Cacilhas’a giden feribotla karşı yakaya geçip oradan 101 numaralı otobüsle gelebilirsiniz. Ya da izlediğimiz rotayı izleyerek müze sonrasında Av Calouste Gulbenk caddesindeki duraktan (Acesso Av J Malhoa) otobüslerle karşıya geçip Portagem durağıdan inerek Cristo Rei’yi ziyaret edebilirsiniz (3710 ya da 3716 numaralı otobüs). Portagem durağından anıt yaklaşık 800 metre uzaklıkta. İsa anıtından sonra tekrar karşı yakaya geçmek üzere otobüs durağına geldik.
Lizbon Cristo Rei
Lizbon 25 Nisan Köprüsü ve LX Factory: 25 Nisan Köprüsünden karşı tarafa geçince şoförün işaret ettiği durakta indik. Belem’e geçmeden önce köprünün altında bulunan LX Factory’i görmek istedik. Burası 19.yy’dan kalma bir tekstil sanayi kompleksi. Şimdilerde ise sanat eserlerinin satılığı çeşitli dükkanlar, trend restoran ve kafelerin bulunduğu bir alana dönüştürülmüş farklı bir yer. Yolunuz düşerse burayı mutlaka görün. 25 Nisan köprüsü ise 1966 yılında hizmete açılmış. Lizbon’un diğer köprüsü 17 km ile Avrupa’nın en uzun köprüsü olan Vasco da Gama Köprüsü‘dür.
25 April Bridge
BelemBölgesi : LX Factory’i gezdikten sonra Belem’e geçtik. Belem bölgesi tarihte çok önemli bir liman ve ticaret merkezi durumundaymış. Burada bahsedeceğimiz her nokta birbirine oldukça yakın, herhangi bir araca binmeden ziyaret edebilirsiniz. Belem, Portekizli denizci ve kaşiflerin denize açıldığı yer. Baxia tarafından gelecek olursanız ve yürümek istemezseniz tramvayla gelebilirsiniz.
Belem Kulesi (Torrede de Belem) : Belem’de ilk durağımız 16. yy.’da kaşif Vasco da Gama anısına yapılmış Gotik tarzda, çok güzel ve zarif bir kuledir. Unesco dünya mirası listesine alınmıştır. Toplam 4 kattan oluşan kule, üzerinde haçlı kalkanlarla süslenmiştir. Kulenin her köşesinde gözetleme kuleleri vardır. İçinde valilik odası, Kral odası, teras ve en altta verandası bulunur. Girişte verilen kulaklıkla ziyaret edilir. Ziyaret saati 10:00-17:30 saatleri arasında olup ücreti 6 Euro’dur. P.tesi günleri kapalıdır. Kuleye tahta merdivenden geçilerek çıkılır. İçeri sınırlı sayıda ziyaretçi kabul ettikleri için yüksek sezonda çok uzun kuyruklar oluşabilir o nedenle de böyle bir durumla karşılaşırsanız beklemek ne kadar mantıklı olur siz karar verin deriz. Mimari olarak Portekiz’e özgü manuelin tarzındadır (geç gotik dönemi, gösterişli ve karma bir model uygulanması). Vasco de Gama anısına yapılmıştır. Lizbon şehrinin sembollerinden biridir. Kulede Lizbon şehrinin korunması amacıyla 16 adet top yerleştirme deliği bulunur,
Lizbon Keşifler Anıtı : (Padrao dos Descobrimentos). Nehir kıyısında, Portekiz’in dünyaca ünlü kaşiflerinin anısına yapılmış bir anıttır. Her iki tarafında 30 adet kabartma bulunur ve 1960 yılında açılmıştır. Belem Kulesine yürüme mesafesindedir. Yelkenleri açık bir gemi şeklinde ve 52 metre yüksekliğindedir. En önde nehre bakan kişi Portekiz’in coğrafi keşiflerinin yapılmasında önemli bir yeri olan, keşiflerin destekçisi Prens Henry anıtta en ön sırasında yer alır, arkasında Vasco da Gama (Hint Okyanusunu Kefşetti), Pedro Alvares Cabral (Brezilya’nın kaşifi), Bartolomeu Dias (Ümit Burnunu geçen denizci) gibi isimler bulunmaktadır.
Lizbon Jerenimo Manastırı: Keşifler anıtından yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde, deniz tarafında değil yolun karşı tarafında bulunmakta. Jerenimo Manastırı, Belem bölgesindeki Lizbon’un en önemli gezi noktalarından biri. Mutlaka görülmeli. Unesco tarafından Dünya Mirası Listesine alınmıştır. İçinde Vasco de Gama’nın mezarı bulunur. Yapımı 100 yıl sürmüş, 1601’de açılmıştır. Ağırlıklı olarak Gotik ve Rönesans mimari özellikler taşır. Lizbon’daki en güzel yapıdır desek abartmış olmayız. Giriş ücreti 6 Euro olup, Pazartesi günleri ziyarete kapalıdır.
Arkeoloji Müzesi Manastırın yanında bulunur. Roma döneminden mozaikler, takı ve süs eşyaları, Arap döneminden eserler ve Portekiz’deki kazılarda elde edilen buluntular yer almaktadır.
Maritime Museum (Denizcilik Müzesi) Ziyaret etmedik ama müze manastıra çok yakın bir yerdedir.
Palacio de Belem (Devlet Başkanı Sarayı) Rua de Belem üzerinde ayrıca Devlet Başkanı Sarayı bulunur. 1910 yılından bu yana, Portekiz Başkanının resmi konutu olarak kullanılmaktadır. Sarayın önündeki anıt Portekiz’in Hindistan valisi Afonso de Albuquerque’ye aittir. Sarayın belli bölümleri Cumartesi günleri ziyarete açılır.
Museu Nacional dos Coches ( At arabaları müzesi ) Belem Sarayını geçince ulaşılır. Bu müze, Lizbon’da en çok ziyaret edilen müzeymiş. Kral D. Carlos’un eşi Kraliçe D. Amelia onuruna 1905 yılında müzeye çevrilmiş ve binicilik okuluymuş. Ziyaret ederseniz gösterişli kraliyet arabalarını çok beğeneceğinize eminiz.
Pasteis Belem – Belem turtası Lizbon Yeme/içme başlıklı yazımızda detaylı olarak bahsedeceğimiz Belem Turtasını yemek için Belem’deyken, Pasteis Belem’e gelmeyi ihmal etmeyiniz. Şehirde bir çok yerde yapılmakla birlikte bir çoğunun Belem’de yiyeceğiniz gibi olmayacağına eminiz. Zevkler farklıdır elbet ama biz çok sevdik kendisini, keşke olsa da yesek tekrar. İstanbul’da yapan birkaç yerde tadımladık ama inanın yakınından bile geçmiyor hiçbiri.
Torrede de BelemLizbon Keşifler AnıtıLizbon Jeronimo ManastırıJeronimo Manastırı-İç AvluJerenimo Manastırı-Vasco do Gama’nın mezarıJerenimo Manastırı – Mozaik süslemeler
3.Gün: Alfama Bölgesi -28 numaralı tramvay- Alfama, Baxia bölgesinin komşusu. Tarihi 12. yy’la dayanan mahalle, seramik kaplı evleri, dışarı asılı çamaşırları ile Lizbon’un en eski mahallelerinden biri. Lizbon’daki 1755 depremini çok az hasarla atlatan ender yerlerden. Adını Arapça hamam demek olan Al Hamam’dan almakta. Sokaklarında, geleneksel el sanatı ürünleri satan dükkanlar ve kafeler sıralı. Burası aynı zamanda Fado’nun doğum yeri ve Fado gecesi yapmak isterseniz bolca Fado evi var. Bu bölgede yaşayan kadınların eş ve sevgililerini denize gönderdikleri zaman okudukları ağıt ile ortaya çıkmış müzik türü olan fadonun temelini hüzün ve özlem oluşturmakta. Biz fado gecesi yaptık mı açıkçası hayır. Hem fazla turistik bir aktivite hem de Fado evlerinden dışarı taşan müzik bize yeterli geldi açıkçası. Alfama bölgedeki evler çok güzel azulejo adı verilen seramik süslemelerle kaplı. Gelelim bu günümüzü nasıl programladığımıza. 28 numaralı tramvaya sabah erken saatte Martim Moniz meydanından bindik. Lizbon’un daracık, inişli çıkışlı sokaklarından etrafımızı seyrederek keyifli bir yolculukla Lizbon kalesine ulaştık. Tramvaydan Miradouro Santa Luzia durağında indik.
Sao Jorge Kalesi (Lizbon Kalesi): Kale muhteşem bir manzaraya sahip. Tejo nehri ve Lizbon tüm güzelliği ayaklarınızın altında. Şehrin savunması amacıyla yapılmış, 1255 yılından sonra da kraliyet sarayı olarak kullanılmış. İçinde gezecek çok bir şey yok ama kale ve 11 burç görülmeye değer. 1531 yılındaki depremde ciddi şekilde hasara uğramış ve önemini kaybetmeye başlamış, 1755 yılındaki depremle de kullanılamaz hale gelmiş. 1940’lar da yenileme çalışması yapılmış. Kale içinde küçük arkeolojik bir müze var. Buradan çıkarılan arkeolojik buluntular sergilenmekte. Kaleyi gezdikten sonra aşağı doğru inmeye başladık. Burada manzara büyüleyici, kaleden çıktıktan sonra önünüze gelecek Miradouro Santa Luzia adlı kafede soluklanıp kahve eşliğinde manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Miradouro seyir terası demektir ve Lizbon’da sıklıkla karşılacaksınız.
Lizbon Katedrali: Yoldan inerken önünüze Lizbon Katedrali yani Santa Maria Major de Lisboa ya da kısaca Se de Lisboa, gelecek. Bir benzeri Porto’da bulunan yapı 12.yy tarihlenir. Dışında iki çan kulesi ve gül pencere görülmeye değer. Kaleye çıkmayacaksanız 28 numaralı tramvaydan önünde inebilirsiniz. Daha önce bulunduğu yerde bir cami varmış ve şehir Araplardan alındığında bu caminin yerine inşa edilmiş. Biz içine girmedik ama girmek isterseniz giriş 5 Euro.
Lizbon Fado Müzesi: Bizim gezemediğimiz Fado müzesi de bu bölgede. Girişi 5 euro. Müze 1998 yılında açılmış. İçinde çeşitli enstrümanlar, fotoğraflar, giysiler ve Fado’yla ilgili çeşitli şeyler bulunmakta.
Casa dos Bicos: Se Katedralini gördükten sonra buraya yürüyerek birkaç dakika uzaklıkta bulunan Rua dos Bacalhoeiros caddesindeki Casa dos Bicos‘u görmeye gittik. Girmek isterseniz ücreti 3 euro ancak girmeseniz de 1125 adet elmas şeklinde taşla kaplı olan binayı dışından da olsa görün deriz. 16.yy. yapılmış olan bina balık deposu olmak üzere tarihinde çeşitli amaçlarla kullanılmış, günümüzde ise ülkemizde Körlük adlı kitabı oldukça tanınan Portekizli yazar Jose Saramago Vakfına aittir. Mimarisinin Venedik saraylarını örnek alınarak yapıldığı düşünülmektedir. Biz girmedik, dışından görmekle yetindik.
Santa Engrácia Kilisesi-Pantheon: Alfama bölgesindeki bu kilise bölgenin görülmeye değer yapılarından biri gerçekten. Lizbon’daki en eski kiliselerden olup yapımına 17.yy. da başlanmış, 20 yy. da Pantheon’a çevrilmiştir. Barok mimari özelliklere sahiptir. Portekiz ileri gelenlerinin mezarı bulunur. İç mekan Roma’daki Aziz Petrus Bazilikasına benzer yapılmıştır. Ayrıca panaromik, harika bir manzaraya sahiptir. Vaktiniz varsa kesinlikle görmenizi tavsiye ederiz. Adresi: Campo de Santa Clara
Feira da Ladra: Geçmişi 13 yy.’a dayanan bit pazarı da bu semtte kurulmakta. Salı ve C.tesi günleri kuruluyor. Denk düşemedik ama meraklılarına duyurulur.
St. Anthony Kilisesi: Yerel halk tarafından en sevilen kiliselerden. İç, görülmeye değer. Kilise, evlilik ve ailenin koruyucusu olduğuna inanılan St. Anthony’nin doğduğu yere yapılmış. Her yıl Haziran ayında toplu düğün ve kutlamalar yapılmaktaymış.
Museu dos Azulejos : Burası aslında Alfama bölgesine yaklaşık 2.7 km uzaklıkta, merkezin biraz dışında. Gelmek isterseniz bir şeye binmekte fayda var. Sadece Lizbon’un değil dünyanın çeşitli yerlerinden getirilen çiniler de sergilenmekte. Türkiye tarafından, Bülent Erkmen ve Zaha Hadid tarafından yapılmış 2 adet çini pano hediye edilmiş ve bunlar kalıcı koleksiyon arasında. P.tesi günleri kapalı. Av. Infante Dom Henrique üzerinde yer alır. Lizbon’da gerçekten de görülmeyi hak eden yerlerden biri. Konuyla pek alakam yok diyenleri dahi etkilemeyi başarıyor. Aralarında 600 yıllık çiniler dahi var. Listenizde bulundurmaya çalışın.
Alfama gezimizi sonlandırdıktan sonra Cais Do Sodre bölgesindeki gittik. Bu bölgede akşam yemek yemeyi planladığımız Time Out Market bulunmakta. Yeme içme bölümünde bahsedeceğimiz Cais do Sodre’deki Time Out Market ve sonrasında bir şeyler içmek için gittiğimiz meşhur Pink Street Lizbon’da görülmesi gereken yerlerden.
Miradouro Santa Luzia-Çok güzel seyir terasına sahip olan kafede dilerseniz bir şeyler yiyip- içebilir, manzaranın keyfine varabilirsiniz.
Santa Maria Major de Lisboa–İki yanında çan kuleleri ve gül penceresi ile görülmeye değerPortekizli yazar Jose Saramago Vakfına ait Casa dos Bicos– Cephesi 1125 adet elmas şeklinde taşla kaplı Santa Engrácia KilisesiNational Azulejo Museum
Geceleri oldukça hareketlenen Lizbon Pink Street
4. Gün: Sintra – Lizbon’daki 4.günümüzü bu güzel ve masalsı yere ayırdık. Sintra ile ilgili tüm detayları Sintra başlığı altındaki yazımızda anlattık. Kısaca bahsetmek gerekirse Sintra Lizbon’un en önemli cazibe merkezlerinden biri diyebiliriz. Sintra’da üç önemli ziyaret noktası var, Pena Sarayı, Qinta da Regaleira ve Castelo dos Mouros (Moorish Castle). Rossio’daki tren istasyonundan trenle gidilmekte.
5.Gün: Güzel Lizbon’a veda ediyoruz..
Lizbon yeme içme ve Sintra gezilecek yerler başlıklı yazılarımızın linkleri aşağıda bulunmaktadır.
Balkan özellikleri taşıyan, et severleri oldukça memnun edecek lezzetli bir mutfak daha. Et ve hamur ağırlıklı Sırbistan mutfağı, köftesinden böreğine hiç de yabancısı olmadığımız lezzetleri barındırmakta. Ziyaretçilerine de bu lezzetlerin sonuna kadar tadına varmak düşüyor. Belgrad, çok büyük bir kent olmamasına rağmen restoran, cafe, bar ve gece hayatı bakımından çok zengin bir şehir. Kendimize göre gideceğimiz yerleri listeledik ama daha onlarcası var ve 4-5 güne inanın asla sığmaz.
Belgrad Yeme içme önerileri : Belgrad’da ne yenir , nerede yenir?
Belgrad Skadarlija Caddesi : Belgrad’daki ilk akşamımızda hem caddeyi gezmek hem de yemek yemek için Skardalija caddesinde karar kıldık. Öncesinde otelden aldığımız bilgiye göre bu caddedeki tüm restoranların birbirine benzer olduğu ve hangisinde girersek girelim memnun kalacağımız bilgisini aldık. Caddedeki restoranlar menü bakımından birbirinin aynısı diyebiliriz. Akşamları oldukça keyifli hale geliyor. Mekanların hemen hepsinde canlı müzik var ve keyifli ezgiler, şarkılar sokağa taşıyor. Seyahatimizin kalabalık bir döneme denk gelmemesi nedeniyle önceden rezervasyon yapma gereği duymadan adını daha önceden not ettiğimiz Tri Sesira’da karar kıldık ancak rezervasyonumuz olmadığı için giremedik. Küçük bir hayal kırıklığı yaşadıktan sonra “Tri Sesira, sen kaybettin” diyerek ayrıldık. Bu arada aynı uçakta seyahat ettiğimiz bir aileyle daha sonra yol üstünde karşılaştığımızda onların da bizimle aynı gün ve saatlerde burada rezervasyonsuz olarak yemek yiyebildiklerini öğrendik. Onlar iç mekanda yemişler. Bilemedik içeride şansımızı deneseydik oturabilir miydik, bahçe tarafı mı yoğundu ancak bize seçenek sunulmadı. Sanırız Skadarlija’da en popüler yer burası ve çalışanları mekana duyulan yoğun ilgiden dolayı biraz havalanmış. Müşterinin yüzüne bakmıyor, sesini duymuyor, görmeyen gözlerle sürekli ileri bakıyor:))) İsim yapmış, ilgi gören bazı işletme çalışanlarının zamanla o yere davranışlarıyla zarar verebileceğini düşünmekteyim. Biz de göreceli olarak daha sakin olduğuna karar verdiğimiz Zlatni Bokal’de karar kıldık.
Zlatni Bokal : Yerel lezzetlerin hepsini bulabileceğiniz bir restoran. Kızgınlıktan değil samimiyetle iyi ki de Tri Sesira’da yer bulamamış ve buraya gelmişiz. Tabakların doyuruculuğu ve lezzeti oldukça tatmin edici. İç mekanı da dış terası da güzel. Ayrıca çalışanları çok yardımcı ve güler yüzlü. En azından bizimle ilgilenen kişi gayet iyiydi. Menü hakkında sıkılmadan detaylı bilgi verdi. Balkanların kaymakla servis edilen Cevapi köftesinden ve menüdeki Monastry Chicken adlı tavuktan aldık. Cevapi de tavuk da gerçekten çok başarılıydı. Bunun dışında Serbian Ajvar söyledik. Ajvar Sırbistan’a özgü, kırmızı kapya biberden yapılan, menüde salatalar kısmında yer almakla birlikte salatadan ziyade ekmeğe sürmelik bir meze. Türkiye’de de benzerleri mevcut. Sırbistan’da masaya ne söylüyorsanız ekstra ücrete tabi. Mesela ajvarı yiyebilmek için ekmek istedik ekmek ücretli, patates tavanın yanına ketçap istedik, bir tatlı kaşığı ketçap getirdiler, ücretli vs.
Cevapi Köfte
Monastry Chicken
Sırp birası
Belgrad Lorenzo & Kakalamba: Belgrad’ın en ikonik restoranı sanırım. Mekanın dekorasyonu ilginç, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz, keyifli ve oldukça popüler bir yer. Birbirinden alakasız objeler bir harmoni içinde sıralanmış ama rahatsız edici değil, en azından biz sevdik. Hafta arası ve biraz erken saatte gittiğimiz için kolaylıkla yer bulabildik. Yemeklerine gelince İtalyan ağırlıklı. Tagliatelle gayet lezzetliydi ama lazanyası biraz tuzlu ve fazlaca domates sosluydu. Şarapları güzel. Buraya dilerseniz yemek yerine bir içecek/kahve veya tatlı için gelebilirsiniz. Oldukça farklı ve hoş, gelmeye çalışın deriz.
Belgrad Lorenzo & Kakalamba
Lorenzo & Kakalamba
Belgrad Manufaktura: Akşamları çok hareketli, canlı müzik eşliğinde eğlenceli yemek yeme imkanı sunmakta. Yemekleri ortalama ama sevilen ve kalabalık bir mekan. Kralja Petra Caddesi 13 numara. Knez Mihaliova caddesine çok yakın.
Belgrad ManufacturarestoranBelgrad Manufactura
Belgrad Savamala Bölgesi : Bronko Köprüsünden Karadordeva Caddesine doğru olan bölge, şehrin Savamala olarak bilinen bölgesi. Belgrad’ın hareketli gece hayatının, restoran, cafe ve barların bulunduğu bölgelerden diyebiliriz. Karadordeva Caddesi üzerindeki Beton Hala, nehir kenarında sıralı birçok mekanın bulunduğu yer. Biz bunlar içinde Ambar restoranı denedik.
Belgrad Ambar Restoran : Belgrad’da en çok beğenilen restoranlardan biri diyebiliriz. Geleneksel Sırbistan mutfağının iyi bir örneği. Tadım menüsü alırsanız birçok lezzeti tatma imkanı bulabilirsiniz. Dış mekanı sıradan olsa da iç mekan güzel, çalışanları da çok ilgili. Akşam üzeri gittik ve dış mekanda oturduk. Manzarası da güzel. Menüsü zengin, tabakları oldukça doyurucu. Kesinlikle tavsiye edebileceğimiz bir yer. Yemek olarak dana etli Karadordeva Snicla ve salata tercih ettik. Restoran Beton Hala, Karadordeva caddesi 3 numara
Ambar Balkan CuisineAmbar
Comunale: Ambar restoranının yan tarafındaki İtalyan restoranı. Maalesef burayı denemeye fırsatımız olmadı ama oldukça popüler belki sizler et yemek istemediğiniz bir gün deneyebilirsiniz. Adres Beton Hala, Karederdova
Gardos Restoran ve Cafe: Zemun’da bulunmakta, Gardos Kulenin yanı. Sakin ve hoş bir yer. Zemun’a gelirseniz mutlaka gelin. Gardos Kulenin yanında. Çok huzurlu bir mekan. Biz gerçekten çok sevdik. Çalışanları çok kibar, insanı dinlendiren bir yer. Manzarası da güzel. Dilerseniz yemek dilerseniz kahve veya farklı bir kokteyl alıp buranın keyfini çıkarın. Kokteyllerini çok lezzetli bulduk açıkçası fiyatları da uygun.
Belgrad Gardos RestoranBelgrad Gardos Restoran
Tortilla Casa: Döneceğimiz gün denediğimiz Meksican fast food. Knez Mihaliova’nın bir alt caddesinde. Oldukça kalabalık. Tortilla yedik, istediğiniz malzemelerle kendiniz hazırlatıyorsunuz. Oldukça doyurucu boyutlarda ve uygun fiyatlı diyebiliriz.
Tortilla Casa
Ferdinand Knedle: Knedle, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminden, içi normalde kayısı veya erik dolgulu toplar diyebiliriz. Dış hamuru patates ve undan yapılma. Ferdinand Knedle’de farklı dolgu malzemelerinde yapılmış knedle çeşitleri var. İçi çikolata dolgulu ve frambuazlı olanından denedik ve memnun kaldık. Knez Mihaliova caddesinde Rajiceva Shopping center önünde seyyar araçta satılandan aldık ama bu caddenin paralelindeki Topcilin Venac caddesi‘nde dükkan ve cafe olarak da hizmet veren yeri de bulunmakta. Hem tatlınızı yiyip hem kahvenizi içebilirsiniz. Buralara gelmişken denenebilir.
Ferdinand Knedle
CRNA OVCA Dondurmacı: Bir dondurma diyarı olmasa da Belgrad’da lezzetli dondurmalar yiyebileceğiniz yerler mevcut. Biz Crna Ovca’da yedik ve memnun kaldık. İlginç olan külaha istediğiniz çeşitleri koyduktan sonra dondurmanızı tartarak vermeleri. Tartıda eksik çıkarsa ilave ediyorlar. Yani bizdeki gibi miktarı dondurmayı koyan kişinin inisiyatifine bırakmamışlar. Knez Mihaliova’ya yakın bir konumda.
Crna Ovca
Sütlaç-Sutlijas Bar: Sevgili sütlacımız üzerine farklı malzemeler döşenerek porsiyonlar halinde satılmakta. Açıkçası bizde yapılan sütlacın eline su dökemez ama yine de farklı olmuş ve sütlaç severler denemeli. Sütlaç kısmı daha az şekerli ve daha koyu kıvamlı, pilav gibi. Tadını üzerindeki malzemeden alıyor. Karamellisi, kit katlısı, oreolusu, meyvelisi birçok çeşidi var. Biz kit katlı olandan denedik. Knez Mihaliova caddesinin bir paralelinde Topličin venac caddesi, 3 numarada bulunuyor.
Sutlijas Bar Rice KingsSutlijas Bar Rice Kings
The Black Turtle II: Farklı lezzetlerde biraları var ve kendileri yapıyorlar. Çilekli ve yaban mersinlisini denedik ve çok sevdik. Gittiğimiz şubesinin yeri çok güzel. Ayrıca çalışanları sevimli ve güler yüzlü. Dışarıda oturursanız manzarası da iyi. Adresi Kosančićev venac 30. Knez Mihaliova caddesine çok yakın.
The Black Turtle II
Ülkemiz hamur işleri açısından çok zengin bir ülke. Belgrad’taki örnekler ülkemizdekilere benziyor. Zaten kaldığımız otelde de sabahları börek türü çeşitli hamur işleri servis edilmekteydi. O nedenle de fırın benzeri yerleri çok fazla listemize eklemedik. Ama Knez Mihaliova caddesi üzerinde yürürken insanların elinde yerken görüp merak ettiğimiz görünüm olarak galeta benzeri ama yumuşak, lezzet olarak sarımsaklı hamur işinden aldık. Ayaküstü atıştırmalık olarak gayet iyi ve oldukça lezzetli.
Belgrad gezilecek yerler yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Belgrad, geçmişte Yugoslavya’nın bugün Sırbistan’ın başkenti, Osmanlı Döneminin Dar’ül Cihad’ı. Avrupa’nın en eskilerinden ama yorgun değil capcanlı. Türkiye’ye yakınlığı ve vizesiz gidilebilmesi avantaj sağlayan Beyaz Şehir olarak da bilinen Belgrad, hareketli caddeleri, gezilecek tarihi yerleri, mutfağı ve gece hayatı ile görülmeyi hak eden bir Balkan şehri. Çok büyük bir şehir değil, gezilecek noktalar birbirine yakın bu özelliği ile de gezmesi oldukça kolay. Kısa sürede beğenimizi kazanan bir şehir.
Ulaşım– İstanbul’dan uçakla 1 saat 40 dakikada ulaşılan Nikola Tesla Havalimanı, şehir merkezine 18 km mesafede. Özel araç ya da taksiyle yaklaşık 20 dakikada şehir merkezine varılabilmekte. Bunun dışında Belgrad’a ulaşmak için A1 Havalimanı minibüsleri ve 72 nolu otobüsü kullanabilirsiniz. Havalimanından çıkınca sol tarafa ilerlerseniz A1 havalimanı minibüslerinin bulunduğu durağını göreceksiniz. Her yarım saatte bir kalkmakta. A1 nolu minibüsler Slavija Meydanına gitmekte. Ödemeyi içerde yapıyorsunuz ve ücreti 300 RSD. Bunun dışında 72 numaralı halk otobüsüyle, 40-45 dakikalık bir sürede şehir merkezindeki Zeleni Venac’a ulaşabilirsiniz. Şehre gelişte taksi kullanmayı tercih ettik ama dönüşte 72 numaralı otobüsü kullandık. Otobüsle ilgili biraz stresli geçen deneyimimizi:))) yazımızın bitiminde paylaştık. Ayrıca birçok otel, ücreti karşılığında havalimanından müşterilerini alma-bırakma hizmeti sunmakta. Otobüs durağı havaalanı çıkışının yaklaşık 150 metre ilerisinde. Kişi başı 150 RSD ücreti var ve otobüste ödeme yapıyorsunuz. Taksi tutacaksanız havaalanındaki ofisten gideceğiniz yerin adresini vererek alacağınız fişle taksiye gitmeniz faydalı olur. Bu şekilde ne ödeyeceğinizi bilerek gideceğiniz yere ulaşmış olursunuz. Havaalanındaki exchange ofis ya da makinalardan Sırp dinarı alabilirsiniz. Ayrıca şehirde oldukça fazla sayıda exchange ofis var ve hepsinin kuru neredeyse aynı. Ülkede bir çok yerde kredi kartı geçerli ama yine de alışverişinizi kartla yapacaksanız önceden sormakta fayda var.
Busplus card: Şehir içi ulaşımında kullanılan bu kart bizdeki ulaşım kartları gibi. Tramvay, otobüs ve troleybüslere binilebiliyor. Kartınızı araçların içindeki okuyucuya okutmanız yeterli.
Belgrad kaç günde gezilir ?
Belgrad zamanınız kısıtlı ise önemli cazibe noktalarını 2 günde gezilebileceğiniz büyüklükte. Ama şehri anlamak, rahat rahat gezmek, müzelere girmek ve de Zemun bölgesine ya da Novi Grad’a (yeni şehir) geçmek isterseniz 4 gün ayırabileceğiniz bir yer. Biz planımızı 4 gece olarak yaptık hatta 5. gün dönüşte 20.00 uçağıyla döneceğimiz için fazladan tüm gün bize kaldı ve yapılacaklar listemizde eksik pek bir şey bırakmadık. Koşuşturmadan, keyifli keyifli dolaşma, birçok lezzeti deneme imkanımız oldu. Bir daha gelir miyiz bilinmez ama Belgrad’la olan işimizi bitirmiş olduk. Osmanlının uzun yıllar hakim olduğu şehirde o dönemden kalan maalesef çok fazla bir şey yok. Diğer Avrupa şehirlerindeki gibi gezilecek saraylar da yok. Yapılacaklar daha kısıtlı ama güzel ve gezilesi bir şehir. Gece hayatı da oldukça hareketli, sevenlere tavsiye edilir. Zamanı kısıtlı olanlar, eski Belgrad’daki tarihi ve turistik yerlerin hepsine uğrayacak şekilde ring yapmakta olan 2 numaralı tramvay ile şehri dolaşabilirler. Belgrad pahalı bir şehir mi diye soracak olursanız çok ucuz ülkeler kategorisinde olmamakla beraber Türkiye’den uygun olduğunu söyleyebiliriz.
Belgrad’da Nerede kalmalı
Konaklama için Knez Mihailova, Cumhuriyet Meydanı çevresi, Dorcol ve Skadarlija bölgesi en uygun yerler. Biz Cumhuriyet Meydanına çok yakın bir yerde bulunan Opera Garni Otelinde konakladık. Gerçekten çok merkezi konumda. İki adımda Skadarlija, Knez Mihailova ve Cumhuriyet Meydanına ulaşılabiliyor. Çevresi çok hareketli ve her yere ulaşmak çok kolay. Ayrıca odaları büyük, kahvaltısı da yeterli düzeyde. Personeli oldukça güler yüzlü ve yardımcı. Adresi: Brace Jugovica 16, Belgrade, 11000
Belgrad birçok tarihi şehirde göreceğiniz gibi eski ve yeni şehir olarak ikiye ayrılmış durumda. Stari Grad-eski şehir; gezilecek yerlerin tamamı bu bölgede-Novi Grad ise yeni şehir, alışveriş-iş merkezleri ve yeni yerleşim bölgesi.
Belgrad gezilecek yerler
KalemegdanParkı ve Belgrad Kalesi(Belgrad Kalemeydan)
Dorcol Bölgesi, Bayraklı Camii ve Belgrad Katedrali
Knez Mihailova Caddesi
Cumhuriyet Meydanıve Sırbistan Ulusal Müzesi
Taş Meydan (Tasmajdan) ve Aziz Mark Kilisesi
Aziz Sava Katedrali
Nikola Tesla Müzesi
Skadarlija
Zemun Bölgesi ve Gardos Kulesi
Yeni Belgrad (Nova Grad)– Buraya gitmeyi çok gerekli görmediğimiz için kendi listemizden çıkardık.
Ada Ciganlijaveya Çingene Ada: Sava nehri kıyısındaki ada, sonradan yapay olarak kıyıya bağlanmış ve bir yarımada oluşmuş. Yazın Belgrad’ın sahili ve plajı. Mevsimden dolayı plajları kapalı. Kışın gitmeyi gerekli görmediğimiz için gitmedik.
1.Gün:Şehre varış ve Cumhuriyet Meydanı gezisi : Öğleden sonra saat 14.00’de kalkması gereken uçağımızın biraz gecikmeli kalkması, şehre ulaşım, otele yerleşme vs derken biraz ağırdan aldığımız ve aslında çok da bir şey yapmadığımız ilk günümüzde Cumhuriyet Meydanı’nı turlayıp fotoğrafladık. Şehirde geçirecek dolu dolu 4 günümüz olduğu için bugünü daha sakin geçirmek istedik. Akşam yemeği öncesi yine otele çok yakın konumda bulunan Skadarlija’yı dolaştık. Bu cadde ve çevresini tatilimizin son gününde de gezdiğimiz için daha sonra kendisinden detaylıca bahsedeceğiz.
Cumhuriye Meydanı –Republic Square: Sırbistan’ın kurtuluşunu sağlayan Prens Mihailova’nın, 1882 tarihinde yapılmış olan heykeliyle süslenmiş olan bu meydan, kutlamaların, eğlence ve gösterilerin düzenlendiği hareketli bir yer. Çok büyük değil. Etrafında kafeler bulunmakta. Prens Mihailova Heykelinin üstünde Sırbistan’ın Osmanlılardan aldığı şehirlerin listesi bulunmaktadır. Heykelde Prens at üzerindedir ve bir parmağıni ileri doğru uzatmis haldedir. Burada Osmanlılara Sırbistan’dan İstanbul’a gitmelerini işaret ettiği söylenmektedir. Sırbistan Ulusal Müzesi binası da, Cumhuriyet Meydanında bulunmakta. Heykelin tam arkasındaki binadır. Cumhuriyet Meydanın hemen yan tarafından Knez Mihailova Caddesi başlar. Bu caddeyi gelişimizin üçüncü günümüzde gezmişiz gibi anlatmamıza rağmen ilk geldiğimiz gün de gezdik. Cumhuriyet meydani her yerin merkezinde diyebiliriz. İlla bir yerden bir yere giderken meydanın bir taraflarından geçmek durumundasınız. Meydanda ayrıca Belgrad Ulusal Tiyatrosu da bulunmaktadır. 19.yy inşa edilmiş bir yapıdır. Çeşitli konser ve etkinlikler düzenlenmekte. Cumhuriyet Meydanı her şeyin merkezinde, bir yerden diğerine geçerken mutlaka yanından kıyısından geçiyorsunuz. Belgrad’a geldiğinizde en sık göreceğiniz yer diyebiliriz.
Belgrad Cumhuriyet Meydanı
2.Gün: Belgrad Kalemegdanve Belgrad Kalesi: Otelimiz Cumhuriyet Meydanına dolayısıyla da Knez Mihailova caddesine çok yakın olduğu için Knez Mihailova’dan yürüyerek Kalemeydan’a ulaştık. Adı “Kale Meydan”dan gelme. Caddenin bitiminde karşıya geçtiğiniz yerden Kalemeydan’a giriş yapıyorsunuz. Kalemegdan Parkında restoranlar ve hayvanat bahçesi dışında; müze, heykeller, yürüyüş alanları ve kafeler bulunmakta. Kale ve etrafındaki park alanı hiçbir yerde duraklamadan seri bir şekilde gezmeye çalışsanız dahi en az 4-5 saat ayırmanız gerekmekte. Şayet içindeki hayvanat bahçesine girecek, Kalemegdan’ın en güzel manzaralı restoranı olan Kalemegdan Restoran’da bir şeyler atıştıracak, kafelerinde soluklanacak ve müzeleri ziyaret edecek olursanız, burayı gezmeniz rahatlıkla bir tam gününüzü alır. Özellikle çocuklu aileler için hayvanat bahçesi ve yanındaki park çok eğlenceli olacaktır. Gezmesi gerçekten çok keyifli bir yer. Belgrad’ın en turistik ve simgesel yeri. Kalemegdan içindeki Belgrad Kalesinin ilk inşası MÖ 85 yılı Roma dönemi. 1571 yılında Kanuni tarafından ele geçirilmiş ve Osmanlı Sancağı olmuş. İstanbul’daki Belgrad Ormanı adını, Kanuni Sultan Süleyman’ın Sırbistan seferi dönüşü beraberinde getirdiği Ortodoks Belgradlıların yerleştirildiği Belgrad köyünden almakta. Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği noktada yer alması, çevreye hakim konumu nedeniyle stratejik açıdan avantajlı olmuş, tarih öncesi çağlardan beri yerleşim için kullanılmıştır. Kalemegdan’ın birçok yerinde nerede bulunduğunuz ve çevrenizdeki anıtsal yapıların neler olduğunu gösteren haritalar bulunmakta. Kalemeydan ve Belgrad Kalesi oldukça geniş bir alanı kapladığı için ziyaretiniz esnasında gezeceğiniz yerleri planlarken ya da nerede olduklarını bulmaya çalışırken bu haritalar faydalı oluyor. Kalemegdan ve içindeki Belgrad Kalesi’nde göreceğiniz yerlere gelince;
Anahtar teslim anıtı– Kalemeydan’a girer girmez sağ tarafta çok yakın bir konumda bulunmaktadır. Mermer anıtta 1876 yılında Sultan Abdül Aziz’in fermanı okunarak, Prens Mihailo’ya şehrin anahtarlarını teslim edilmesi sahnelenmekte. Sadece Belgrad şehri değil Sabac, Smederevo, Kladovska gibi 7 şehrin anahtarlarını burada teslim ediyor.
Damat Ali Paşa Türbesi: “Mora Fatihi” olarak bilinen Damat Ali Paşa’nın türbesi Stambol Kapısı ve Saat Kule’yi geçince meydanın orta kısmında bulunmakta. Osmanlı Devletinin en önemli devlet adamlarından biri olan Damat Ali Paşa, 5 Ağustos 1716’da Avusturya Ordusu’na karşı yapılan Petrovaradin Savaşında şehit düşmüş ve burada defnedilmiştir.
Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa Çeşmesi: Aslen Sırp kökenli bir devşirme olan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın 1578’de yaptırdığı çesme yine Saat Kapısına yakın bir konumda bulunmaktadır.
Belgrad KalemeydanPaşa Konağı: Belgrad’ı yöneten paşaların konaklamış olduğu paşa konağı.
Belgrad KalemegdanFransaya şükran anıtı: (Monument of Gratitude to France) 1.Dünya Savaşında Sırplara yardım eden Fransa’ya ithafen 1930 yılında yapılmış, elinde kılıç tutan kadın figürü Fransa’yı simgelemekte.
Askeri Müze: Park alanı içinde Askeri Müze bulunmakta. Biz müzeye girmedik ama Kalenin İstanbul Kapısı önünde de savaştan kalma top, silah vb savaş teçhizatları açık alanda sergilenmekte. Bu arada yeri gelmişken Belgrad’ta birçok müze Pazartesi günleri ziyarete kapalı
Kalemeydan Viktor Heykeli (Pobednik Zafer Anıtı) : 1928 yılında Sırbistan’ın Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ve Avusturya-Macaristan imparatorluklarına karşı kazandığı zaferi anmak için inşa edilmiş bir anıttır. O zamanlar şehrin en işlek meydanlarından Terazije Meydanı’na konulmuş. Ama heykel çıplak olduğu için Belgradlılar bu heykeli müstehcen bulmuş ve orada istememişler. Gözlerden uzak olması amacıyla buraya getirilmiş. Günümüzde ise burası şehrin en işlek turistik yeri haline geldiği için herkes tarafından görülmekte. Anıtta, savaş ve barışı sembolize eden bir elinde kılıç, diğer elinde de güvercin tutuyor. Ayrıca anıtın yeri çok güzel, bulunduğu yerden Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği noktayı seyretmenin keyfine doyulmuyor.
Kalemeydan Viktor Heykeli
Kale Kapıları : Kalede bulunan kapılar; Istambol Kapısı 1750 yılı, Zindan Kapı 15. yy Macaristan Dönemi, Leopold Kapısı, Karadjordje Kapısı (Kara George), Kral Kapısı, Kral VI. Karl Kapıları olarak sayılabilir. Ana Kalemeydan Parkı ile Yukarı Kasaba’yı (İstanbul kapısının iç bölgesi) bağlayan kapıya Türklere karşı ilk ayaklanmayı organize eden lider Karadjordje adı verilmiş. 1807 yılındaki Belgrad Kalesi kuşatması sırasında bu kapıdan geçerek isminin verilmesine sebep olmuş. Istambol Kapısı ya da Saat Kapı veSaat Kula (Sahat Tower): Saat Kapısı’nın orada bulunmakta. 18.yy’da inşa edilmiş. 27.5 metre yüksekliğinde. Günümüze kadar görünümünü korumuş ender yapılardan biri. Yukarı kasabanın girişinde bulunan İstanbul (Stambol) Kapısı İstanbul’a uzanan yoldan sonra bu adı almış. Türkler Sırbistan teslim ettiğinde şehrin anahtarları Prens Mihailo’ya bu kapı önünde teslim edilmiş.
Istambol Kapısı ve Sahat Kula
Karadjordje Kapısı: Türklere karşı ilk ayaklanmayı organize eden lider Karadjordje adı verilmiş. 1807 yılındaki Belgrad Kalesi kuşatması sırasında bu kapıdan geçerek isminin verilmesine sebep olmuş. Türkler için sürekli sıkıntı olmuş. Daha sonra bu kapıdan geçmesi gibi hatıraları silmek amacıyla Ana Kalemeydan’a uzanan köprüyü yıkmışlar ve kendisini de mahkum etmişler. II. Dünya savaşının ardından kapı restore edilmiş ve tekrar kullanıma açılmış.
Despot Kapısı ve Dizdar Kulesi- (Zindan Kapısı): 15 yy’da Macarlar tarafından inşa edilmiş. Yapıldığı dönemde kalenin ana kapısı olarak kullanılmış. Türkler’in Belgrad’ı fethetmesinden sonra zindan olarak kullanıldığı ve “Zindan Kapısı” adlandırıldığı düşünülmekte. İki yuvarlak kule arasında bulunan kapı içte Despot’un Kapısına dışta Leopol’un Kapısına birer köprüyle bağlanır. 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu tarafından zindan olarak kullanılan kulelerin zemininden dolayı Zindan Kapısı olarak adlandırılmıştır.
Leopold Kapısı: En dıştaki kuzeydoğu kapısıdır ve Zindan Kapısı’na bir köprüyle bağlanır. I. Leopold‘un adıyla adlandırılmıştır.
Kral Kapısı: İç kent surlarında Pobednik Zafer Anıtının alt tarafında bulunmaktadır.
Kral VI Karl Kapısı: VI. Karl tarafından bir zafer takı olarak inşa edilmiştir ve Belgrad’daki az sayıdaki barok yapı örneklerinden biridir.
Roma Kuyusu: Ziyarete saat 11.00’de açılıyor. 60 metre derinlik ve 3.5 metre genişliğe sahip. Ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı tam olarak bilinmemekte. İçinde spiral merdivenlerle aşağı iniliyor ama inişler kapalı durumda. Osmanlı zamanında zindan olarak da kullanılmış. Hainlik yaptığı tespit edilen kişiler bu kuyuya hapsedilmiş. Girişi ücretsiz.
Roma Kuyusu
Balıkçı çeşmesi: Sırp heykeltraş Simeon Roksandic tarafından 1906 yılında Roma’da yapılmış ve sergilenmesi amacıyla Londra’ya gönderilmiş. Daha sonra heykel kaybolmuş. Bunun üzerine sanatçı heykelin aynısını tekrar yapmış. Parkta bulunan 2.kopya, ilk yapılan daha sonra bulunarak Zagrep’e getirilmiş ve Zagrep’te bir meydanda sergilenmekte. Bronzdan yapılmış heykel, balıkçı ile yılanın mücadelesi sahnelenmiş.
Balıkçı çeşmesi
Japon Çeşmesi: Japonlar’a ithaf edilen çeşme
Ruzica Kilisesi: Kalemegdan’ın hemen yanında yer alıyor. 16. yy Osmanlı döneminde hasar görüyor ve barut deposu olarak kullanılıyor. 19.yy’da restore ediliyor. Adı Küçük Gül anlamına gelmektedir. Kesinlikle ziyaret edilmeli. Kilisenin tarihi 15. yüzyılın ilk yıllarına kadar uzanıyor. Günümüzdeki bina 19.yy’da yapılmış ve I. Dünya Savaşı sonrasında restore edilerek bugünkü halini almış. İçi çok etkileyici olmamakla birlikte güzel bir yapı.
Ruzica Kilisesi
Ruzica Kilisesi iç mekan. Büyük bir kilise değil ancak görülmeye değer. Gezimizden bir hafta önceki tarih Paskalya’ya denk geldiği için hemen hemen bütün kiliselerde yumurta vardı.
Aziz Petka Şapeli: Ruzica Kilisesinin hemen altında. İnanışa göre Aziz Petka Kilisesinin olduğu yerde iyileştirici gücü olduğuna inanılan su çıkmaktaymış.
Aziz Petka Şapeli
Nebojsa Kulesi: Ruzica Kilisesini gezdikten sonra merdivenlerle aşağıda indiğiniz yerde biraz ilerlediğinizde önünüze sahil yolu çıkacak. Karşıya geçince Nebojsa Kulesine ulaşıyorsunuz. Tuna nehrini gözetleme kulesi. Nehir kenarında, girişi ücretsiz. Merdivenlerle üst katlara çıkılıyor, her katta tarihi anlatan yazı ve görseller bulunmakta. 1460 yılında inşa edilmiş sonradan cezaevine çevriliyor. İçeride Balkan ülkelerinde milliyetçi hareketlerin başlamasına öncülük eden Yunan düşünür ve yazar Rigas Velestinlis hakkında sergi de bulunmakta.
Nebojsa Kulesi
Hamam– Ruzica kilisesinden aşağı indiğinizde solunuzda kalan beyaz yapı Hamam ancak ziyarete kapalı durumda.
Cvijeta Zuzoric Köşkü: Kalemeydan parkı içinde bulunan ve Sırbistan’ın ilk sergi salonu olan yapı. 1928 yılında açılmış ve ünlü şair Cvijeta Zuzoric’in adı verilmiş. Ülkenin en büyük sergi salonu olarak hizmet vermekte ayrıca Sırbistan Güzel Sanatlar Derneği’ne (ULUS) de ev sahipliği yapmakta.
Cvijeta Zuzoric Kosku
Doğa Tarihi müzesi: 1840 yılında yapılmış ve 1992 yılında restorasyon geçirmiş. Yapıldığı yıllarda içinde kale kapısı muhafızları kalmış.
Ayrıca savaş öncesi-sonrası dansçıları gibi heykel ve anıtlar Kalemegdan’da görülecek yerler arasında bulunmaktadır. Aşağıdaki linkten Kalemegdan’la ilgili bilgi ve tanıtım videolarına ulaşabilirsiniz.
2. Gün öğleden sonra: Dorcol Bölgesi – Belgrad’ta Kalemegdan’dan Tuna nehrine doğru olan mahalle. Kalemeydan’daki Belgrad Kalesi ve parkı gezdikten sonra tekrar Knez Mihailova tarafına doğru dönerek Dorcol Bölgesini gezdik. Bu bölgede Bayraklı Cami, St. Michael’s Katedrali, restoranlar ve cafeler bulunmaktadır.
Bayraklı Cami :Belgrad şehrinde ibadete açık tek cami olan Bayraklı Cami Dorcol’de Gospodar Jevremova Caddesi üzerinde yer almaktadır. Geçmişte 273 tane cami bulunmaktaymış. Tam olarak yapım tarihi bilinmemekle birlikte Osmanlı döneminde 1575 yılında yapıldığı bilgisi bulunmakta. Belgrad’ın Avusturya işgalinden sonra Katolik Kilisesi olarak kullanılmış işgalden kurtarıldıktan sonra tekrar camiye çevrilmiştir. Namaz saatlerinde bayrak çekilmesinden dolayı bu adı almıştır. Kare planlı caminin kubbe kısmı altıgen planlı olup minaresi bulunmaktadır. Sade ama güzel bir mimariye sahiptir. Kosova’daki ayaklanmalar sırasında Sırp kiliselerinin yakılmasına tepki olarak 18 Mart 2004’te ateşe verilen cami, ağır hasar görmüş, restore edilerek günümüzdeki halini almıştır.
Bayraklı Cami
St Michael’s Katedrali: Oldukça gösterişli kulesi olan bu Ortodoks katedrali, dış görünümü ile çok güzel ve dikkat çekici. Knez Mihailova caddesinin bitiminde. Kalemeydan’dan rahatlıkla görünüyor . Katedralinin içi de en az dışı kadar etkileyici ve görülmeye değer.
St Michael’s Katedrali
St Michael’s Katedraliiç mekan
3.Gün:
Knez Mihailova Caddesi Sırbistan Prensi 3. Mihailova’nın adını alır. Bir ucunda Kalemegdan ve Dorcol bölgesi diğer ucu Terazije Caddesine açılır. Trafiğe kapalı bir cadde. Terazije Caddesine açılan tarafının yanında Republice Meydanı bulunur. Yaklaşık 1 km uzunluğunda alışveriş merkezleri, sinema, restoran ve cafelerin bulunduğu hareketli bir cadde. Alışveriş deyince Belgrad’ta gördüğümüz kadar çok spor ayakkabı satan mağaza sanırım hiçbir yerde görmedik. Turistlerin en çok takıldığı cadde diyebiliriz. Her an kalabalık. Doğu Avrupa’nın en güzel caddelerinden biri olarak seçilmiş ve devlet koruması altında. Caddenin tarihi Roma dönemine kadar uzanmakta, Osmanlı döneminde de önemli bir yer tutmuş ancak bu döneme ait özellikler zamanla kaybolmuş. Cadde üzerinde görebileceğiniz yapıların bir kısmını aşağıda özetlemeye çalıştım. Bu yapıların hemen hepsi zamanında nüfuzlu ailelere ait yapılarmış. Şimdilerde ise sanatevi ya da ticari amaçla kullanılmakta. Burayı gezerken gözlerinizi binaların üstlerine doğru kaldırıp süslemeleri kaçırmamanızı tavsiye ederiz.
Srpska Kruna Sırbistan Ulusal Kütüphanesi (1869 tarihli). Caddenin Belgrad Kalesine doğru ilerlerken göreceksiniz.
SANU, Sırbistan Bilim ve Sanat Akademisi- Sergiler ve konserler düzenlenmekte. Zemin katı sergi alanı. Burası Marko Stojanovic’in eviymiş. No.33
Balkan Evleri -Balkan mimarisi özelliklerini taşıyan bitişik nizam 3 bina. Yapım yılı 1870’ler.
Hristina KumanudiEvi– Yapım yılı yine 1870. Bir süre banka olarak kullanılmış, günümüzde Belçika Konsolosluğu olarak faaliyet gösteriyor.
Nikola Spasiç’in Evi-Belgrad’lı tüccar Nikola Spasiç’in evi olarak mimar Konstantin Jovanoviç tarafından Rönesans tarzında 1889 yılında inşa edilmiştir. No.33
Kristina Mehana’nın evi– Belediye binası yapılıncaya kadar meclis burada toplanmış.
Rejiceva Shopping Center bu caddede yer alır.
Balkan Evleri – Bitişik nizam 3 adet bloktan oluşmakta
Rajiceva Shopping Center
Topcilin Venac caddesi – Bu cadde Knez Mihaailova caddesinin bir paralelinde bulunan, daha sakin ve bir şeyler içmek ve soluklanmak için güzel bir cadde.
Terazije Caddesi – Terazije Meydanı- Moskva Oteli – Sırbistan Meclis Binası ve Aziz Sava Kilisesi: Yine Cumhuriyet Meydanı’nı merkez olarak aldığınızda Meydanın yanından Knez Mihailova’nın tersi yönüne ilerlediğinizde adını Türkçe’den alan Teraziye Caddesi ve meydanına ulaşırsınız. Belgrad’ın en ünlü meydanlarından biridir. Belgrad Belediye Sarayı, Parlamento Binası, Cumhurbaşkanı Köşkü ve daha birçok önemli yere de yürüme mesafesindedir. Meydana adını ise şehrin su dağıtımı için 1840’larda Osmanlıların inşa ettiği su kulesi vermiş. Meydanda çiçek desenleriyle süslenmiş bir çeşme var ve bu çeşme buradaki en önemli yapılardan biri olan Moskva Oteli’nin yanında. Moskva Oteli 1906 yılında yapılmış. Maksim Gorki, Alfred Hitchcock gibi birçok tanınmış kişi burada kalmış. Oldukça güzel bir yapı, sanırım Belgrad’ta en çok fotoğraflanan yerlerden biri. İhtişamlı ve etkileyici bir dış görünüşe sahip. Terazije caddesinin bir ucu Aziz Sava Kilisesine ulaşır. Aziz Sava Kilisesi son derece gösterişli bir Ortodoks kilisesi. Gece ışıklandırılmış görünüşü de çok göz alıcı. Kilise, Sırp Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu ve Orta Çağ Sırbistan’ında önemli bir kişilik olan Sava’ya ithaf edilmiş. On bin kişilik kapasitesi ile balkanlarda en büyük dünyada ise 2. sırada. Mimarisi Bizans mimari özellikleri taşıyor. Aziz Sava’nın kalıntılarının, Osmanlı paşalarından Sinan Paşa tarafından 1594 yılındaki Sırp ayaklanmasında yakıldığı iddia edilen bölgede inşa edilen kilise, şehrin simgelerinden biri. Aziz Sava’nın kalıntılarının yakılmasının 300. yılında, 1894’te başlanan kilise inşaatı, dünya savaşları ve değişen yönetimler nedeniyle neredeyse günümüze kadar sürmüş. İçindeki mozaik işlemeleri Rusya tarafından finanse edilmiş. Kubbesi zeminde inşa edilerek yukarı kaldırılmış . Gerçekten gerek mimarisi gerekse iç süslemeleri bakımından Belgrad gezisinin olmazsa olmazı diyebileceğimiz çok güzel bir kilise.
Sırbistan meclis binası: Terajize caddesine yakın bir yerdedir.
Moskva Oteli
Sırbistan Parlemento Binası-Güzel bir mimariye sahip, 4 sütunlu ve üçgen alınlıklı bir girişi var. Terazije’ye çok yakın konumda, cadde üzerinde.
Aziz Sava Katedrali
Aziz Sava Kilisesi, muhteşem iç mekan süslemeleri
Tasmajdan (Taşmeydan)- Taşmeydan Parkı ve St. Mark Kilisesi : Roma döneminden itibaren taş çıkarılan bölge. Buradaki taş ocağı Osmanlı döneminde de kullanılmış. Şehre yakınlığı nedeniyle Belgrad’ta bulunan binalar için kullanılan taş buradan çıkarılmış. Taş ocağı daha sonra uzunca bir süre depo, sığınak gibi amaçlarla kullanılmış. Taşmeydan bölgesi 1999’daki Nato bombardımanı nedeniyle çok hasar görmüş. Taşmeydan parkında bulunan Aziz Mark Kilisesi ülkenin en büyük Ortodoks kiliselerinden biridir. Sırbistan Ulusal Meclisine yakın konumdadır. Krstic kardeşler tarafından Bizans mimarisinin canlandırılması şeklinde tasarlanmış ve 1940’ta bitirilmiştir. Mimari açıdan çok etkileyici bir görünümü var. Kilisedeki ikonastasis mozaikle kaplıdır ve bu mozaik ise 130 m² büyüklüğüyle dünyada en büyüğüdür. Kilisede ayrıca üç tane sunak bulunmaktadır. Bizans mimarisi örneğinde yapılmış olup 1940 yılında tamamlanmıştır. Kilisede imparator Duşhan’ın türbesi bulunmaktadır.
Taşmeydan Parkı
St. Mark Kilisesi
Nicola Tesla Müzesi: Alternatif akımı bulan, Sırbistan’ın medarı iftiharı ve Sırp kahramanı olarak kabul edilen Nikola Tesla adına kurulmuş olan müzedir. İçeride her saat başı rehber eşliğinde turlu bir gezi yapılmakta. Girişte yaklaşık 15 dakikalık bir film gösterisi ile Tesla’nın ailesi, hayatı ve icatları hakkında Türkçe altyazılı:))) bilgi verilmektedir. Bu kısa film gösterisi Nicola Tesla ve yapmaya çalıştığı şeyler hakkında bilgi sahibi olmak açısında önemli. Daha sonra yine rehber eşliğinde Tesla’nın icatlarını içeren gösteri yapılmaktadır. Giriş ücreti 800 RSD olup, kredi kartı geçmemektedir. Müze gezisi yaklaşık 45 dakika civarı sürmektedir. Aziz Sava Kilisesine yakın bir konumdadır.
Nikola Tesla Müzesi
Nicola Tesla‘nın müzedeki balmumundan yapılmış mumyası. Kendisi 1.88 m uzunluğundaymış.
4. Gün: Zemun ve Gardos Kula– Belgrad’da bu günümüzü Zemun bölgesine ayırdık. Zemun’a nasıl mı gittik elbette yürüyerek. Knez Mihailova caddesindeki alışveriş merkezi Rejiceva Shopping Center önünde yaya olarak gezen ve turistlere yardımcı olan öğrenciler var, hala var mı bilmiyorum bir ara Sultanahmet civarında da üzerinde “Ask Me” yazılı tişörtler giyen öğrenciler de benzeri şekilde turistlere yardımcı olmaktaydı. Neyse Zemun ziyaretimizden iki gün önce alışveriş merkezinin önündeyken turist olduğumuzu anlayan genç bir kadın bize oldukça faydalı bilgiler aktardı ve Zemun’a 84 numaralı otobüsün gittiği bilgisini verdi. Gideceğimiz sabah yandexten baktık 7 km. ve biz bu yolu yürürüz dedik:))) Bir yeri gezmenin ve keşfetmenin en iyi yolu vaktiniz ve şartlarınız müsait ise yürümektir mottosuyla yola koyulduk. Güzergah zaten çok güzel. Zemun nehrin diğer tarafında o nedenle de köprüyü geçmek gerekiyor. Sava nehri üzerindeki Bronko köprüsünü yürüyerek geçerken eski Sava Köprüsü ve uzaktan da olsa Ada Köprüsünü görme fırsatımız oldu. Bu köprüler eski Belgrad bölgesini yeni Belgrad bölgesine bağlamaktadır. Bu arada köprülerden de kısaca bahsedeyim. Ada Köprüsü Ada Ciganlija’yı Novi Beograd’a bağlıyor. Dünyanın en büyük tek direkli asma köprüsüymüş. Köprünün gece görünümü gerçekten güzel. Eski Sava Köprüsü hem araç, hem yaya hem de tramway geçisine uygun. Köprüyü geçer geçmez yemyeşil bir parkın kenarından yürüyerek yolumuza devam ettik. Parkta spor yapan insanları ve çocuklarıyla dolaşanları gördükçe gıpta etmemek mümkün değil. Küçücük bir ülke, küçücük bir şehir ama bu konuda İstanbul’u döver. Bizde neden olmuyor-olamıyor, kıyaslama falan filan sonra saldık, acı çekmeyi bırakarak anın tadını çıkarmaya karar verdik. Zemun’a giderken yol üzerinde YUGOSLAVİJA otelin önünden geçtik. Otel Belgrad’ın Novi Beograd belediyesinde bulunuyor. Bu arada Bronco köprüsünden Sava nehrini geçerek karşıya ulaştığımız bölge artık Novi Belgrad yani yeni şehir bölgesi oluyor. Otel 1969’da açılmış. Kraliçe II. Elizabeth, Richar Nixon, Jimmy Carter, Tina Turner ve Neil Amstorng gibi birçok ünlü ve üst düzey yetkili konaklamış. NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması sırasında batı kısmı zarar görmüş.
Ada Köprüsü- Dünyadaki en büyük tek direkli asma köprü. Gece ışıklandırılmış görünümü çok güzel
Eski Sava Köprüsü-Araç, troleybüs, otobüs ve yaya geçişine uygunbir köprü
Zemun, Tuna nehri kıyısında. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi yemyeşil park ve bahçeleri, muhteşem manzarası ve çok sayıda cafe, bar ve restoranıyla ilgi görmeyi hak ediyor. Zemun bölgesinin sokak aralarında yürüyüş yapıp, yerel pazarlarına girerek Belgrad’ın bu bölgesini de keşfedebilirsiniz. Nehir boyunca güzel ve manzaralı yürüyüş yoluna da sahip bu bölgede çok sayıda balık restoranı bulunmakta. Hem gezme hem yeme içme uğrayabileceğiniz bir yer.
Yugoslavija Otel
Zemun Tuna Nehri kenarı
Zemun’da Halkbank şubesi:))
Belgrad Gardos Kulesi: Zemun bölgesinin en önemli tarihi yapılarından biri olan Gardos Kulesi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dönemlerinden kalma bir anıt. Milenyum Kulesi olarak da biliniyor. Tarih boyunca gözetleme kulesi olarak kullanılmış. Yüksekçe bir bölgede. Kuleye çıkmasanız dahi avlusundan Tuna nehri ve Belgrad manzarası çok çok güzel. Anıtlar Enstitüsünün koruması altında. 1914 Avusturya-Sırbistan savaşında hasar görmüş ve sonradan restore edilmiş. Orta Çağ kalesinin kalıntıları üzerine inşa edilmiş. Kule içerisinde Zemun bölgesi hakkında bilgiler sunan küçük bir sergi alanı bulunuyor. Türklere karşı savaşmış olan Sırp asıllı Janko Sibinjanin adına inşa edilmiş dört Millenium kuleden biridir. Kuleye çıkış kişi başı 2 Euro’dur. Dinlenmek ve birşeyler yemek-içmek isterseniz hemen yanındaki Restoran Gardos’u öneririz. Hem kahvelerini hem de kokteyllerini oldukça başarılı bulduk. Bahçesi hoş, manzaralı ve güzel. İç mekanı da ferah. Ayrıca hem yiyecek hem de fiyatları gayet makul.
Gardos Tower
Gardos Kulesinin avlusundan Tuna manzarası ve Crkva Svetog Oca Nikolaja Kilisesinin kulesi
Crkva Svetog Oca Nikolaja Kilisesi: Gardos kulesine yakın bir yerde. Oldukça etkileyici bir görünüme sahip Ortodoks kilisesi. Gerek çan kulesi, gerek iç mekan süslemeleri ve avlusundaki çeşme çok güzel. Aklıma gelmişken Belgrad halkı gözlediğim kadarıyla oldukça dindar. Tüm kilise ziyaretlerimizde halkın ibadethanelerine karşı son derece saygılı olduğunu fark ettim. İsa ve Meryem Ana resimlerini öpüp koklamadan, önünde 3-5 kez istavroz çıkarmadan dua etmiyorlar. Gezimiz esnasında Knez Mihailova caddesine yakın bir yerde Baklava satan bir Türk girişimci ile tanıştık ve gelip geçerken muhabbet etmeye başladık. Bu sohbetlerin birinde kendisine bu görüşümü ilettim ve resim-ikona öpüp koklama nedeniyle buralarda Covid çok ağır geçmiş olmalı diye görüş bildirdim ama şaşırtıcı bir biçimde Sırbistan’ın covidi çok az kayıp ve hastalıkla atlattığı bilgisini aldım. Gerçekten onlarca insanın ellediği nesneleri kucaklayıp öpmeleri bizi epey şaşırttı. Konumuza dönecek olursak buraya gelirseniz mutlaka bu kiliseyi ziyaret etmelisiniz.
Crkva Svetog Oca Nikolaja Kilisesi
Kilisenin avlusundaki çeşme, o kadar güzel ki fotoğraflamadan olmazdı
Zemunska Pijaca: Zemun merkezdeki semt pazarı. Gelmişken ziyaret edebilirsiniz. Büyük bir pazar değil.
5.gün –Skadarlija Caddesini turlama, Belgrad Müzesi gezisi, alışveriş ve eve dönüş
Belgrad Skadarlijaya da Skadarska Caddesi: Cumhuriyet Meydanının biraz aşağısından başlayan cadde yaklaşık 400 metre uzunluğunda ve ünlü restoranları, sanat galerilerini, antika ve hediyelik eşya dükkanlarını barındırıyor. Belgrad gezilecek yerler arasında hatırı sayılır bir yeri vardır. Tarihi yapıların hepsi restoran ve cafeye dönüştürülmüş. 19.yy’da şehrin bohem tarafı, sanatçı, gazeteci ve yazarların uğrak noktasıymış şimdilerde bizim gözlediğimiz kadarıyla daha turistik bir cadde. Ünlü Sırp şair Djura Jaksic’in evi bu cadde üzerinde. Daha ziyade geleneksel lezzetlerin canlı müzik eşliğinde sunulduğu restoranları ile meşhur. Sokağın girişine yakın bir yerde rakija keyfi yapabileceğiniz bir bar da var. Biraz daha aşağıda caddenin bitiminde eskiden Belgrad’ın en zengin ailelerinden olan Bajloni ailesine ait olan BİP Bira Fabrikası bulunmaktadır. Sokağın en sonunda, Sebilj (Sebil) olan bir çeşme göreceksiniz. Bu sebil Saraybosna Baş Çarşı’da bulunan çeşmenin aynısıdır. Skadarlija caddesinin bittiği yerde caddenin karşısına geçtiğinizde Bajloni Market yani her gün kurulan ve taze, sebze vb ürünler bulunan halk pazarını görebilirsiniz.
Skadarlija Caddesi
Skadarlija
Bir benzeri Saraybosna’da bulunan çeşme
Sırp şair Djura Jaksic’in heykeli
Bajloni market
Belgrad Müzesi gezisi: Belgrad Müzesi Cumhuriyet Meydanında yer almakta. Prens Mihailonava’nın heykelinin tam arkasındaki bina. Ziyaretçi girişi meydanın yanındaki caddede bulunan yan kapıdan yapılıyor. Açılış saati sabah 10:00. Perşembe günü 12:00 de açılıyor. Pazartesi günleri de kapalı. Çok büyük bir müze değil o nedenle de dolaşmanız saatlerinizi almaz. Mutlaka gezmeye çalışın deriz. Arkeolojik kazı yapmanın zorlukları ve maliyeti herkesçe malum. Bir şeyler bulmak onlarca yıllık emek ve gider demek. Herkes ilgi duyup sevmeyebilir elbette ama bu emeğe saygı için bile gezilebilir. Kazılarda ortaya çıkarılan buluntular insanlık tarihinin geçmişini aydınlatmaya yarayan en önemli veriler. Müzenin giriş katı da daha çok arkeolojik kazılar neticesinde çıkarılan şeylerin sergilendiği bölüm. Bir sonraki katta ağırlıklı olarak Sırp sanatçıların eserlerine yer verilmiş. Bunlar da gerçekten görülmeye değer eserler. Yapıldıkları dönemin giyim-kuşamı, yaşam tarzı vb konularda zengin bir bilgi kaynağı. Ayrıca geçmişten günümüze Sırbistan’da kullanılan paralar da sergilenmekte. Uluslararası sanatçıların eserlerinin sergilendiği söylense de bu konuda çok heyecan yapmamak lazım. Müzede sınırlı sayıda yabancı sanatçının sınırlı sayıda eseri bulunmakta. Bunlar arasında Henri Matisse, Wassily Kandisky, Vincent Van Gogh, Edgar Degas, Venedikli fresk ressamlarının son büyük ustası olarak gösterilen Giovanni Battista, açık havada resim yapan ilk Fransız ressam ünvanı taşıyan Eugene Boudin ve Picasso’yu sayabiliriz. Picasso’nun sadece birkaç karakalem çalışması mevcut. Giriş ücreti 300 RSD. Biz denk düşmedik ama geçici sergilerde düzenlenmekte. Eğer geçici sergi varsa ve onu da gezmek isterseniz ücret değişebiliyor.
Belgrad’taki son günümüzün geri kalanında hediyelik eşya almak için dükkanları dolaştık. Alınabilecek şeylerin başında Rakija, özellikle erikten yapılmış olanı tercih ediliyormuş, erik dışında başka meyvelerden üretilenleri de var, çeşitli meyve likörleri ve şarap gelmekte. Yine birçok ülkede bulabileceğiniz türden magnetler vb şeyler alınabilir.
Eve dönüş-Son alışverişlerimizi yaptıktan sonra otelin emanetinden bavullarımızı alarak akşam 20:00’de kalkan uçağımıza gitmek için 17:00 gibi kalkan 72 nolu otobüsün durağına geldik. Zaten fazlaca bir bagajımız da yoktu. Otelimiz otobüs durağına yaklaşık 450 metre mesafede. Bu otobüsü kullanacaksanız otobüs durağında yanlış yerde beklemeyin. Çünkü yolcu indirdiği ve bindirdiği nokta biraz farklı. Gelen yolcuyu boşalttıktan sonra 50 metre ilerideki kalkış durağına gidiyor. Sizin uçağınız da akşam iş çıkışı saatine denk geliyorsa ihtiyatlı davranıp daha erken saatteki otobüse binmek mantıklı olabilir. Gerçekten epey trafik oluyor ve bu hattın durak sayısı çok, indi-bindisi oldukça fazla ve aşırı vakit kaybı oluyor. Bir de yolda otobüsümüz arıza emareleri gösterdi, vites geçme sorunu falan yaşadı, hatta bir ara şoför dışarı çıkıp müdahale etti ya da canı sigara içmek istemişti numara yaptı bilemedik artık, sigaradan sonra otobüs mucizevi şekilde çalıştı. Tabi yolcuların yüzde 65’i havaalanı yolcusuydu, otobüs çalışınca artık alkışlar vs. sanırsınız kötü bir uçak yolcuğundan yere inmeyi başardık:)) neşe içinde havalimnıana vardık. Sıkıntılı olan otobüsün arıza yaptığı yerdi aslında, şehir merkezinden çıkmıştık ve alana da en aşağı araçla 20 dakika uzaklıktaydık. Ne taksi ne başka araç vardı. Hiçbir şey olmasa bir sonraki otobüsü beklerdik ama sonuçta sıkıntı. Kısaca bir yürek çarpıntısı yaşamadık değil. O nedenle çok ucu ucuna hareket etmemek lazım aslında deyip gezi notlarımıza son noktamızı koyalım.
Belgrad yeme içme konulu yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Ürdün Orta Doğu’da yer alan ve sınırları içinde kesinlikle görülmesi gereken benzersiz yerler bulabileceğiniz bir ülke. Avrupa’dan son derece farklı ve bir o kadar unutulmaz deneyimler sunmakta.
Ürdün gezilecek yerler yazımda temel bilgiler dışında ayrıca gezilecek yerlerle ilgili detaylı anlatımların bulunduğu yazılarım linkleri de aşağıda yer almaktadır.
Ürdün nerede ? Orta doğuda krallıkla yönetilen bir arap ülkesidir. Irak, İsrail, Suudi Arabistan ve Suriye’ye komşudur.
Ürdün’e Vize gerekiyor mu ? Vizesiz gidilebilecek ülkeler arasında olması oldukça caziptir.
Ürdün’de kapanmak gerekir mi ? Tesettür zorunluluğu bulunmamaktadır.
Ürdün’de Ne Giyilir- Ürdün’de tesettür giyinmeniz gerekmemekle beraber şehir merkezlerinde çok dekolte giyinmemenizi tavsiye ederiz. Mini etek, şort benzeri kıyafetler çok uygun değil. Akabe Amman’a göre daha modern ve rahat bir şehir. Denize girebilir, dalış yapabilirsiniz. Cami gezisi yapacak olursanız içeri girerken başınızı örtmeniz gerekir.
Ürdün’den ne alınır: Özellikle aromalandırılmış kahve, zahter ve kimyon benzeri çeşitli baharatlar almanızı tavsiye ederiz. Bunun dışında ölü deniz çamuru ve maskeler, keffiyeh adındaki ortadoğu’ya özgü örtü ve kumdan yapılmış süs eşyaları alınabilir.
Ürdün’de alkol içilir mi ? Alkol kullanımı yasak olmamakla birlikte alkol satılan yerler oldukça az ancak gece klubü, oteller ve bazı mekanlarda alkol bulabilirsiniz.
Ürdün Para Birimi nedir ve Ürdün ucuz mu?- Para birimi Ürdün Dinarı. Amerikan Doları ve Euro’dan daha pahalı. Dolayısıyla Ürdün ucuz bir ülke statüsünde değil. Kredi kartı rahatlıkla her yerde geçiyor ama nakit de lazım. Nakit ihtiyacınızı çok mecbur kalmadıkça hava limanlarında karşılamayın yada çok az miktarda Ürdün Dinarı alın. Havaalanı yerine gittiğiniz şehirde daha iyi fiyatlarla bozdurabileceğiniz güvenilir yerlerde ya da bankada paranızı çevirin.
Ürdün’e Ne zaman gidilmeli- Her mevsim gidilebileceği gibi yazların çok sıcak olduğunu göz önünde bulundurmanızda fayda var. En ideali şüphesiz bahar ayları. Şubat başında gittiğimiz halde ince bir mont ve polar gayet yeterli geldi ayrıca Lut Gölüne de üşümeden rahatlıkla girdik. Sadece Kızıldeniz’de yüzmek isterseniz biraz serin gelebilir ama yine de sıcaklık 20 derece civarıydı. Ama kış aylarında gelir ve Wadi Rum’da konaklamak ya da Petra by nigth yapmak isterseniz yanınızda mutlaka uygun kıyafetler bulundurmalısınız.
Ürdün gezilecek yerler
Amman Old Town
Jerash Antik kenti-Amman’a 22 km, fazladan gününüz varsa gidilebilir, bir saatte gezilebilecek büyüklükte bir antik kent, biz zamanımız olmadığı için gidemedik.
Madaba şehri (Medeba)- Amman’ın 30 km. güneyinde yer alan şehir. Amman’da fazladan gününüz varsa ya da Akabe’ye gidiyorsanız yol üzerinde görülebilir. Ürdün’ün 5. büyük kenti. Hristiyan nüfus oldukça fazla. St. George Ortodoks Kilisesi mutlaka gezilmeli. Bu kilise zeminindeki 6.yy tarihli mozaik harita dünyanın en eski orta doğu haritatası. İki milyondan fazla parçadan üretildiği düşünülmekte ve birçok kaybı olamasına rağmen günümüze kadar gelmiş. Girişi 1 JOD.
Ürdün Nebo Dağı ve Yılan Anıtı-Amman’a 35, Madaba’ya 10 km mesafede bulunmakta. Tevrat’a göre Hz. Musa’nın vad edilen toprakları gördüğü ve öldüğü yer olarak düşünülmekte. Dağın tepesinde kilise de harika mozaikler bulunmakta. Dağa Giriş 2 JOD.
Lut Gölügezisi
Petra Antik Kenti
Wadi Rum ve Hicaz Demiryolları
Akabe ve Kızıldeniz
Ürdün kaç günde gezilir ve Ürdün’de ne yapılır ? Ürdün’ün her yerini gezmek isterseniz en az 6 gün gerekli. 6 gün kesinlikle insanı sıkmadan rahatça gezmenizi sağlar.
Gün- Amman ve çevresi
Gün-Amman-Akabe Yolu üzeri; Madaba, Nebo Dağı ve Lut Gölü gezisi, Akabe’ye varış.
Gün-Petra (tam gün Petra, dilerseniz Petra by nigth) İkinci günün sonunda Akabe yerine direk Petra’ya gelip konaklar ve Petra by nigth yapabilirsiniz.
Gün-Wadi Rum ve Hicaz Demiryolları gezisi (dilerseniz Wadi Rum konaklamalı), çöl safarisi
Gün-Akebe Kızıldeniz dalış ve kızıldeniz cam tekne gezisi
Gün-Akabe şehir merkezi gezisi, dilerseniz alışveriş.
Ürdün haritası
Zaman sıkıntınız yoksa gelmişken her yerini bir güzel gezin, kesinlikle pişman olmazsınız. Ürdün’e bir daha gider miyim kesinlikle giderim ve gitmişken Petra by nigth yapmak ve Wadi Rum camp otelde konaklamayı gerçekten çok isterim.
Ürdün’de ulaşım– Ürdün’de toplu taşıma hizmeti gerçekten yok denecek kadar yetersiz. Jett Buss adlı kısıtlı otobüs servisi ve küçük minibüslerle ulaşım sağlanmakta ve bunları da daha çok yereller kullanıyor. Taksi’de seçenek ancak pahalı bir seçenek. Ülkeyi baştan sona gezmenin en iyi yolu araç kiralamak. Zaten küçük bir ülke ve uçtan uca yaklaşık 4-5 saatlik yol. Amman’dan başlayıp Akabe’den ya da tam tersini yaparak gezinizi tamamlayabilirsiniz. Bu arada hiç birini yapmak istemezseniz de bulunduğunuz şehirden gideceğiniz yerlere tur ayarlayabilirsiniz.
Ürdün’de ne yenir- Ürdün’de kesinlikle aç kalmazsınız, hem et severler hem de veganlar için cennet bence. Bizim damak zevkimize oldukça uygun ve tanıdık bir mutfak. Lübnan, Suriye, İran ve Akdeniz’den etkileşimler bütünü. Zeytinyağlılar, tahinli-yoğurtlu mezeler, sarımsaklı lezzetler, lavaş, pilav ve et yemekleri, şiş kebap ve döner, künefe ve baklava gibi tatlılar, ülkemizde karşılaşacağınız lezzetlerin Ürdün versiyonları. Konuyla ilgili detaylı yazımın linki aşağıdadır.
Ürdün güvenli mi- Ürdün siyasi anlamda çevresindeki ülkelerle iyi geçinmekte, istikrarlı ve güvenilir bir ülke. Terör ve güvenlikle ilgili herhangi bir sorun yok. Türkleri seviyorlar, hiç bir sorun yaşamıyorsunuz. Genel olarak güvenilir diyebiliriz ancak tek başına kadın olarak Ürdün’e gidilir mi açıkçası pek önermem ama birkaç kişilik bir grup ile yapılabilir. Yine de yanınızda erkek olması kendinizi daha rahat hissettirecektir. Gezerken de kalabalık ve merkezi yerlerden çok uzaklaşmamanız iyi olur. Çok ucuz yerlerde konaklamanızı tavsiye etmem. Gezilerinizi şehir merkezlerinden alacağınız turlarla yapmanız çok daha güvenilir olur.
St. George Ortodoks Kilisesi zeminindeki 6.yy tarihli mozaik haritaHz. Musa’ın vadedilen toprakları gördüğü söylenen Nebo Dağı
Aşağıda sırasıyla, Amman gezilecek yerler, Akabe gezilecek yerler, Petra gezilecek yerler, Ürdün Lut Gölü, Ürdün Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu ile Ürdün Yeme/İçme başlıklı yazılarımıza ulaşabilirsiniz.
Ortadoğu mutfağı özellikleri taşır. Bir lezzet cennetidir. Suriye ve Lübnan mutfağındaki yemekleri Ürdün’de de bulabilirsiniz. Yemeklerin tamamında et, hamur ve bakliyat başroldedir. Lavaş çok tüketilmekte, biz nasıl ekmeksiz olamıyorsak, Ürdün halkı için de lavaş masanın olmazsa olmazı diyebiliriz. Ürdün’ün en meşhur yemekleri arasında ülkemizde Mardin, Siirt ve Hatay yöresinde de yapılan maklube (etli pilav) , mansaf (koyun eti ve içine badem konularak hazırlanan sos ve ile yapılıyor) ve şiş kebap sayılabilir. Ayrıca shawarma (şavurma-döner), falafel (nohut köftesi), mutebbel (tahinli patlıcan ezmezi), tabule ve humus da yöre mutfağında yer alan lezzetler arasındadır. Tatlı olarak da baklava ve künefe çok güzel , özellikle künefeleri muhteşem. Biz İstanbul’da hiç künefe yememişiz dedirtecek kadar lezzetli.
Ayrıca çay ve nane çayı Ürdün’de çok tüketilmekte ve her türlü çayı oldukça şekerli içmekteler. Türk kahvesi de her yerde bulunur ve sevilerek içilir.
Bunun dışında Ürdün’de Lübnan, İsrail ve Suriye’de de bulunan Arak isimli üzüm, hurma ve şeker kamışından üretilen tatlı ve yüksek aromalı bir tür rakı da bulunmaktadır.
Ürdün’de bolca nargile cafe de hizmet vermektedir.
Amman’da Al Balad bölgesindeki Hashem restoran yerel lezzetleri bulabileceğiniz meşhur restoranlarından biri
Yine Amman Al Balad bölgesinde, Hashem restoranın yakınındaki Habibah künefe yiyebileceğiniz en iyi adreslerden biri
Akabe Pistachio Sweets&Cafe– Akabe’deki bu tatlıcıda künefe (Knafeh) yemenizi öneririz.Künefe Ürdün’de genelde büyük tepsilerde hazırlanıp, dilim halinde servis edilmekte
Künefe
Akabe Lebnani Snack’de mutlaka taze sıkılmış meyve suyu için
Lebnani Snack’de hazırlanan meyve suları
Shawarma (döner, etli ya da tavuklu olabiliyor)
Maklube-Etli Pilav
Mansaf
Mutebbel (Tahinli, yoğurtlu patlıcan ezmesi)
Tabule aslında Lübnan salatasıdır. İnce bulgur, maydanoz, taze nane, kişniş, taze soğan, domates ve salatalıktır. Salatanın en önemli özelliği bulgurun az ve yeşilliğinin bol kullanılmasıdır
Arak
Ürdün ülkesine ait yazılarımız aşağıda sırasıyla, Ürdün Gezilecek Yerler , Amman Gezilecek yerler , Akabe gezilecek yerler , Petra gezilecek yerler , Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu , Ürdün Lut Gölü olarak sıralanmıştır.
Akabe, Ürdün’ün güneyinde ve denize kıyısı olan tek şehri. Sadece Kızıldeniz’e kıyısı var. Akabe’yi önemli kılan en büyük özelliği elbette coğrafi konumu. Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılındaki Mısır seferi sırasında Osmanlı topraklarına katılmış. Ürdün için hayati önemi olan bir ticaret merkezi, denize açılan yol. Turizm başlıca gelir kaynaklarından. Gidilmek istendiğinde Türkiye’den direk uçuş bulunmakta, Kral Hüseyin buradaki havalimanı ve İstanbul’dan yaklaşık 2.5 saatte ulaşılıyor. Kızıldeniz’deki komşuları İsrail ve Mısır sahilden rahatlıkla görülebilmekte.
Akabe de Amman gibi tek başına mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir şehir değil. Kızıldeniz’de dalma kısmı ise Mısır tarafında çok daha iyi. Akabe’deki plajlar tatmin edici düzeyde olmakla birlikte bizim gibi 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkeden gelenler için anlamlı bir fark yaratmıyor. Sahil şeridi de oldukça kısa. Ürdün’ün en önemli ziyaret noktaları olan Petra, Wadi Rum ve Lut gölüne gitmek için ya Akabe ya da Amman’a gelmeniz gerektiği için Akabe gelmişken gezilecek bir şehir demek daha doğru olur.
Akabe kaç günde gezilir ?
Akabe’de gezilecek yer sayısı az ve birbirine çok yakın. O nedenle kendisi için yarım gün gayet yeterli ama gelmişken Kızıldeniz’de dalacağım/yüzeceğim derseniz istediğiniz gün kadar ilave edebilirsiniz. Ancak Akabe’yi merkez olarak alacak ve buradan Petra ve Wadi Rum’a günü birlik geziler düzenleyecekseniz 1 gün Petra, 1 gün de Wadi Rum için 2 gün daha ilave etmek gerekli. Akabe merkezindeki tur şirketlerinden satın alabileceğiniz, Petra ve Wadi Rum gezilerini bir güne sığdıran turlar da var. Türkiye’den giden paket turların programı da Petra ve Wadi Rum’a yarımşar gün ayırmakta. Bu şekilde zamandan ve paradan tasarruf etmek isterseniz Akabe’nin kendisi için 1.5 – 2 gün oldukça kafi. Sonuçta Ürdün pahalı ülkeler statüsünde, ucuz bir ülke değil.
Hangi mevsimde gitmek uygundur: Akabe her mevsim de ziyaret edilebilir ancak yaz aylarında aşırı sıcak ve nemli olduğunu hesaba katmak gerekir. Bahar ayları en uygun zamandır diyebiliriz. Şubat başında gitmiş olmamıza rağmen denize giren turistler vardı. Özellikle kuzey ülkelerinden gelenler için hava yaz mevsimi kıvamındaydı denebilir ama bizim için açıkçası serindi, güneşlendik ama suya girmeyi canımız hiç çekmedi. Sıcaklık gündüz 20 derece civarındaydı.
Akabe Gezilecek Yerler listesi
1-Akabe merkez- Old Town
Buradan özellikle zahter ve çeşitli baharatlar almanızı öneririm ayrıca hediyelik eşyalar vs de satılan dükkanlar bulunmakta. Alışveriş yaparken pazarlık yapmayı sakın unutmayın, inanın çok faydası oluyor:))) Hele ki kalabalık bir grupla geziyorsanız eliniz daha kuvvetli oluyor.
2- Akabe Kalesi
Memluk Sultanı Kansu Gavri tarafından yaptırılmış ve Osmanlı döneminde de kullanılmış. Hala etkileyici bir görünüme sahip. Kale kapısında Haşimi Arması görülmekte. Haftanın her günü 08.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. İçinde bir cami bulunmakta. Arap isyanı sırasında bazı bölümleri kışla olarak kullanılmış.
3-Akabe Arkeoloji Müzesi
Konum olarak kale ve ünlü bayrak direğinin (dünyanın en uzun 3.bayrak direği) yakınındadır. Bronz Çağı’ndan Orta Çağ’a uzanan birçok eser bulunmaktadır. Fatımi dönemi Altın sikkeler, Emeviler ve Abbasiler ve döneminden kalma eserler de bulunmaktadır. Kale, haftanın 7 günü 08.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor. Girişi ücretsizdir.
4-Şerif Hüseyin bin Ali Camii
Akabe’nin en büyük camisi, ziyarete açık. Etrafı palmiyeler ve hurma ağaçları ile çevrili. Ürdün’deki en büyük kubbeli cami. Osmanlı Devleti’ne karşı İngiliz Ajansı Lawrence ile Arap isyanına öncülük eden Şerif Hüseyin’in adını taşımakta.
5. Akabe’de Dalış : Kızıldeniz
Akabe’de sahil şeridi yaklaşık 27 km uzunluğunda ve 26 tane dalış merkezi var. Çoğu Akabe Marina park civarında. Akabe’de mercan resifleri, 1200 balık türü,1000’e yakın deniz canlısı ve batıklar olduğu söylenmekte. Biz dalmadığımız için konu hakkında maalesef daha fazla yorum yapamayacağım. Eminim gayet güzeldir.
6- Hicaz Demiryolu – Wadi Rum
Osmanlı İmparatoru II. Abdülhamid döneminde 1900-1908 tarihlerinde inşa ettirilmiştir. Yapımından sonra hacı kafilelerini yağmalayarak geçinen Arap kabileleri tarafından sıklıkla demiryoluna zarar verilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında da Arap isyanını organize eden Arabistanlı Lawrence tarafında Osmanlıya zarar vermek amacıyla sürekli sabote edilerek, patlatılmıştır. Wadi Rum’da bulunan nostaljik tren ve istasyon 10-15 dakikalık bir gezi ile ziyaret edilebilir.
Akabe’de Nerede Kalınır ?
Marina Plaza Hotel Talabay’da konaklamıştık ve çok memnun kalmıştık. 250 metre uzunluğunda kendi plajı ve havuzları var. Otelin ayrıca Akabe merkeze ücretsiz shutle servisi bulunmakta. Akabe’de otellere dışarıdan bavulunuzda içki getiremiyorsunuz. Otele girişte bavullar x-ray cihazından geçirilerek alınıyor ancak oteller ve restoranlarda içki servis edilmekte.
Otelin havuzu
Otelin plajı
Marina
Akabe Yeme İçme
Ürdün ve Uzak Doğu yemeklerinin hepsi Akabe’de de mevcut tabi. Her türlü restoran bulunmakta. Özellikle tatlılar-künefeler burada da muhteşem. Merkezde Lebnani Snack isminde daha fast food tarzı yemek yapan ama yiyeceklerden ziyade taze sıkılmış eşsiz lezzetli meyve suları ile hafızamıza kazınmış mekanda, zevkinize göre hazırlattığınız meyve sularından mutlaka ve mutlaka için deriz. Yine merkezde Pistachio Sweets and Cafe künefesine ve her türlü tatlısına doyamayacağınız bir yer. Kaldığımız müddetçe her gün bu lezzeti yaşadık. Tadı hala damağımızda. Genel olarak Ürdün yeme içme kısmında detaylı olarak anlattığım Ürdün mutfağı ile ilgili yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Pistachio Sweets and Cafe
Pistachio cafenin künefesi. Sunumları ve servisleri kağıt tabakta ve açıkçası pek davetkar olmamakla birlikte künefesi muhteşem.Ayrıca resimde pek anlaşılmamakla birlikte porsiyonları da oldukça büyük.
Akabe Şehri- Lebnani Snack
Lebnani Snack
Lebnani Snack
Akabe’den Ne alınır ?
Baharatlar, Keffiyeh, Ölü deniz çamuru, kumdan yapılmış süs eşyaları alabilecekleriniz arasında sayılabilir. Özellikle aromalandırılmış kahve, zahter ve kimyon almanızı tavsiye ederiz.
Ürdün ülkesine ait yazılarımız aşağıda sırasıyla, Ürdün gezilecek yerler , Amman gezilecek yerler , Petra gezilecek yerler , Ürdün Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu , Ürdün Lut Gölü ve Ürdün Yeme/İçme olarak sıralanmıştır.
Ürdün’ün başkenti Amman, dünyada üzerinde hala yaşam olan en eski şehirlerinden biri. Amman, sadece kendisi için gidilecek ve mutlaka görülmesi gereken bir şehir olmamakla birlikte ülkedeki diğer cazibe noktalarına gidebilmek için güzergah üzerinde olduğundan gelmişken gezilir. Tarih boyunca sayısız savaş görmesinden dolayı görülecek pek bir şey kalmamış. Ürdün’e gidişiniz Amman üzerindense ve fazladan gününüz varsa 1 gün ayırıp bu kadim kenti de ziyaret edebilirsiniz.
Türkiye’den Ürdün’ün Amman ve Akabe şehirlerine uçuş bulunmakta. Amman bilet fiyatları Akabe uçuşlarına kıyasla daha uygun. Şayet kendi imkanlarınızla gelecek ve arabayla güneye inecekseniz, Amman’ı da güzergahınıza ekleyebilirsiniz.
Amman Ürdün’ün başkenti ve en kalabalık şehri. Tarihteki en eski şehirlerden, bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış, kuruluşu MÖ 7000 yılına uzanmakta. Yapılan kazılarda MÖ 3000-4000 yıllarına ait kalıntılar çıkarılmış. Osmanlı hakimiyetinden önce Emevi, Abbasi, Eyyübi ve Selçukluların egemenliği altında girmiş. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. 1908 yılında tamamlanan ve Amman’dan geçen Hicaz Demiryolu buranın önemini arttırmıştır. 1.Dünya savaşından sonra İngilizlerin kurduğu manda yönetiminin altına giren Amman, 1946 yılında Ürdün Krallığının başkenti olmuştur.
İstanbul’dan Amman Queen Alia Uluslararası Havalimanına uçuş yaklaşık 2 saat 20 dakika sürmektedir. Havalimanından şehir merkezine ulaşım taksi ve ekspres otobüsler ile sağlanır. 24 saat boyunca hizmet veren ekspres otobüsleri her 30 dakikada bir Amman şehir merkezine hareket eder. Otobüs, Kuzey Terminal 2’nin dışında bulunan duraktan kalkar ve yolculuk 50- 60 dakika civarındadır. Amman’da şehir içi ulaşım ağı neredeyse hiç gelişmemiştir. Bu nedenle taksi ve araç kiralama seçenekleri daha çok tercih edilir. Pazarlık kültürünün oldukça gelişmiş olduğu şehirde taksi ücretleri için pazarlık yapabilirsiniz.
Amman Gezilecek yerler listesi
Amman Kalesi, Amman Roma Tiyatrosu, Kral I. Abdullah Camii, Citadel ve Arkeoloji Müzesi, Al Balad (şehir merkezi) ve Souq (Pazar Yeri) gezilecek en önemli yerleridir. Ayrıca Amman’a 22 km mesafedeki Jerash antik kentini de vaktiniz varsa ziyaret edebilirsiniz.
Amman Kalesi – Amman’ın kurulduğu yedi dağdan biri üzerinde bulunan Amman Kalesi; şehrin en eski tarihi yapılarından birisidir. Arkeolojik kazılarda elde edilen verilere göre, Amman Kalesi’nin bulunduğu tepede Cilalı Taş Devri’nden beri yaşam olduğu tespit edilmiştir. Kale, pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olmasıyla dünya çapında ünlüdür
Amman Kalesi
Amman Roma Tiyatrosu -Antoninus Plus zamanında yapımına başlanan tiyatronun tarihi 2. yüzyıla dayanır. Bu özelliğiyle tiyatro, Amman’da yer alan en eski tarihi kalıntılar arasındadır. 6000 kişilik kapasiteye sahip olan tiyatro üç ana bölümden oluşur. Güneşin gökyüzündeki konumu göz önüne alınarak inşa edildiği için kuzey bölümünden güneşin bütün hareketlerini seyretme imkânı bulunur. Amman merkezde ve kaleye 20 dakikalık yürüyüş mesafesindedir. Şehrin tam ortasında bulunduğu için bulamamak diye bir şey söz konusu değildir. Günümüzde konserler ve aktiviteler için kullanılmaktadır.
Amman Roma Tiyatrosu
Kral I. Abdullah Camii– Amman’ın simgesi olan cami büyüleyici bir görselliğe sahiptir. 20. yüzyılda inşa edilen caminin yapımına 1982 yılında başlanmış ve 1989 yılında tamamlanarak ibadete açılmıştır. Adını, ünlü Ürdün Kralı I. Abdullah’tan alan ve Amman’ın merkezinde bulunan caminin mavi renkteki kubbesi şehrin birçok bölgesinden görülür. İslam mimarisinin en güzel örneklerinden olan cami, vitray süslemeleri ve iç duvarlarındaki el işçiliği ile oldukça dikkat çekicidir.
Ziyaretimiz sırasında bakım çalışmaları yapılmaktaydı.
Kale
Amman Arkeoloji Müzesi– Tarih boyunca birçok medeniyetin merkezi olan Amman, arkeolojik kalıntılar açısından oldukça zengindir. Bu arkeolojik eserler, kronolojik sıraya göre, şehir merkezinde yer alan Amman Arkeolojik Müzesi’nde sergilenir. En dikkat çeken detayı Ölü Deniz’den çıkarılan kalıntılar olan müze, tarihe etkileyici bir yolculuk vadeder.
Al Balad (şehir merkezi) ve Souq (Pazar yeri)-Bizdeki Kapalı Çarşı ve Eminönü gibi ticaret merkezlerinin benzeridir. Amman’daki de Down town veya Al Balad şehrin en tarihi bölgesi. Souq yani pazarlarında dükkanları gezip alışveriş yapabilir, şekerkamışı suyu içebilirsiniz. Rainbow caddesi en meşhur caddelerden biri.
Amman’dan ne alınır ?
Amman’da semt pazarlarının önemli bir yeri vardır. İstanbul’da olduğu gibi haftanın her günü Amman’ın farklı semtlerinde kurulan semt pazarları hem halkın hem de turistlerin ilgisini çeker. Amman’ın en büyük pazarı Souk Jara’dır. Buradan özel kokulu sabun ve Amman yöresine ait kıyafetler satın alabilirsiniz. Ayrıca baharat özellikle zahter almanızı tavsiye ederiz. Amman’da ayrıca esanslar ve bakım ürünleri ve antika eşya alabileceğiniz dükkanlar bulunmaktadır.
Ürdün mutfağı
Ortadoğu mutfağı özellikleri taşır. Lübnan mutfağındaki yemekleri Ürdün’de de bulabilirsiniz. Yemeklerin tamamında et, hamur ve bakliyat başroldedir. Lavaş çok tüketilmekte, biz nasıl ekmeksiz olamıyorsak, Ürdün halkı için de lavaş masanın olmazsa olmazı diyebiliriz. Ürdün’ün en meşhur yemekleri arasında ülkemizde Mardin, Siirt ve Hatay yöresinde de yapılan maklube (etli pilav) , mansaf (içine badem konularak hazırlanan sos ve koyun eti ile hazırlanıyor), muskan ve şiş kebap sayılabilir. Ayrıca shawarma (şavurma-döner), falafel, mutebbel (tahinli patlıcan ezmezi) ve humus da yöre mutfağında yer alan lezzetler arasındadır. Tatlı olarak da baklava ve künefe çok güzel , özellikle künefeleri muhteşem. Biz İstanbul’da gerçek künefe hiç yememişiz maalesef :(((
Amman restoran önerileri
Amman’da Hashem Restoran ve yanındaki Habibah özellikle öne çıkan yerler. Her ikisi de Al Balad bölgesinde. Hashem’de yemek, Habibah’ta knafeh (künefe) yemenizi tavsiye ederiz. Künefe dışında denediğimiz tüm tatlılar bizden on puan aldı, hepsi birbirinden lezzetli.
Amman Haslem restoranKünefe
Aşağıda linklerdenÜrdün gezilecek yerler , Akabe gezilecek yerler , Ürdün Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu , Petra gezilecek yerler , Ürdün Lut Gölü ve Ürdün yeme-içme başlıklı yazılara ulaşılabilir.
Ürdün’de gezilecek yerler arasındaki en önemli cazibe noktalarından biri olan Wadi Rum, Petra’nın gölgesinde kalsa da Petra kadar büyüleyici bir deneyim sunmakta ziyaretçilerine.
Wadi Rum Ürdün’ün güneyinde kalan ve Ürdün’ün en yüksek noktasını oluşturan Jebel Ram’ın da içinde olduğu bir çöl. Gezerken kendinizi uzay filmlerinde gördüğünüz gezenlerde sanıyorsunuz. Wadi Rum, UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer almakta. Ürdün’ün Kızıldeniz kıyısındaki Akabe şehrine 40 km uzaklıkta. Petra’ya da aynı şekilde yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunuyor. Akabe şehrinde Wadi Rum turunu alabileceğiniz tur şirketleri bulunmakta. Sizi Akabe’den alıp tekrar geri getiriyorlar. Sabah Petra Antik Kenti öğleden sonra Wadi Rum turu şeklinde gerçekleşen günlük turlar da var ve turların hepsi yemekli. Kendi aracınızla gelecekseniz, Wadi Rum turları sabah 10.00’da başlıyor. Turunuzu günü birlik ya da dilerseniz gece konaklamalı olarak da alabilir ve çöldeki çadır otellerde kalarak farklı bir gece geçirebilirsiniz. Konaklayacaksanız da buranın bir çöl olduğunu yani gündüz yaşanan sıcaklığa rağmen gece ısının çok düştüğünü aklınızdan çıkarmayacak şekilde yanınızda uygun kıyafet bulundurmayı unutmayın. Yazın gelecekseniz de güneş ışınlarının ne kadar yakıcı olacağını özellikle de Wadi Rum’da neredeyse gölgelik yerin hiç olmadığını unutmayın. Şubat başında geldiğimiz için rahatlıkla turumuzu tamamladık. Gece konaklamadık ancak gecesine tanık olduk, hiç elektrik ışığı olmayan bir noktadan gökyüzünü ve binlerce yıldızı gözlemlemek bile kendi başına baş döndürücü. Hatta orada geçirdiğimiz kısa sürede gökyüzünü gözlerken, aslında sıradan bir olay olan ama İstanbul’da görmenin oldukça zor olduğu, birçok yıldız kayması olayı gördük. Meğer ne çok yıldız varmış da biz gökyüzünün açık olduğu geceler de bile sadece bir kaç adet görebiliyor muşuz. Wadi Rum yaklaşık 6 kişilik 4×4 jeeplerle geziliyor ama kendi aracımla geleyim, gezeyim yapamıyorsunuz. Kendi aracınızla geldiyseniz de otopark’ta bırakıyorsunuz. Sonrasında Wadi Rum Visitor Center’dan kayıt olup, tur alıyorsunuz. Wadi Rum Village başlangıç noktanız. Tur esnasında Bedevi çadırlarında çay içip fotoğraf çekebileceğiniz mola veriliyor.
Wadi Rum, Arap isyanı esnasında Osmanlının pusuya düşürüldüğü ve karargah olarak kullanıldığı yer olarak tarihte yerini almıştır. Bu isyanda Prens Faysal’a, Arabistanlı Lawrence olarak bilinen efsane ajan Thomas Edward Lawrence yardım etmişti. Bu nedenle coğrafi güzelliği kadar, tarihteki rolüyle de bilinen bir yerdir. Bu başarıları nedeniyle İngiltere’de Hükümeti tarafından en saygıdeğer askeri kişi nişanı ile ödüllendirilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1900-1908 yılları arasında inşa edilen Hicaz Demiryolları da Wadi Rum’da bulunmaktadır. Wadi Rum gezinizde ayıracağınız 15 dakikalık bir sürede bu nostaljik treni de ziyaret edebilirsiniz.
Ürdün’de Safari turuArabistanlı Lawrence’ın kaya üzerindeki kabartma resmiKayalar üzerine yapılmış resimlerKısa bir sürede yok olacağını bilsek de ayak izimizi bırakalım
Çölde yaşayan Bedevi halkı
Safari turu esnasında mola yerinde çay/hediyelik şeyler satılan bedevi çadırı
Ürdün Çölü
Akşam yemeğinin hazırlanmasını beklerken kamp alanında misafirler için dans gösterileri yapılmakta
Akşam yemeği için saatler önce kuyuya pişmeye bırakılan kuyu kebabının servis hazırlıkları.
Kuyu kebabı yanında iç pilav, çeşitli yöresel meze ve salatalar açık büfe olarak servis edilmekte.
Vadi Rum’daki çadır oteller
Wadi Rum – Hicaz Demiryolu
Osmanlı İmparatoru II. Abdülhamid döneminde 1900-1908 tarihlerinde inşa ettirilmiştir. Yapımından sonra hacı kafilelerini yağmalayarak geçinen arap kabileleri tarafından sıklıkla demiryoluna zarar verilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında da Arap isyanını organize eden Arabistanlı Lawrence tarafında Osmanlıya zarar vermek amacıyla sürekli sabote edilerek, patlatılmıştır. Wadi Rum’da bulunan nostaljik tren ve istasyon 10-15 dakikalık bir gezi ile ziyaret edilebilir.
Ürdün Hicaz Demiryolu
Ürdün hakkındaki diğer yazılarımız; Ürdün gezilecek yerler , Akabe gezilecek yerler , Petra gezilecek yerler , Ürdün Lut Gölü aşağıda bulunmaktadır.
Petra antik kentiuzun süre gitmek isteyip bulduğumuz ilk firsatta koşa koşa gittiğimiz, gezerken kendimizden geçtiğimiz gerçek saklı antik kent . 1985 yılında Unesco tarafından dünya mirasları listesine alınmış, 2007 yılında ise Dünyanın yeni yedi harikasından bir olarak seçilmiş olan Petra, gezginlerin mutlaka rotalarına eklemeleri gereken farklı bir yer. Vizesiz gidilebilmesi kendisini ayrı güzel kılan Ürdün’ün Petra’sı, Ortadoğu’daki en görülesi yerlerden biri desek hiç de abartmış olmayız.
Petra’ya ulaşım : Petra’ya en yakın havalimanı Akabe King Hussein’dir . İstanbul’dan uçakla 2.5 saatte Akabe’ye ulaşılır. Ayrıca Ürdün’ün başkenti Amman Petra antik kente 230 km uzaklıkta olup, Amman’dan da araçla gelmek mümkündür. Petra antik kenti sabah 06.00-16.00 arası ziyarete açık. Yaz aylarında geldiyseniz hem kalabalıklaşmadan hem de serinlikte gezmek için erkenden kapıda olun derim. Akabe şehir merkezinde Petra ve Wadi Rum gezilerini alabileceğiniz günlük turlar da bulunmaktadır. Bu turlar genellikle sabah Petra öğleden sonra Wadi Rum gezisi şeklindedir. Ancak Petra antik kenti baştan sonra gezmek isterseniz bir tam gününüzü hatta rahatlıkla 2 gününüzü ayırabilirsiniz. O kadar vaktim yok derseniz de ana yapıları görebileceğiz bir turu molalarla 5-6 saatte gerçekleştirmek mümkün. Gezi süresini kısaltmak için dönüş yolunda atlardan ve faytonlardan yararlanabilirsiniz. Ürdün’de ulaşım biraz sıkıntılı, Amman’dan sabah 06.30’da Petra’ya tek sefer var ve geri dönüşü saat 17.00’de. Jett isimli otobüslerle tek yön yaklaşık 10 Jod civarı. En rahat yol taksi ama pahalı sayılabilecek bir tutar ödersiniz, hoş Ürdün zaten ucuz bir ülke de değil. Aşağıda ülkede ziyaret edilebilecek diğer yerler olan Amman, Aqabe, Lut Gölü, Wadi Rum ve Hicaz Demiryolları hakkındaki yazılarımızın linkleri bulunmaktadır.
Petra Giriş ücreti : Değişik fiyatlandırmalar var, biletler 1 ve 2 günlük biletler şeklinde satılmakta. Bir günlük bilet 50 Jod, 2 günlük bilet 55 Jod. Dilerseniz Petra by nigth günlerine denk getirip gecesini de deneyimleyebilirsiniz ama aldınız biletle mümkün değil. By nigth gecesi için ayrı ücret ödemek zorundasınız. Bir de ülkeye girip kalmadan sadece Petra’yı görüp gideceğim derseniz de giriş ücreti 90 Jod’a çıkıyor. Yukarıdaki fiyatlar ülkede en az bir gece geçirdiğinizde geçerli. Bunun dışında Ürdün’de 3 günden fazla kalacak ve çoğu yerini gezecekseniz mantıklı olan Jordan Pass almanız, her yere ekstra ödeme yapmadan giriyorsunuz, ama bir girdiğiniz yere 2. kez ücret ödemeden girmeniz mümkün değil. Jordan Pass bir yıl geçerli ve ülkeye giriş yaptığınızda aktive oluyor. Ayrıca sizi kapıdaki bilet kuyruğundan da kurtarır. Geçerli noktaları incelemek ya da satın almak isterseniz linkini bırakıyorum.
Petra’daki faytonlar
Petra’ya ne zaman gitmeli : Her mevsim ziyaret edilmeye müsait olmakla birlikte yaz aylarında aşırı sıcaklardan dolayı zor ve yorucu olabilir. Hava çok sıcak olmakla birlikte nem oranı çok düşük. Yaz ayları dışında her mevsim uygundur. Biz Şubat başında gitmiştik ve hiç sıkıntı yaşamadan ziyaretimizi tamamladık. Petra antik kentin dışında Petra şehri var ve kalmak isterseniz burada oteller, restoranlar, hediyelik eşya dükkanları kısaca ihtiyaç duyacağınız her şey bulunmakta. Yaz ya da kış yanınızda mutlaka şapka, güneş kremi bulundurun. Kışın gidiyorsanız Siq geçidi gibi güneş almayan yerlerde hava rüzgarlı ve sert olabiliyor, uygun bir ceket ya da kaban almak iyi olur.
Petra’nın tarihi : Petra antik kenti MÖ 400 yılında Nebatiler tarafından kurulmuştur. Nebatiler, Fırat ırmağından Kızıldeniz’e kadar olan bölgede, Suriye ve Arabistan arasında kalan bölgede yaşayan halktır. Petra MS 106 yılına kadar da Nebatilerin başkenti olarak kalmıştır. Nebatiler göçebe yaşayan bir halk olup kendilerini ticaret ve hayvancılıkta geliştirmiş ve geçimlerini sağlamışlardır. Baharat, parfüm, ve yağ ticareti yapmışlardır. Romalılar, Yunanlılar ve Perslerle ticaret yapmışlar, böylece zenginleşerek Nebati devletini oluşturmuşlardır. Arami dilini kullanan Nebatiler pagan inancına sahiptiler. En büyük Tanrıları dağların Tanrısı Dushara’dır. MS 106 yılından sonra Roma İmparatorluğu egemenliğine girmişler, ticaret yollarının değişmesi ve yaşanan depremlerden sonra Petra kentini terk etmeye başlamışlardır. Kente giriş kayaların birbirinden ayrılmasıyla oluşan 1.2 kilometrelik dar bir geçitten yürüyerek yapılır, bu yürüme yolu bile kendi başına nefes kesicidir. Bu dar yol o zamanlar kentin savunmasında faydalı olsa da zamanla unutulmasına neden olmuş ve yaklaşık 1000 yıl kadar şehir gözlerden uzak kalmıştır. İsviçreli kaşif Johann Ludwig Burckhardt tarafından 1812’de yeniden keşfedilmiştir.
Petra’da gezilecek yerler
Petra antik kentinde kireç taşına oyularak yapılmış tiyatro, tapınak, kaya mezarları ve yerleşim yerleri bulunmaktadır. Roma döneminde ilave edilen amfi tiyatro en bilinen yapılardandır. Petra, şehrin oyulduğu kayaların renginden dolayı “Rose City”, “Gül Kırmızısı Şehir” olarak da adlandırılmıştır. Biletinizi alıp içeri girdikten sonra kentin ilk kalıntıları sizi karşılar.
Petra haritası
Petra Gezilecek Yerler Listesi
Djinn Blocks (cin taşları) ve Obelisk Tomb
As-Siq (Petra antik kente girişte yer alan 1.2 km’lik kanyon)
The Treasury (Hazine)
Sütunlu Yol
Great Temple
High Place of Sacrifice
Unayshu Tomb
Antik Tiyatro
Royal Tombs-Kraliyet Mezarları
Bizans Kilisesi
Qasr al-Bint
The Monastery (Ad-Deir)
Djinn Blocks -Biletinizi alıp Petra’ya girdikten sonra Siq geçidine kadar yaklaşık 15 dakikalık bir yürüyüş yolu var. Bu taş bulaklar bu yol üzerinde göreceğiniz ilk kalıntılar. Yani Petra giriş noktası ile As-Siq geçidi arasında. Petra’nın farklı yerlerinde yaklaşık 26 Djinn bloğu bulunmakta. Bedeviler bu yerlerin cinlerin meskeni olduğuna inanmakta, o nedenle de kimse dokunmamış, el değmeden günümüze gelmiş. Bunlar kumtaşından oyulmuş oldukça büyük taş bloklar. Yüzeyleri oymalarla kaplı kare şeklindeler. Ne zaman ve ne amaçla yapıldığı bilinmese de Petra’daki zengin ve nüfuzlu vatandaşlarının mezarları olabilir.
Obelisk Tomb-Petra’daki en büyük tek katlı mezar, As Siq yolunda ilk karşılaşacağınız yapı ve kalıntılar
Obelisk Tomb –II. Malichos zamanında MS 40-70 yüzyıllar arasında inşa edilmiştir. Mezarın merkezinde aşınmış beş insan figürü yer almaktadır. Bu figürlerin gömülü kişiler olduğu düşünülmektedir. Dor sütunlu bir yapıdır.
As siq: Yukarıda bahsettiğim Siq adlı 1.2 kilometrelik dar kanyon ile kente ulaşılmakta. Bu geçidin yüksekliği 3 ila 12 metre arasında değişmekte ve görselliğiyle insanı büyülüyor. Petra’ya giden bu dar geçidin her iki tarafında şehre su çekmek için yapılan kanallar ve Nebatileri simgeleyen çeşitli heykeller bulunuyor.
Al Khazneh ( El Hazne) Kayalıkların arasındaki dar As-Siq geçitten geçtikten sonra sizi Petra’nın en görkemli şaheseri Al Khazneh (hazine) karşılıyor. Manzara o kadar büyüleyici ki fotograflar bu güzelliği aktarmak için gerçekten yetersiz kaliyor. Yaklaşık 40 metre yüksekliğindeki El Hazne, korinth sütun başlıkları, frizler, figürler ve mimarisiyle oldukça dikkati çekici. Önceleri hazine binası olduğu düşünülmekle beraber daha sonra yapılan çalışmalarla kral mezarı olduğu saptanmıştır. Bu yapının en önemli özelliği blok taş üzerine, yukardan aşağıya doğru oyularak yapılmış olmasıdır. Petra’daki en güzel yapıdır diyebiliriz.
Sütunlu Cadde : Şehrin içinden geçen yol, etrafında tapınaklar, dükkanlar ve kamu binaları bulunur. Roma döneminde tekrar inşa edildiği düşünülmekte.
Great Temple-Sütunlu caddenin güneyinde yer alan büyük tapınak. Buradaki mimari ve heykellerden MS 1. yüzyılın başlarında, Nebati kralı Aretas IV’ün zamanında tamamlandığı düşünülmekte.
Qasr al-Bint: Dini tapınak, büyük tapınağın kuzey batısında yer almaktadır.
The HighPlace of Sacrifice: Petra’daki Jebel al-Madhbah dağında ve 170 adet merdivenle çıkılan kurban alanı.
Unayshu Tomb-20 metre yükseklik ve 12 metre genişliğindeki mezardır. Hazine binasını geçtikten sonra manastıra giden yol üzerinde antik tiyatroya gelmeden sağ tarafta bulunmaktadır.
Amfitiyatro:
Royal Tombs-Kraliyet Mezarları. Antik Tiyatro’ya bakan dağların cephesine yontulmuş Kraliyet Mezarları oldukça etkileyici
Petra Kraliyet Mezarları
Al Deir ya da El Deir: Manastır, buraya ulaşmak zorlu bir yürüyüş gerektirmekte. Hazine binasına benzemekle beraber süslemesi daha sadedir.
Petra’dan ne alınır ?
Antik kentte, bölge halkı tarafından yapılan yöresel süs ve takı eşyaları da satılıyor. Hediyelikler daha çok El-Hazne ve amfitiyato civarındaki boş alanlarda kurulan stantlarda satıyor. Buralar da ayrıca çay-kahve içip küçük molalar verebileceğiniz mekanlar da bulunmakta. Hediyelik eşyaların başında, Petra’daki farklı renkteki kumlardan yapılan süs eşyaları geliyor. Ayrıca keffiyeh adında Orta Doğu ve Arap Dünyası’nda yaygın kırmızı-beyaz ya da siyah-beyaz minik kare desenlerinden oluşan bir çeşit pamuklu örtü de turistler arasında oldukça ilgi görmektedir. Bunların dışında baharat ve kokular satılmaktadır.
Hediyelikler satan dükkanlardan biri
Renkli kumdan yapılmış süs eşyaları
Keffiyeh– biz de aldık, oradayken de çok işimize yarayan sonrasında da dolap çekmecesinde kullanılmayı bekleyen keffiyehlerimiz
Petra’yı gezerken soluklanıp birşeyler içebileceğiniz noktalardan biri
Petra’da Pazartesi, Çarşamba ve Perşembe günleri Petra by night etkinliği düzenleniyor. Bu etkinlik Petra’nın en önemli etkinliğidir. Petra’nın etkileyici Siq geçidinden elde kandillerle geçip Hazine binası önüne geliyorsunuz. Etkinlik, yıldızlar, mum ışığı ve yerel müzik eşliğinde gerçekleşiyor. Petra’nın As Siq yolu ve El Khazne’nin önü binlerce mumla aydınlatılmakta. Akşam 20.30’da başlıyor ve yaklaşık 2 saat sürmekte. Etkinliğin biletlerini Petra ziyaretçi merkezinden temin edebilirsiniz, ücreti 25 dolar civarı. Biz katılamadık ve aklımız kaldı:(((
Petra by night
Petra aynı zamanda çarpıcı görünümü sayesinde pek çok filme ev sahipliği yapmıştır. En çok bilinenenler arasında Indiana Jones- Son Macera, Mortal Kombat, Mumya Geri Döndü sayılabilir.
Aşağıda ayrıca Ürdün gezilecek yerler , Ürdün Lut Gölü , Amman gezilecek yerler , Akabe gezilecek yerler , Ürdün Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu ile Ürdün yeme/içme başlıklı yazılarımızın linkleri bulunmaktadır.