Toskana, İtalya’nın kuzey batısında yer alan, Floransa, Siena, Arezzo, Grosseto, Pisa, Prato, Massa, Carrara, Livorno ve Pistoria şehirleri ile bu şehirlere bağlı köy ve kasabaların bulunduğu bölgedir. Aralarında en önemli şehir Rönesans’ın doğduğu Floransa’dır. Bölgenin en önemli gelir kaynakları arasında tarım ve turizm gelir. Toscana, bağları ve şarapları ile de oldukça popülerdir.
Toskana Bölgesi kaç günde gezilir ve Toskana’da gezilecek yerler : Araç kiralayıp gezecekseniz bunların dışında da ziyaret edilebilecek pek çok yerleşim bulunur. Günü birlik turla gelip sadece Pisa, Siena ve San Gimignano’yu gezdiğimiz için diğer yerler hakkında yorum yapamıyoruz ama konu İtalya olunca illa güzel olduklarına da inanıyoruz, vaktiniz varsa neden olmasın.
Pisa gezilecek yerler
İtalya’nın en güçlü 4 deniz cumhuriyetinden (Pisa, Amalfi, Venedik ve Ceneviz) biri olarak tarihte önemli bir yer tutmuş. 1987 yılında Unesco dünya mirasları listesine alınmış. Galileo Galilei’nin doğduğu yer olan Pisa, ikinci dünya savaşında oldukça hasar görmüş olup en önemli yeri Piazza del Miracoli’dir (Mucizeler Meydanı). Meydanda eğik Pisa kulesi,Pizza Katedrali ve vaftizhane bulunur. Bunun dışında şehrin ikinci büyük meydanı olan Şovalyeler Meydanı da ziyaret edilebilir. Şehre en fazla 1-1.5 saat ayırmak yeterli olacaktır. Pisa Kulesi: İtalya’nın en çok fotoğraflanan yerlerinden biridir. 56 metre yüksekliğindeki kuleye 294 basamakla çıkılır. Çan kulesi olarak inşa edilmiştir. Zemininin yumuşak olması nedeniyle zaman içinde eğilmiştir. 1275 yılında mimar Simone tarafından yapılmaya başlanmış savaşlar ve karışıklıklar nedeniyle ancak 1399 yılında tamamlanmıştır. İtalyan hükümeti tarafından yapılan restorasyon ve destekle yıkılması engellenmiştir. Meydanı gezmek ücretsiz olup kuleye çıkmak ücretlidir ancak güvenlik nedeniyle sınırlı sayıda ziyaretçi kabul edilmektedir. Pisa Katedrali: Toscana bölgesinin en büyük katedrallerinden biridir. Şöhret olarak Pisa kulesinin gölgesinde kalmış olsa da dışı da içi de çok güzel bir yapıdır. Kalın duvarlar, küçük pencereler ve yuvarlak kemerler olarak özetleyebileceğimiz Romanesk mimari özelliklere sahip katedralin 3 kapısı bulunmakta ve yapımında mermer kullanılmıştır. 1118 yılında tamamlanmış olup bakire Meryem’e ithaf edildiği varsayılmakta. 1595 yılında yangiın geçiren yapının içinde sağlam kalmış en dikkat çekici bölüm Giovani Pisano tarafından tasarlanmış kürsü bölümüdür. Katedralde aynı zamanda ünlü kişilerin mezarları bulunur. Vaftizhane: 1363 yılında Nicola Pisano tarafından yapımı tamamlanan vaftizhane meydanda görülecek 3.önemli yapıdır. Zemin nedeniyle vaftizhane binası da bir miktar kaymış. Galileo burada vaftiz edilmiş. Diğer iki yapı gibi mermerden yapılmış, dışı oldukça dekoratif ve güzel olmakla beraber iç kısmı sadedir.
PisaKatedrali ve Pisa KulesiPisa KulesiPisa Vaftizhane
San Gimignano gezilecek yerler
Günümüze oldukça korunarak gelmiş tam bir ortaçağ yerleşim yeri. Şehir değil, Siena’ya bağlı bir yerleşim. Kuleler şehri olarak da tanımlanabilir ancak kuleler savunmadan ziyade nüfuzlu ailelerin güç göstergesi olarak yapılmış. 72 kuleden günümüze 14 kule ulaşmış. Unesco dünya mirasları listesinde. Gezilecek en önemli kısmı meydanı Piazza del Duomo meydanı. Meydanda San Gimignano Katedrali (Santa Maria Assunta) ve Palazzo Comunale (belediye binası) görülecekler arasında. Palazzo Comunale 1288 yılında inşa edilmiş olup günümüzde müze olarak kullanılmakta. Gezilebilen tek kule olan Torre Grossa 55 metre yüksekliğinde. Şehirdeki diğer kulelerden Torre Salvucci (ikiz kuleler), Salvucci ailesi tarafından yaptırılmış. İnşa edildiğinde en yüksek kuleler olup seviyeleri düşürtülmüş. Tüm kuleler yaptırıldıkları ailelerin adını taşımakta. Bunlardan başka Torre Diavolo (Şeytan Kulesi), Torre Ardinghelli, Torre Cugnanesi, Torre Bech, Torre Pettini, Torre Rognosa sayılabilir. Meydanda restoran ve kafeler bulunmakta. Piazza del Cisterna: Duomo meydanından bir geçitle şehrin ikinci önemli meydanı olan Cisterna‘ya geçilebiliyor. Meydanda iki kez en iyi dondurmacı ödülü almış ve önünde uzun kuyruklar oluşan Gelateria Dondoli bulunmakta (en azından biz gittiğimizde iki idi, sonradan yeniden ödül almış almış olabilir) . Üşenmedik bekledik ve yedik, güzeldi ama İtalya’da yediğim en iyi dondurma diyemeyeceğim. Hatta karşılaştırma yapabilmek için kızım buradan ben de karşısındaki hiç kuyruk olmayan dondurmacıdan aldım, hiç fark yoktu. Akıl etmiş yarışmaya girmiş, iyi de yapmış, sonra da yürü ya kulum:))) Bu şehri gezmek de en fazla 1-1,5 saatinizi alır.
San Gimignano Katedrali–Santa Maria AssuntaTorre DiavoloTorre ArdinghelliGelateria Dondoli
Sienagezilecek yerler
Toscana bölgesinin diğer önemli şehri Siena’dır. Resim yapanlar bilecektir yağlı boyadaki Siena rengi adını bu şehirden almakta olup kırmızımsı kahverengiyi tanımlar ve Siena şehri de tam bu renklerdedir. 1995 yılında Unesco dünya mirasları listesine alınmış. Romus ve Romulus’u ile onları emzirdiği rivayet edilen dişi kurdun simgesi olan heykeli her yerde görebilirsiniz. Roma döneminde önemli bir ticaret merkezi olmuş. Günümüzde ana gelir kaynakları tarım ve turizmdir. Siena’nın ana meydanı at meydanı anlamına gelen Piazza del Campo‘dur. Biz denk düşmedik ama her yıl bu meydanda 2 Temmuz ve 16 Ağustos tarihlerinde geleneksel olarak at yarışları “Palio” düzenlenmekte. Meydanda yer alan Fonte Gaia çeşmesi 1342 yılında tamamlanmış, üzerindeki süslemelerde Adem’in yaradılışı ve cennetten kovuluşu canlandırılmıştır. Siena katedrali görülecek çok diğer güzel bir yapıdır. 1263 yılında tamamlanmış Gotik kilise gösterişli bir cepheye ve güzel süslemelere sahip. Katedral zemininde bulunan mermer mozaikte yine dişi kurt betimlenmiştir. Katedralin içindeki Piccolomini Kütüphanesi gerçekten görülmeye değer. Raffaello’nun freskleri Ortaçağdan kalma güzel Siena’nın sokaklarında yürürken kendinizi ortaçağdaymış gibi hissedeceksiniz. Belediye binası olarak kullanılmakta olan Palazzo del Publico ve 400 basamaklı çan kulesi Torre del Magnia’ da Siena meydanında görülecekler arasındadır. Piazza Salimbeni‘de bulunan gotik tarzlı Palazzo Salimbeni ve rönesans özellikli Palazzo Spanocchi sarayları, Siena’da en çok görülen yerlerdir. Salimbeni meydanının ortasındaki heykel 1882 yılında yapılmış, din adamı ve siyasetçi Sallustio Bandini’nin heykelidir. Dünyanın ilk bankası da burada açılmış ve hala faaliyet göstermektedir. Siena’da yarım günden biraz fazla zaman geçirmek yeterli olacaktır.
Siena KatedraliSiena KatedraliRomus & Romulus’u besleyen dişi kurtSallustio BandiniTorre del Magnia Siena
Floransa gezilecek yerler hakkındaki yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Prag yeme içme konusunda hem yerel lezzetleri hem de dünya mutfaklarından örnekler bulabileceğiniz ve kesinlikle aç kalmayacağınız bir şehir.
Prag’da ne yenir ve nerede yenir ? Hemen hemen tüm restoranlarda rahatlıkla ulaşabileceğiniz Çek yemekleri;
Macar Gulaş: Macar yemeği olmakla birlikte Prag’da her yerde bulabileceğiniz temel bir et yemeği.
Kozlona Restoran Macar Gulaş
Rizek (Snitzel) : Hemen her türlü etle hazırlanabilen bir tür snitzel
Rizek
Fazalova: Fasulye çorbası. Fasulye ve kök sebzelerin et suyunda pişirilmesi ile yapılıyor
Kulajda: Mantar çorbası. Krema, patates ve mantarla hazırlanır, üzerinde yumurta ile de servis edilebilir.
Kulajda
Svickova: Dana filetosundan yapılan ve yanında ekmekle servis edilen et yemeği
Smazenye Syr: Yanında kızarmış patatesle servis edilen ve başlangıç yemeği ya da atıştırmalık olarak yenilen kızarmış keçi peyniri
Smazenye Syr
Chlebicky: Yine atıştırmalık olarak yenilen ve üzeri peynir, yumurta, salam ve turşu ile döşenerek hazırlanan açık sandviç
Chlebicky
Trdelnik (baca pastası) dönen çubuklar üzerinde pişirilen bir tür hamur tatlısı. Restoran ve kafelerin menülerinde olması yanında aslında bir sokak lezzeti ve caddelerde kolaylıkla bulunmakta.
Trdelnik
Palacinky: Üzerine reçel, meyve, dondurma ve çikolata gibi malzemelerle sunulan krep benzeri tatlı
Palacinky
Knedliky: İçi meyve dolgulu hamur topları
Prag, Çek yemekleri dışında dünya mutfakları açısından da zengin. Tapascısından, Meksika restoranlarına, suchiden pizzaya kadar farklı seçenekler mevcut. Özellikle somon çok sevilen, sıklıkla tüketilen ve şehirde birçok yerde rahatlıkla bulabiliceğiniz bir balık.
Prag’a has bir ürün olmamasına rağmen somon balığı Prag’da sevilen ve oldukça fazla tüketilen bir yiyecek, birçok yerde güzel de yapılıyor.
Hard Rock Cafe Somon
Prag’da Mekan önerileri :
Lokál Dlouhááá: Lokal hem yerel lezzetleri tadıp hem de bira içebileceğiniz uygun fiyatlı bir pub.
Local Restoran Chicken Breast Snitzel
KozlovnaAprapos: Stare Mestro’da gittiğimiz ve memnun kaldığımız restoranlardan biri.
KozlovnaAprapos
Bira sevenlerdenseniz Çekya tam bir bira merkezi. Kendi üretimleri olan Kozel marka bira denenebilir.
Fat Cat: Hem yemek yiyebileceğiniz hem de farklı lezzetlerde biralar bulunan bir mekan
Prag Fat Cat Cherry beer
Hard Rock Cafe: Prag’daki hard rock cafeyi de hem yemek hem içecek anlamında tavsiye ederiz.
Prag Hard Rock Cafe
Kavarna Slavia-Nazım Hikmet’in sıklıkla geldiği ve sevdiği kafe olarak ün salmış. Charles köprüsü yakınında ve Opera binasının karşısında bulunmakta.
Prag Kavarna Slavia
Kafka kafesi: Güzel dekorasyona sahip kafede tatlı ve kahve molası verilebilir. En azından içeri girip göz atılabilirsiniz.
Prag Cafe Savoy– Mala Strana’da 1893 de açılmış Fransız kafesi. Kahvaltı, atıştırmalık, yemek ya da tatlı için gidilebilir.
Prag Gezi Rehberi ve Prag Terezin toplama kampı yazılarımızın linkleri aşağıdadır.
Berlin’e şimdiye kadar gitmemiş olmakla beraber Almanya ile ilk kez 9 yaşımda tanıştım. Aile olarak kendi aracımızla yaptığımız bu yolculukta Almanya’nın Berlin ve birkaç şehri dışında, hemen hemen her yerini gezme fırsatı bulduk ama ne yazık ki yaş 9, hatırda kalan birkaç sınırlı ayrıntı. Güzel oyun parkları, büyük alışveriş merkezleri ve para atınca sakız, sigara veren otomatların bende yarattığı şaşkınlıktan başka anı yok, şimdiki 9 yaşlar için son derece sıradan ama o zamanlar bizde bulunmayan şeyler. Daha sonra 20’li yaşlarımda yaptığım geziden de unutulmayacak şeyler kalmadı. Akrabalarımdan birçok kişinin Almanya’da çalışmasından ve geldiklerinde sohbetin ana konusunun oradaki yaşam olmasından dolayı sanırım kendimi bildim bileli Almanya ile haşır neşir oldum, hakkında gezdiğim çoğu yerden daha çok şey biliyorum. Belki öyle ya da böyle görmüş olmam belki anlatılarla büyümüş olmamdan dolayı, sebebini tam bilmemekle beraber Almanya benim için gezilecek değil de daha çok çalışılacak ülke konumundan hiç çıkmadı, tatil planlarım arasında hiç yer almadı, ta ki doğum günü hediyesi olarak kızımın “Berlin’e gidelim mi” teklifine kadar. Gezenti bir babanın, kendisini rahmetle anıyorum, ve annenin, o da az gezenti değildir, ona da buradan sağlıklı ömürler diliyorum, çocuğu olarak bu teklifi geri çeviremezdim hele de ikram olunca. Bakalım yetişkin gözüyle nasıl değerlendireceğim, merakla bekliyorum.
Anlatımıma geziden döndükten sonraki duygu ve düşüncelerimi aktarmakla devam edeyim. Sanırım hala aynı noktadayım, uygun bir bilet bulursanız hele de orada yaşayan bir yakınınız ya da arkadaşınız varsa kaçırmayın gidin ama turistik anlamda benim için çok büyük bir cazibesi olmadığını belirtmek isterim. Tekrar gitmek ister misin diye sorarsanız daha gidilecek çok yer var. Yurt dışına ilk kez çıkanları ya da gençleri çok daha fazla etkileyebilir ama Avrupa’nın diğer şehirlerine kıyasla albenisiz. Evet, yeşili bol, parklar ve bahçelerle çevrili, düzenli ancak bu özellikler turistik anlamda baş tacı olmaya yetmiyor. İnsan keşke İstanbul’umuz da böyle olsa diye hayıflanmıyor değil. Ama beğenmedim olarak da algılanmasını istemem, çok güzel bir dört gün geçirdim, iyikilerim arasına çoktan girdi. Zaten bizim gezdiğimiz yerleri beğenmeme, burun kıvırma gibi bir huyumuz yaradılıştan yok, her yerle bir tür bağ kurup seviyoruz, gidebildiğimiz için de şükrediyoruz. Kastettiğim, yurtdışını görmek isteyenler ya ilk buralardan başlamalı ve hayran olmalı ya da sonlara bırakmalı.
Berlin kaç günde gezilir: Gezimizi 4 gece 5 gün olarak planlamıştık ve gayet yeterli geldi. Berlin yürünerek gezilecek bir şehir. Zamanınız kısıtlı ya da yürümeyi çok sevmiyorsanız müzelere de girmeyecekseniz, rahatlıkla 2 günde gezilebilecek büyüklükte.
2.5 saatlik bir uçuşla Berlin Brandenburg havalimanına indik. Havaalanında pasaport kontrolü sırasında sadece bizim uçaktan inenler olmasına rağmen temiz 2 saate yakın bekledik, kapıdan geçebildiğimizde de arkamızda en az 1.5 saatlik bir kuyruk vardı. Kapıda sıkı sorgulama olabiliyor, 8-10 dakikaya yakın tutulanlar oldu ve bekleme sırası zor ilerliyor burasını anlıyoruz ama asıl sorun Berlin’in başkent olmasına rağmen pasaportta görevli sadece 2 polis olması. İlk önce 3 polis gişesi açıktı, 10 dakika sonra gişesini pat kapattı, mesaisi bitti ya da molası geldi bilmiyoruz. Yerine kimse gelmedi ve orada bekleyenler diğer kuyruğa geçtiler. Sonra iki gişe daha açıldı ama ilk 2 polis görevi pat bıraktı. İnsanlar o gişeden bu gişeye. Epey beklettikten sonra başka bir gişe açtılar, anlayacağınız ülkenin başkentinde pasaport kontrolü tam bir karın ağrısı. Şimdiye kadar çok daha küçük ülkelere/şehirlere ve daha kalabalık limanlara gitmiş olmamıza rağmen böylesi bir bekleme süresi hiç yaşamamıştık. Berlin’e has bir durum mu bilemedik ama başkente olmasını beklemediğiniz bir şey. Ülke ekonomileri için turizm gelirleri çok büyük bir kalem ve gelenlere böyle acı çektirmelerini anlayamadık. Mecburen herkes sus pus, gel de itiraz et. Türkiye’de olsa havaalanı, polis kontrolü demez çoktan cıngar çıkarırdı insanlar:)))) Sıra başına ulaştığımızda geçişimiz iki dakika sürdü, sorgulanmadan geçtik, turistik vizeyle gelenler çok rahat geçiyor ama yeterli sayıda görevli olmaması bekleme süresini inanılmaz uzatıyor.
Şehre varış-ulaşım: Kudamm bölgesinde bir otel ayarlamıştık. S Bahn metrosu ile otele en yakın konumdaki Zoologischer Garten istasyonuna gidecektik ama S Bahn metrosu havaalanı çıkışı bir süredir kapalı ve bakımdaymış. Konudan uzaklaşıyorum ama her zaman mı böyle yoksa bize mi denk geldi Berlin sanki bir süredir yenilenme süreci yaşıyor gibi, müzelerin ve ziyaret noktalarının çoğu bakım nedeniyle kapalı, yollar kazılmış, bir sürü inşaat vs. var. Bagajlarımızı aldığımız kattan 2 kat aşağı inerek yaklaşık 1 saat arayla kalkan RB23 numaralı trene bindik. Biletinizi hemen aynı yerde bulunan bilet otomatından nakit ya da kredi kartı ile alabiliyorsunuz ve trene binmeden önce bileti makinaya sokarak işletmeniz ve de mutlaka yanınızda bulundurmanız gerek. Tek yön bir kişi 4.40 Euro. Trenlerde bilet kontrolü yapılıyor, giderken denk düşmedik ama dönerken kontrol oldu o nedenle biletsiz binmemenizi tavsiye ederiz. Varmamız 40 dakika sürdü. Pasaporttaki bekleme süresi nedeniyle geç denebilecek bir saatte geldiğimiz için ilk gün kaldığımız bölgeyi gezmeye çalıştık.
Berlin gezilecek yerler
1.Gün:Kudamm bölgesi: Berlin’de Charlottenburg Bölgesindeki Kurfürstendamm caddesine yakın (Kudamm) Sylter Hof Berlin otelinde konakladık. İhtiyacı karşılayan, temiz bir şehir oteli. İlk günümüzde otele yürüme mesafesinde bulunan Kurfürstendamm caddesini dolaştık. Berlin’nin en lüks caddesi olarak nam salmış. Birçok alışveriş merkezi, kafeler, restoranlar bulunan, yaklaşık 3.5 km uzunluğunda güzel bir cadde. Lüks mağazalar yanında Primax ve benzeri uygun fiyatlı mağazalar da var. KaDeWe mağazası da bu cadde üzerinde. Alışveriş yapmasanız dahi en üst katındaki kafesine uğramanızı tavsiye ederiz. Pastanesi gerçekten hem sunum hem lezzet açısından müthiş. Caddede bulunan Haribo mağazası da sıklıkla uğradığımız bir nokta oldu. Normalde bayılmam ama burası membağı olduğu için çok taze. Açık ürün almak isterseniz 2 boy kutu var ve gram değil kutu ücreti ödüyorsunuz, içini alabildiğince doldurabilirsiniz. Cadde üzerinde çok büyük bir Rossman da mağazası var, ürünlerini seviyor ve kullanıyorsanız fiyat karşılaştırması yaparak en azından taşınabilecek olanları alabilirsiniz. Berlin’de mağazalar akşam 20:30 gibi kapanıyor, bazıları 21.00’de bu yönüyle bizi oldukça mutlu ettl. Yıkık Kilise: (Kaiser Wilhelm Memorial Church) Batı Berlin’in simge yapılarından biri, Protestan kilisesi. 2. Dünya savaşındaki bombardımandan sonra ayakta kalan tek kilise ve savaşı hatırlatması için yıkılan kulesi tamir edilmemiş. 1895 yılında açılmış. Kilise, fuaye alanı ve çan kulesinden oluşmakta. O bölgede kaldığımız için sıklıkla yanından geçtik ama kapalıydı, ziyarete açık olmayabilir. S Bahn ve U Bahn metro duraklarına çok yakın. Kilise tam Breitscheidplatz meydanında ve meydanda christmas pazarı kuruluyor, hediyelikler alabilir, sokak lezzetlerinden tadabilirsiniz. Keyifli bir meydan. Ayrıca meydandan yaklaşık 400 metre uzaklıkta, Almanya’nın en eski hayvanat bahçesi olan Berlin Zoolojik Bahçesi ve Berlin Aquarium bulunmakta. Biz gezmedik ama özellikle çocuklu ailelerin ilgisini çekebilir. İndiğimiz tren istasyonu da bu meydana bitişik. Sever misiniz ya da yer misiniz bilmem ama Alman şeker markası Haribo‘nun da Kudamm’da Wittenbergplatz meydanına iki dakikalık mesafede kendi mağazası var. Alacağınız şeker kombinasyonlarını kendiniz oluşturmak istediğinizde iki boy kutu var, gram yerine kutu fiyatı ödüyorsunuz. Seçtiğiniz kutuyu ne kadar dolduracağınız size kalmış. Döndükten sonra hediyelik olarak aldığımız ambalajlı paketlerin üzerinde üretim yeri İstanbul-Esenyurt yazdığını görünce şaşkınlık yaşamadık değil. Yeme içme bölümünde bahsedeceğim ama yeri gelmişken Berlin’deki ilk akşam yemeğini otelimize yaklaşık 1 km uzaklıktaki Upper Burger Grill‘de aldık.
Berlin KaDeWeKaiser Wilhelm Memorial ChurchBreitscheidplatznoel pazarındanHaribo-Kudamm
2.gün: Bugünü Mitte bölgesine ayırdık. Görülecek birçok yer bu ilçede yer almakta. Gezdiğimiz yerleri bir güne nasıl sığdırdığımızı düşünebilirsiniz ama çoğu yapıyı zaten dışarıdan görüyorsunuz, içi gezilebilecek olanların bir kısmı tadilatta ve ziyarete kapalı, bazılarına da biz girmedik. Berlin’deki birçok yapı II.Dünya savaşında sırasında ya komple ya da büyük ölçüde zarar görmüş. 1950 lerden sonra ya fotoğraflarına ve planlarına göre ya da bunlar yoksa anlatılara göre yenilenmiş. İlk durağımız otele çok yakın konumdaki TiergartenParkı. Son günümüzde detaylı olarak vakit geçirdiğimiz için kendisinden son gün bahsedeceğim ama kaldığımız otele yakınlığından ve güzergahımız üzerinde olmasından dolayı sıklıkla içinden geçtik.
Victory Column-Kanatlı Heykel
Victory Column Anıtı: Tiergarten’tan yürüyerek ilerlediğinizde genişçe 4 bulvarın ortasındaki göbekte Victory Column Zafer Anıtı (Siegessäule) göreceksiniz, yüksekliği nedeniyle uzaklardan bile görülebilmekte. Anıta gitmek için alt geçitten geçmeniz gerekiyor çünkü döner kavşak ortasında ve cadde üzerinden geçişi yok. Anıt 1873 yılında açılmış ve Heinrich Strack Prusya zaferinin anısı için tasarlamış, Oldukça görkemli ve güzel bir anıt, şehrin birçok yerinden görülebiliyor. 67 metre yükseklikte ve 285 merdivenle çıkılıyormuş ve ara ara dinlenebilmek için küçük banklar varmış. Sütunun tepesinde zafer tanrısı Victory’nın bronz heykeli var, heykel 35 ton ağırlığında. Şehir manzarası ve Tiergarten parkını yukarıdan izleyebilirsiniz. 4 Euro ödeyerek anıta merdivenlerden çıkılabiliyor ama vakit harcamak istemedik ve çıkmadık. Victory anıtından sonra Bundesstrabe üzerinden yürüyerek yaklaşık 2 km uzaklıktaki Brandenburg Kapısına gittik ama kapının altından Ihlamurlar Altında caddesine geçmeden önce kapıya çok yakın (400 metre), Platz der Republic MeydanındakiReichstag Building’i (Parlemento Binası) dışarıdan gezdik. Mimarisi oldukça güzel. 2.Dünya savaşı sırasında hasar görmüş ve birleşmeden sonra tadilat yapılmış. İçini gezmek ücretsiz ama gezimiz sırasında tepesindeki 360 derece şehir manzaralı cam kubbe tadilattaydı. Kısıtlı bir alan ziyarete açık olduğu için girmedik. Neo-rönesans tarzında mimarisi var. Spree nehrinin kıyısında ve tekne ile nehir turu alacaksanız yakınından geçeceksiniz.
Reichstag Building–Parlamento BinasıDem Deutschen Volke-Parlemento Binası
Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı (Holocoust Memorial) : Yine Branderburg kapısından Ihlamurlar Altında caddesine geçmeden bu kez Ebertstrabe yönüne doğru 600 metre ilerlediğinizde Holokost Anıtına ulaşırsınız. Kapıya yakınlığı nedeniyle buradan yürüyerek ulaşmak oldukça pratik olur. Anıt 2004 yılında yapılmış, Holokost’ta hayatını kaybeden Yahudilere adanmış. Ücretsiz geziliyor. 2711 adet dikilitaş bulunmakta.
Holocaust Memorial
Branderburg Tor (Branderburg Kapısı) Prusya Kralı II.Friedrich Wilhelm tarafından 18.yy da yaptırılmış. Berlin şehrinin giriş yeri olarak tasarlanmış. Berlin duvarının yıkılmasından sonra da birleşmenin sembolü olmuş. Önündeki meydanda kutlamalar ve çeşitli gösteriler yapılıyor. Gece ışıklandırılmış manzarası çok güzel. Napolyon savaşta Prusya’yı yenince kapının tepesinde bulunan Quadriga’yı (zafer alayı simgesi olan dörtlü at heykeli) söktürüp Fransa’ya götürmüş. Daha sonra Prusya kralı Napolyon’u Paris’te yenince atları alıp geri getirmiş. 12 sütunlu mimarisi var. Sütunlar 5 yol oluşturmakta, halk sadece dıştaki 2 girişi kullanabiliyormuş ortadaki yol da kraliyete ait geçişmiş. II.Dünya savaşı sırasında tahrip olsa da yıkılmamış ve restorasyon geçişmiş. Bu arada Berlin’in ulusal müzesi Hamburger Bahnhof, Branderburg kapısına 2 km uzaklıkta bulunmakta. Berlin-Hamburg demiryolu eski tren terminali galeriye dönüştürülmüş ve çağdaş sanat müzesi olarak hizmet etmekte. Neoklasik mimari özelliklerini taşıyan yapı görülmeye değer. Yazımı yazdığım şu günlerde galeride 6 Aralık 2024 tarihinde, sanatçımız Semiha Berksoy’un eserlerinin sergileneceğini öğrendim.
Brandenburg Tor
Unter der Linden Caddesi (Ihlamurlar Altında): Branderburg Kapısından geçince Under the Linden’e çıkılıyor. Mitte ilçesindedir. Adını yaya yolunun her iki yanındaki ıhlamur ağaçlarından almakta. Güzel bir cadde, yürümesi keyifli, 1.5 km uzunluğunda, yol boyunca yine hediyelik eşya dükkanları, kafeler vs mevcut. Cadde üzerinde Almanların ünlü markası Nivea’nın kendi mağazası var ve güzel bir mağaza. Ufak tefek bir şeyler aldık ama Rossmann, dm gibi mağaza ve marketlerde fiyatların daha ucuz olduğunu farkettik. Hediyelik olarak toplu alım yapacaksanız ciddi fiyat farkı oluşuyor. Madame Tussauds Berlin yine bu cadde üzerinde. Günümüzdeki ağaçlar 1950’lerden sonra dikilen ağaçlarmış. Öncesindekilerin bir kısmı S Bahn metrosu yapılırken bir kısmı II.Dünya savası sırasında tahrip olmuş bir kısmı da yakılmak için kesilmiş. Caddede Branderburg kapısını başlangıç noktası olarak alırsak sağlı sollu görülebilecek yapılar, Kral II.Friedrich’in at üstünde heykeli, Neoklasik tarzda yapılmış Berlin Şehir Operası, Bibliothek (Eski Devlet Kütüphanesi), güzel bir avlusu var, görkemli bir giriş bölümü, içinde okuma odaları mevcut, çantanızı dolaplara kilitleyip ücretsiz olarak gezebiliyorsunuz, Humboldt Üniversitesi ve önünde Alexander von Humboldt ve Wilhelm von Humbolt’un heykelleri görülmekte, Kapısının önünde okunmuş ama oldukça temiz durumda Almanca ikinci el kitap satan tezgahlar var, Eskiden cephanelik şimdi Alman Tarih Müzesi olarak kullanılan Zeughaus cephaneliği, Alte Kommandantur (eskiden kumandanın karargahı) 1654 yılında barok tarzda inşa edilmiş, daha sonra genişletilirken neo-rönesans mimari tarza dönüştürülmüş. Ancak orijinal yapı II.Dünya savaşı sırasında çok tahrip olmuş, tamamen yıkılarak savaş öncesi fotoğraflarına ve görenlerin anlatılarına göre yeniden yapılmış. Kronprenzenpalais-Veliaht Prensin Sarayı, günümüzde etkinlikler için kullanılmakta, Neue Wache Memorial yine caddede görülecek çok güzel bir yapı. Kraliyet sarayının muhafız klübesi olarak yapılmış günümüzde ise savaş kurbanlarını anma yeri olarak kullanılmakta. Neoklasik tarzda ve koruma altında, çok güzel bir alınlığa sahip. İçindeki heykel dikkat çekici. Savaşta hasar görmüş ve sonra restore edilmiş. Sankt Hedwig’s Katedrali: Barok tarzdaki yapı Berlin Başpiskoposluğuna ait Katolik Katedralidir. Berliner Dom : Berlin’in en ikonik ve en çok fotoğraflanan yapılarından biri. Protestan kilisesi ve içinde hiç bir zaman piskopos yaşamamış bu yönüyle de gerçek bir katedral statüsünde olmamış. Mimari olarak barok, neorönesans, neoklasik özellikler taşıyor. II.Dünya savaşında ağır hasar alarak yenilenmiş. Güzel bir yapı, önünde dinlenilebilecek büyükçe bir alan bulunmakta. Berliner Dom’un hemen karşısında City Palace (Berlin Şehir Sarayı) yer alır. Orijinali yapı 1443 de yapılmış barok bir saray. Krallar ve prensler yaşamış, Cumhuriyet dönemine geçtikten sonra Müze olarak kullanılmaya başlanmış. Savaşta büyük hasar almış ve 1950’de bombalanarak tamamen yıkılmış ve yerine bugünkü modern yapı inşa edilmiş. Ihlamurlar Altında caddesinin sonuna doğru ve Müzeler Adasına yakın konumdadır. Schlossbrucke Köprüsü (Saray Köprüsü) Berliner Dom’u geçince ulaşılan, üzerinde heykeller bulunan bir köprü ve Ihlamurlar Altında Caddesinin bitiş noktasında. Savaşta çok hasar almamış. Üzerinde Yunan mitinden zafer tanrıçası Nike, sanat, barış ve bilgelik tanrıçası Athena, tanrıların elçisi ve gökkuşağının simgesi Iris’in heykelleri bulunmakta. Berlin Müzeler Adası: Schlossbrucke köprüsünü geçince Spree nehrinin üzerinde, yaklaşık 1 km2 alanı kapsayan ve 5 müzeden oluşan ada. Bu müzeler Bergama (Pergamon), Bode, Altes, Neues ve Alte Nationa Galeri. Giriş ücreti 24 Euro. Bu müzelerden sadece üçü ziyarete açıktı ve bize göre en görülesi olan Bergama Müzesi maalesef tadilatta olduğu için göremedik, diğerlerine de girmedik. Bergama Müzesi kısmi olarak 2027 yılnda açılacakmış. Türkiye ve Yunanistan’dan götürülen eserler var ve en önemlilerinden biri Bergama Zeus Sunağı. Spree Nehri Tekne turu: Kanal turunu çok sevmemiz nedeniyle Berlin’de de aldık, yaklaşık bir saat süren geziler Berliner Dom’dan Spree Nehrine indiğiniz yerden kalkıyor, oldukça keyifli. Bir yandan içeceğinizi yudumlarken diğer yandan şehir hakkında bilgi edinerek güzel manzaralar eşliğinde devam ediyor. Ayrıca çok erken yola düştüğümüz ve kısa zamanda da birçok yeri ziyaret ettiğimizden oturarak geçen bu zaman ilaç gibi geldi. Gezi Ücreti kişi başı 22 Euro.
Berlin Madame TussaudsNivea shopUnter den Linden/Ihlamurlar Altında CaddesiKral II.FriedrichBerlin StaatsoperStaatsbibliothek–Berlin Devlet Kütüphanesi Avlusu(1661)Wilhelm von HumboltHeykelive Humbolt UniversityNeue Wache Memorial Neue Wache Memorial St.Hedwig’s CathedralBerlin Berliner DomBerliner DomeBerlin City PalaceBode Museum
Alexanderplatz :Mitte bölgesindeki Alexander Meydanı Berlin’in en merkezi meydanı olarak tanımlanabilir. Yerlisi kısaca Alex diyormuş. Spree nehrini geçtikten sonraki meydan olarak tarif edebiliriz. Burası önce hayvan pazarı olarak planlanmış ancak Rus İmparatoru I.Alexander’ın ziyareti şerefine bu isim verilmiş. Tarihi bir meydan ve halkın uğrak noktası. Almanya’nın en büyük meydanıymış ve meydanda 1989 yılında gerçekleşen Doğu Almanya protestosu Almanya tarihindeki en büyük protestoymuş. Berliner Fernsehturm: 360 derece dönebilen TV kulesine çıkış 16.50 Euro, geç saatlere kadar çıkılabiliyor, gözlem alanı yerden 200 metre yükseklikte ve bünyesinde bar/ restoran bulunmakta. Meydan 1960 senesinde trafiğe kapatılmış. Meydanda dünyanın birçok şehrindeki saati gösteren bir dünya saati var. Neptun Çeşmesi: Meydanda görülebilecek diğer bir güzel yapı çeşme. Merkezde Neptün tanrısı, etrafında timsah, yılan gibi hayvanlarla çevrili çok güzel bir çeşme. Çeşmenin hemen yakınında St.Mary Kilisesi de (Marienkirche) kırmızı tuğladan yapılma gotik mimari özellikli kilise gerçekten görmeye değer. Gitmişken içi de mutlaka gezilmeli. Berlin’in en eski kiliselerinden biri, yapım tarihi kesin olmamakla birlikte 1380 olarak tahmin ediliyor. Alexanderplatz’da görmeye değer diğer bir güzel yapı da Berlin Rotes Rathaus-Belediye Binası: Kırmızı tuğladan yapılmış bina John Kenedy’nin Berlin konuşmasını yaptığı yermiş. Gotik özellikler taşıyan binanın içinde belediye başkanlarını portreleri bulunmakta ve içinde rehberli turlar düzenlemekte. Neptün çeşmesine 450 metre uzaklıktaki Nikolai Kilisesi de burada görülebilecek yapılar arasında. Roma’da 44 bin adım rekorumuzu Berlin’de 47 binle aştık, tükendik. Aralardaki kahve, yemek ve tekne turu molaları ile güç toplayarak günü tamamladık ama yapılacaklar listemizdeki birçok noktayı da ziyaret ettik. Müzeler adasında istediğimiz müzeler açık olsaydı günümüzün yarısını müzeleri gezmeye ayıracaktık ama kısmet değilmiş. Berlin’in meşhur currywurst adresi Curry 61 de Alexanderplatz’da yer almakta.
Berliner FernsehturmBerlin Neptunbrunnen-Neptun ÇeşmesiMarienkircheAlexanderplatz dünya saatiRotes Rathaus-Belediye Binası
3.Gün: Bugün ilk duraklarımız Postdamer Platz ve yakınındaki Gendarmenmarkt. Postdamer Platz’a gitmek için 2 nedenimiz vardı, ilki meydanda Berlin duvarının kalıntılarını görmek ikincisi ise Brammibal’s Donat‘ta donat yemek. Postdamer Platz Branderburg kapısına 1 km uzaklıkta, otelimize de yakın konumda sayılır. Yol üzerinde önümüze çıkan St.Matthaus Kilisesi Postdamer Platz’a 7-8 dakika yürüme mesafesinde güzel bir kilise. Neoromanesk tarzda inşa edilmiş. Kulturforum’un çok yakınında. Dışının çok güzel olması yanında içi sade ve görülebilecek pek bir şey yok. Kulturforum; birkaç devlet müzesi ve Berlin Flarmoni konser salonunu barındıran yapı. Postdamer Platz, plazalar, iş yerleri ve alışveriş merkezleri bulunan bir meydan. Duvar kalıntılarını gördükten sonra lezzetini duyduğumuz Brammibal’s Donat’a uğrayıp hem donat yedik hem de bir kahve molası verdik. Lezzeti hakkında yeme içme bölümünde detaylı anlatacağım ama burada bir şubesi olduğunu bilmeniz açısından bahsetmek isterdim. Buradayken ayrıca Paulaner Wirsthaus adlı mekanı (restoran ve bira bahçesi) beğendik ve gelmek için listemize aldık. Bu meydanda bahsetmek istediğim diğer bir restoran Amrit. Detaylı olarak bahsedeğim ama restoranı geçerken fark ettik. Postdamer Platz’dan yakınındaki Gendarmenmarkt’a (Jandarma meydanı) geçtik. Burası Berlin’in en güzel meydanlarından biriymiş, açık hava konserleri ve etkinliklerin yapıldığı bir meydan ayrıca noel pazarı kuruluyormuş ancak gittiğimizde meydan kapalı ve bakımdaydı maalesef. Görülebilecek güzel yapılar Opera Binası-Konzerthaus, Alman ve Fransız Katedralleri. Fransız Katedralinde seyir terası, restoran ve müze varmış ama içine girmedik. Fransız Katedrali 1705 Alman Katedrali 1708 yılında yapılmış. Alman Katedrali 2.dünya savaşında yangınla tamamen yıkılmış ve yeniden inşa edilmiş. Meydanın hemen köşesinde bulunan Rausch Schokoladenhaus’a çikolata sevenlerin uğramasını tavsiye ederiz sevmeseniz de uğrayın. Meydandan sonraki durağımız meydana 800 metre uzaklıkta, Friedrichstrabe üzerinde bulunan yine Berlin’in en turist çeken noktalarından biri durumundaki Check Point Charlie. Doğu-Batı Berlin birleşmesinden önce kullanılar geçiş noktalarından biri. Simgesel olarak varlığını sürdürmekte. Görülecek fazlaca bir şey yok. Bir sonraki durağımız East Side Galery ve Check point Charlie’ye yaklaşık 3.5 km uzaklıkta. Kreuzberg mahallesine komşu. Berlin duvarından kalan 1.3 km uzunluğunda bir duvar parçası. 1990 yılında, dünyanın birçok yerinden sanatçıların yaptığı 105 resim süslemekte ve dünyanın en uzun açık hava galerisiymiş. Bu resimlerden en ilgi çekeni ve fotolamak için kuyruk beklemek zorunda kaldığınız meşhur “Sosyalist Kardeşlik Öpücüğü” sahnesi. Bu hareket sosyalist ülkeler arasındaki özel bağı simgeliyormuş, üç kez yanaktan öpme şeklinde olsa da liderlerin yakınlık derecesine göre dudaktan da öpüşülmekteymiş. Bunun dışında duvar her iki taraftan grafitilerle süslü. Duvarın bitiminde meşhur Oberbaumbrücke yer alıyor. Spree nehri üzerinden geçen, tuğla kaplı ve iki katlı çok güzel bir köprü. 150 m. uzunluğunda. Berlin duvarı ile bölünmüş ilçeleri bağlamakta. Ortaçağdan kalma bir görüntüsü olsa da 1896 yılında inşa edilmiş. Köprü üzerinden geçerek Türklerin yoğunluklu olarak yaşadığı Kreuzberg merkezine doğru yollandık. Kreuzberg gerçekten kendinizi Türkiye’de hissedebileceğiniz bir mahalle, marketler, restoranlar, kuaförler, tamirciler vs çoğu esnaf Türk ve tabelalar Türkçe. Kanal kenarında yürüyüp, kafelerde dinlenebilirsiniz. Kreuzberg yolunda önümüze çıkan bir güzel yapı da Heilig-Kreuz Kirche. 1885 de inşa edilmiş Protestan Kilisesi. Berlin’de sıklıkla karşılaşılacak kırmızı tuğla kaplı yapı II.Dünya savaşındaki bombardımanda hasar görerek 1951-59 yıllarında onarılmış. Kreuzberg merkezindeki bir bina üzerindeki tabelalarda Almanca ve Türkçe olarak Zentrum Kreuzberg ve Kreuzberg Merkezi yazılmakta. Gelmişken yemeğimizi buradaki Hasır restoranda döner dürüm olarak aldık. Biraz dinlendikten sonra Spree nehri kıyısındaki, güzel manzaraya sahip, bohem barları, hamburger ve biracılar bulunan Holzmarkt’a gittik. Burası bir park aslında, tezgahlarda hediyelik eşyalar ve takılar satılıyor. Keyifli bir yer, fazladan vakit varsa uğranmalı. Biraz dolaştıktan sonraki Alexanderplatz’a geri dönüp meydandan yaklaşık 800 metre mesafedeki Pasage Arte Independiente. Rosenthaler Caddesinde. Daha çok gençlerin uğrak yeri olan, kafeler ve tasarım dükkanları bulunan, dark sokaklı bir pasaj. Grafitileri ile meşhur, gezilmesi olmazsa olmaz tadında değil ama fazladan vakti olanlara önerilir. Pasajı gezdikten sonra hem şarabını denemek hem de dinlenmek için buraya 1.5 km mesafede bulunan Material Wine adlı mekana gittik. Kendisinden detaylı bahsedeceğim, mekan Schönhauser Allee caddesi üzerinde. Bir daha bu tarafa gelme ihtimalimiz olamayabilir diye sonrasında da Material wine’a yaklaşık 350 metre mesafede bulunan Prater Biergarten‘a geçtik.
Postdamer Platz yakınındakiSt.Matthaus KilisesiPostdamer Platz’da yıkılan Berlin duvarından kalıntıGendarmenmarkt Fransız KatedraliCheck Point CharlieBerlin East Side GalleryEast Side GalleryOberbaumbrücke Heilig-Kreuz Kirche-KreuzbergKreuzberg MerkeziPasage Arte Independiente–AlexanderplatzPasage Arte IndependienteHolzmarkt
4.Gün: Son günümüzü alışveriş yaptığımız ve tekrar gitmek istediğimiz yerleri biraz ağırdan alarak keyifle gezerek geçirdiğimiz bir gün oldu. Alışveriş deyince, Berlin ucuz bir şehir sayılmaz özellikle yeme-içme olanakları bakımından pahalı denebilir ama alışveriş konusunda bazı marka ve ürünleri daha uyguna bulmak mümkün. Türkiye’de oldukça bilinen ve satılan iki markanın bot ve spor ayakkabısını buradan neredeyse yarı fiyatına aldık.
TiergartenParkı : Tiergarten bölgesinde yer alan ve bölgeyle aynı adı taşıyan 210 hektar büyüklüğündeki park Almanya’nın 2.en büyük şehir parkıymış. Almanca hayvanat bahçesi demekmiş. Bu arada Tiergarten bölgesinde, Spree nehri kenarında Almanya Cumhurbaşkanının konutu Bellevue Sarayı da bulunur. Parka dönecek olursak bayıldık kendisine, bisiklete binenler, yürüyenler, kitabını okuyanlar, piknik yapanlar, keşke İstanbul’da da benzerleri olsa dedirtecek türden. Berlin’de en keyif aldığım yer oldu desem abartmış olmam. Mangal yok, şehrin tam merkezinde, sessiz ve güvenli, sonbaharın tüm güzelliklerini sunmakta. İçinde yer yer önemli kişilerin büstleri var. Parkta en sevdiğimiz yerlerden biri Cafe am Neuen see. Kendisini bulmakta zorlandık aslında, burada kano yapılabilen bir göl ve göl kenarında dilerseniz bira/soğuk içecek dilerseniz de kahve içebileceğiniz cafe/restoran var. Berlin’de bizim gördüklerimiz içinde en güzeli diyebilirim. Kano yapanlara denk düşerseniz seyredebilir, kuş cıvıltıları ve nehirdeki ördeklere bakarak içeceğinizi yudumlayabilirsiniz, çok keyifli bir yer. Burayı nedense zor bulduk, ama en kolay anlatımıyla fotoda görülen Victory Column anıtının oradan parka girince, aşağıdaki resimde görülen karşılıklı duran heykelleri geçip arkanızda bırakıyorsunuz. Anıttan yaklaşık 300-400 metre mesafede. Küçük tabelalar var ama gözden kaçabiliyor. İlk gidişimizde göremeyip pas geçmişiz.
Tiergarten Neuer seetabelasıCafe am Neuen seeCafe am Neuen seeTiergarten
Berlin Yeme içme
Yeme içme deyince daha çok Türk, İtalyan, Indian, Mexican ve Asya mutfağı öne çıkıyor ama kalite düşük denebilir. Gurme anlamında ayırıcı bir özelliği yok. Öne çıkanlar da daha çok sosyal medya sayesinde patlamış gibi ama çok özel bir tarafları yok. Berlin sanki büfe ve ayaküstü atıştırmalıklar şehri gibi. Bunlardan biri istisnasız her caddede göreceğiniz, Berlin’de çokça tüketilen, currywurst büfeleri. Currywurst kızarmış domuz sosisinin patates ve ketçapla sunulduğu fastfood tarzı bir yemek. Sıklıkla karşılaşılacak diğer büfeler ise Gemüse adında, tavuktan yapılmış ve içinde kızarmış sebze bulunan döner büfeleri. Tavuk dönerle aramız olmadığı için yemedik. Et döner ise genelde kıymadan yapılıyor ama yaprak döner yapan restoranlar da mevcut. Türkiye’den birkaç günlüğüne gelip Türk lokantası arayacağımızı pek düşünmezdik ama öyle oldu. Kreuzberg Türk lokantaları bulunabilecek en iyi mahalle. Berlin’de dikkatimizi çeken başka bir şey de özellikle Asya yemekleri satılan restoranların neredeyse hiçbirinde kredi kartı geçmiyor olması. Kredi kartı kullanmak istiyorsanız sormadan oturmayın, menülerde sadece nakit geçerli diye yazmış olsalar da gözünüzden kaçabilir, girmeden sormak en iyisi.
Upper Burger Grill: Berlin’deki ilk akşamımızda geldik, Kudamm bölgesinde. Burgerleri oldukça lezzetli, pişman etmedi.
Upper Burger Grill-Kudamm
Hasır Restoran: Et döneri burada yedik. Malzemesi oldukça bol ve lezzetliydi, hatta bitiremedik bile. Hem dürüm/tombik döner şeklinde takeaway alabiliyorsunuz, hem de oturarak yiyebiliyorsunuz. Restoranda farklı kebap türleri de mevcut. Kreuzberg’de bulunuyor ve aynı caddenin karşı kaldırımında Hasır Burger olarak burger restoranı da var.
Hasır Restaurant-KreuzbergHasır döner dürüm
Hofbrau München; Alman restoranında yemeden dönmeyelim deyip girdiğimiz restoran. Fiyatları bir tık pahalı diyebilirim ama Berlin için hesaplı bir şehir diyemeyiz. Schnitzel yedik, fena değildi, porsiyonlar doyurucu. Yöresel kıyafetli çalışanlar hizmet ediyor, akşamları canlı müzik eşliğinde yemeğinizi yiyebilirsiniz. Eli yüzü düzgün mekanlardan biri diyebiliriz. İç mekanı oldukça geniş, dışarıda da açık bölümü mevcut, servis biraz ağır. Alexanderplatz’da yer almakta.
Hofbrau München-AlexanderplatzHofbrau MünchenHofbrau München
Amrit Restaurant: Postdamer Platz’da bulunan Indian restoranı. Personeli güler yüzlü ve menüler hakkında detaylı bilgi veriyorlar. Dekorasyonu güzel, yemekleri kötü değil. Ana yemeği pilav ve salata ile birlikte sunuyorlar. Pilav bizim ağız tadımıza göre biraz yavan ama yemeğin sosundan karıştırdığınızda hiç de fena olmuyor. Doğum günü kutlamaları için tercih ediliyor sanırım ve bizden başka dört masa doğum günü kutlaması için gelmişti. Çalışanlar bizdeki Bigcheff benzeri happy birthday şarkısı eşliğinde pastayı getiriyor. Akşamları happy hour saatlerinde bazı kokteyller indirimli ve fena değildi, beğendik. Restoran çok kalabalık olmasına rağmen servis çok hızlı. Fiyatlar da Berlin’deki diğer yerlerle kıyasla hesaplı.
Amrit Indian Restaurant-Postdamer PlatzAmrit Restaurant
Coccodrillo: İtalyan restoranı, pizzaları lezzetli. Yer bulmak oldukça sıkıntılı o nedenle mutlaka önceden rezervasyon yapılmalı. İçi hafta arası olmasına rağmen tıklım tıklımdı. Dekorasyonu ve dış bahçesi güzel ancak Ekim sonu olduğu için dış bahçe akşam servise kapalıydı.
CoccodrilloBerlinCoccodrilloCoccodrillo dış bahçesi
Paulaner Wirsthaus: Postdamer Platz’da tesadüfen girip çok memnun kaldığımız hem restoran hem bira evi. Yemek yemedik ama lezzetli biralarından ve atıştırmalıklarından aldık. Menüden dilediğiniz birayı sipariş edebileceğiniz gibi tadım menüsü de alabiliyorsunuz. Alkol oranı hafiften-yoğuna doğru 5 çeşit bira getiriyorlar. iki kişilik 500’er ml (toplam 1 litre) servis 12.90 Euro, Hem birası lezzetli, draft bira, hem de mekan fena değil. Berlin’de bira fiyatları oldukça şaşırttı, pahalı geldi açıkçası. En basit bira bahçesinden restoranına kadar bardağı neredeyse her yerde 5,60 Euro civarı ve servis edilen biralar öyle özel lezzete sahip biralar değil. O nedenle Paulaner Wirsthaus beğendiğimiz ve tavsiye edeceğimiz bir mekan oldu.
Paulaner Wirsthaus-Postdamer PlatzPaulaner Wirsthaus-Postdamer Platz
Curry 61 : Domuz eti yiyorsanız şehirdeki en iyi currywurst adresi Curry 61. Berlin’de her yerde currywurst büfesi dolu ama şehrin en iyisi diye geçmekte. Ben yemediğim için sadece patates tavasından aldım, o da güzel, kendi yaptıkları ketcupla servis ediyorlar. Yeri Alexanderplatz’da.
Curry 61-AlexanderplatzCurry 61
Brammibal’s Donat: Berlin’de neyi hiç unutamayacaksın diye sorsalar cevabım kesinlikle bu donatlar olur sanırım. Şehirde birkaç şubesi var, Postdamer Platz’daki şubesinde ve Kudam’daki KaDeWe mağazasının en üstündeki pastane katında olmak üzere 3 gün boyunca yedik ve doyamadık. KaDeWe mağazasındaki şubesi corner şeklinde, küçük, daha al götür ya da tabure üstende yeme şeklinde. Postdamer Platz’daki genişçe bir kafe. Donatını yiyene kadar donat yediğimi düşünürdüm ve açıkçası çok da fanı değilim ama buradakiler çok lezzetli. Sevmeyenlere de kendini beğendirir. Bal kabaklı ve fıstıklısına bayıldık ama denediğimiz diğer çeşitleri de çok beğendik. Nakit geçmiyor, kredi kartı ve tanesi 4.40 Euro.
Brammibal’s DonatPostdamer PlatzBrammibal’s Donat
Espresso House: Yorgunluk atmak için uğradığımız ve birçok şubesi olan kahve dükkanı. Atıştırmalık ve tatlılar da var. Kahve ve cinnamon roll yedik. Yediğimiz en iyi tarçınlı çörek olmasa da başarılıydı.
Espresso HouseEspresso House tarçınlı çörek
KaDeWe: Kudamm’daki KaDeWe mağazasının en üst katındaki pastane hem görsel şölen hem de lezzet açısından ürünler üst seviyelerde.
KaDeWe Patisserie–Kudamm
Rausch Schokoladenhaus : Bu çikolata mağazasını Gendermanmarkt’ı gezerken görüp girdik. Sunumlar, lezzet güzel, insanın canı hepsini almak istiyor. Giriş katında hazır çikolata satışı var, ikinci katta kişiye özel çikolata yapılıyor, 3.katta da kafesi var.
Rausch Schokoladenhaus–Gendarmenmarkt
Material Wine: Schönhauser Allee üzerinde bulunan mekan açıkçası biraz hayal kırıklığı. Oldukça küçük bir dükkan, dışarıda birkaç masası var, dilerseniz şarap dilerseniz kahve içebiliyorsunuz ya da şişe ile alıp götürebilirsiniz. Kahvesi de çok güzelmiş ama şansımızı şaraptan yana kullandık. Lezzetli ama yine de “sosyal medyada meşhur olan her şeyin pesinden gitmemelisin” diye de düşündürdü. Personeli güler yüzlü, önce şarapları tanıtıyorlar, zevkinizi öğrenip ona göre şarap tavsiyesinde bulunuyorlar. Fazla vaktimiz olmadığı için birer kadeh denedik. Şarap güzel ama kadeh sipariş ettiğinizde neredeyse bir yudumda bitirebilecek miktarda servis ediyorlar ve 9 Euro. Şişe ile almadığımıza da pişman olduk. Dükkanda şişesini 24 Euro’dan sattıkları şarabı online olarak 15 Euro’ya satıyorlarmış. Berlin’de yaşıyorsanız gayet mantıklı ve uygun. Bir çırpıda içtikten sonra bari buraya kadar gelmişken Material’e 350 metre mesafede bulunan Prater Biergarten’a gidip birer de bira içelim dedik.
Material WineMaterial WineMaterial Wine
Prater Biergarten yaklaşık 600 kişi kapasiteli, self servis bir bira bahçesi. Berlin’de Bavyera bölgesine has bira kültürüne sahip olmasa da Prater şehrin en eski bira bahçesiymiş ve 1837 senesinde açılmış. Bira yanında şarap, meyve suyu ve atıştırmalıklar da mevcut. Keyifli bir bahçe, canlı müzik etkinlikleri de oluyormuş. Birası güzel, bardağı 5.50 Euro. Bardak başına 1 Euro deposito kesiyorlar ve bardağı teslim ettiğinizde geri alıyorsunuz. Tavsiye ederiz.
Prater Biergarten
Baecker wiedemann: Unter den Linden caddesinden Alexanderplatz’a doğru yürürken görüp atıştırmalık aldığımız fırın. Alexanderplatz’a yakın. Alman simidi olarak tanımladığımız, kaşar peynirli brezel aldık baya lezzetliydi, oldukça büyük, iki kişi ancak yedik.
Baecker wiedemannBaecker wiedemannUnter den Linden’de glühwein molasıTiergarten da diğer bir bira bahçesi
Bu kez yolculuk uzun süredir gitmeyi istediğimiz, farklı ırk ve renklerin bir arada yaşaması nedeniyle “Gökkuşağı Ulusu” sıfatı taşıyan, kendisi gibi bayrağı da gökkuşağı renklerindeki Güney Afrika Cumhuriyeti.
Güney Afrika güvenli mi ? Seyahat ederken kendimize bir daha gelmek ister miyiz diye sorarız, bizim için bir tür çok beğenme kriteridir bu soru. Bu kriterler arasına güvenli, özgürce ve tek başımıza gezebilme, sokaklarında korkusuzca yürüyebilme imkanı olması da giriyor ve bu yönüyle Güney Afrika maalesef sınıfta kalmakta ancak kesinlikle gidilmeli ve görülmeli. Bu olumsuzluk nedeniyle oradayken düşük puanladığımız ülkeye, yazıyı yazdığımız şu sıralar başka gözle bakmaktayız. Ülke, çok az yerde bir arada bulabileceğiniz çeşitliliği ve güzelliği bünyesinde barındırmakta. Uyarıları dikkate alarak gezdiğinizde başınıza bir şey gelme ihtimali yok denebilir. Uyarıların en başında hava karardıktan sonra birkaç kişi olsanız bile yürümemek, yürürken kalabalık caddelerden ayrılmamak, uber ya da kaldığınız otelden çağıracağınız taksiyi kullanmak, üzerinizde fazla para ve değerli eşya bulundurmamak, bilinmedik barlara gitmemek ve oralarda açık içki içmemek, araç kiralıyorsanız araç içinde bir şey bırakmamak gibi şeyler sayılabilir. Bu güzel ülke umarız gelecekte çok daha güvenli bir ortama kavuşur ve biz de belki tekrar giderek daha özgürce keşifler yapma imkanı buluruz.
Üç başkentli ve 11 dil konuşulan ülkedeki kültürel zenginlik, doğası, iklimi, yapılacak şeylerin, gezilecek yerlerin çokluğu insanın aklını başından almakta. Geçmişinden kısaca bahsetmek gerekirse ülkenin kaderi 1488 yılında Portekizli denizci Bartolomeu Dias’ın Hindistan’ı ararken ulaştığı ve kendisinin Fırtınalar Burnu olarak adlandırdığı daha sonra adı Ümit Burnu olarak değiştirilen yere ulaşması ile değişmiş. İlk Avrupalı yerleşimi ise Hollandalılar tarafından kurulmuş. 1931 yılında ise kolonisi olduğu Birleşik Krallıktan bağımsızlığını kazanmış. Dünyanın tanınmış kabilelerinden biri olan Zulu kabilesi, kendine özgü inançları, kültürü, gelenek ve değerleri ile Güney Afrika’nın kültürel zenginliğinde önemli bir yer tutmakta. En önemli geçim kaynakları arasında madencilik, tarım ve turizm sayılabilir. Çok miktarda altın ve elmas rezervi var ve tahmin edeceğiniz gibi yabancı şirketler tarafından çıkarılmakta. İşsizlik oranı yüzde 50’lere yakınmış. Zengin ve fakir arasındaki fark konusunda dünya lideriymiş.
Apartheid rejimi karşıtı Nelson Mandela ülkenin ilk siyahi başkanı. Ayrılık anlamına gelen apartheid rejimi 1948-1994 yılları arasında devlet politikası olarak uygulanmış, ırksal ayrımcılığı ve beyazların üstün olduğunu savunan bir ideoloji. Ülke, azınlık durumundaki beyaz nüfus tarafından yönetilmiş. Bu dönemde siyahlar aşırı baskıcı ve özgürlükten uzak bir yaşam sürmüşler. Birçok yerde siyahlar giremez tabelaları asılmış, kamusal alanda siyahların çalışamaması, toplu taşıma, okul vb yerlerin siyah ve beyazlar olarak ayrılmış olması, eğitimde fırsat eşitsizliği, siyahların evlerinden sürülüp daha kötü bölgelere yerleştirilmesi, oy kullanamaması, beyazla evlenememek gibi birçok kısıtlama ve ötekileştirmeye maruz kalmışlar. Özgürlük savaşçısı olarak kabul edilen Nelson Mandela bu uğurda Robben Adasında (fok adası) çok kötü koşullarda 17 yıl hapis yatmış, toplamda ise 27 yıl hapis hayatı olmuş.
Güney Afrikaya vize gerekli mi ? Türkiye’den yaklaşık 11 saat uçuşla ulaşılan Güney Afrika, vizesiz gidebilecek ülkelerden olup bu yönüyle çok avantajlı.
Güney Afrika Para biriminedir ? Güney Afrika Rand’ıdır. Gittiğimiz dönemde 1 Rant 2 Türk Lirasına karşılık geliyordu. Birçok yerde kredi kartı sorunsuzca kullanılabilmekte.
Güney Afrikaya ne zaman gidilir ?
Akdeniz ikliminin hakim olduğu ülke yılın her mevsimi ziyaret edilebilir. Giderken aşı olmanıza gerek yok ama yanınıza mutlaka sinek kovar almalısınız. Ülkede turistik bölgeler ve merkezdeki oteller oldukça temiz, en azından bizim kaldıklarımız öyleydi, yine ziyaret noktalarında, restoran-cafe ve avm’ler, umumi tuvaletler de oldukça temiz, Türkiye’den iyi olduklarını söyleyebilirim.
Güney AfrikaYeme İçme
Güney Afrika mutfağı, ülkede yaşayan çeşitli toplulukların oluşturduğu çeşitliliği yansıtmakta. Hollanda, Fransa, Hint, Malay mutfaklarına özgü yemekler, deniz ürünleri, yöreye has kudu, devekuşu, timsah, geyik, sığır ve kuzu eti birçok restoranın menüsünde bulunur. Biltong sığır, devekuşu ve kudu gibi hayvanların etinin kurutulması ile yapılan kuru ettir. Samosa, üçgen şeklinde ve içi tavuk, peynir vb malzemelerle doldurulmuş lezzetli bir börek. Vetkoek, bir tür hamur kızartması olup kıyma ile servis edilmekte. Botswana ostrich curry, körili deve kuşu eti. Atchar, olgunlaşmamış yeşil mango ve biber turşuları. Rooibos çayı, yöreye özgü bir çalı olan rooibos bitkisinin yapraklarından yapılan, kafeinsiz ve lezzetli bir çay. Amarula, marula meyvesi, şeker ve krema ile yapılan Güney Afrika’da çok sevilen bir likör. Yine buraya özgü bir üzümden yapılan Güney Afrika Pinotage şarabı ve Wild Africa Cream oldukça lezzetli içkilerdir. Malva pudingi, Güney Afrika’ya özgü bir tatlı. Sıcakken üzerine krema sosu dökülerek yenir. Yeri gelmişken restoran ya da cafelerde hesabı fiş ve kalemle getiriyorlar, bahsiş verecekseniz ödeyeceğiniz bahşişin miktarını fişe yazıp imzalamanız gerekiyor.
Güney Afrika’dan ne alınır ? Ahşaptan yapılmış masklar ve el yapımı çeşitli hayvan objeleri, yöreye özgü motifleri olan şallar, Güney Afrika şarabı, el işi yelpazeler, Hollanda peyniri, amarula, rooibos çayı ve bu bitkiden yapılmış takviyeler, baharat, deri çantalar, Afrika’ya özgü tanzanit taşından yapılma takılar alınabilecek şeyler arasındadır.
Cape Town gezilecek yerler ile Johannesburg ve Pretoria gezilecek yerler yazılarımızın linkleri aşağıdadır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkentlerinden biri olan Cape Town, Afrika Kıtasının en güneyinde, Atlas Okyanusu ve Hint okyanusun buluştuğu noktada, ülkenin en güzel, en modern ve en gelişmiş şehri. Hollanda’nın Güney Afrika’daki ilk sömürge yerleşmesi burada olmuş. Daha sonra da İngiltere’nin sömürgesi haline gelmiş. Mother City olarak anılan şehir, Masa Dağı (Table Mountain) eteklerinde kurulmuş. Dünyanın her yerini görmediğimiz için Dünyanın en güzel şehirlerinden biri ünvanını ne kadar hak ediyor yorum yapamayız ancak Cape Town gerçekten çok güzel bir şehir.
Cape Town güvenli mi ? Cape Town Güney Afrika’daki en çok beyaz nüfusa sahip ve en güvenli şehri olmakla birlikte yine de kendinizi güvende hissetmeyeceğiniz ve belirli kurallara uymanız gereken bir şehir. Bunlar hava karardıktan sonra dışarıda olmamak, gezeceğiz zaman uber ya da güvenli bir taksiye binmek, üzerinizde çok para ve değerli eşya bulundurmamak, çantanızı kollamak ve mümkünse tatilinizi turla ya da birkaç kişi olarak organize etmek, tenha caddelere girmemek olarak özetlenebilir. Cape Town’da langalar asla girilmemesi gereken bölgelerdir. Langalar fakir ve çoğunlukla işsiz halkın barındığı teneke evlerden oluşan mahallelerdir. Buralara özel gezi turları düzenlenmekte, eğer gidecekseniz bu turlara dahil olmak gerek.
Cape Town kaç günde gezilir : Çevresi gezilecek ve yapılacak şeylerle dolu ve sindirerek gezmek için en az 5-6 günlük bir gezi planlanmalı.
Şehirde beyaz nüfus oldukça fazla. Apartheid dönemi bitse de gözlediğimiz kadarıyla beyaz nüfus ve siyahlar arasında ayrışma bir şekilde devam ediyor denebilir. İnsanlar beyaz, siyah ve renkliler olarak adlandırılmakta ve renkliler sınıfına Hintliler, Malezyalılar ve Asyalı halklar girmekte. Beyaz ve zengin nüfus genellikle sahil kesiminde, oldukça yüksek duvarlar ve elektrikli tellerle korunmuş çoğunlukla silahlı korumalı, havuzlu lüks villalarda, ayrıcalıklı bir yaşam sürmekte. Cape Town çok eski bir şehir değil dolayısıyla da tarihi binalar, köprüler ve benzeri mimari yok denebilir. Fazlaca müze ve galeri de bulunmuyor ve bu yönüyle klasik bir Avrupa şehrinden oldukça farklı. Eski yapılarda da kolonyal tarzı mimari göze çarpıyor. Cape Town’da güzel restoranlar, barlar ve gece hayatını sevenler için klüpler mevcut. Anladığımız kadarıyla herkes kendi içinde, kendi statüsündeki insanlarla kapalı grup hayat sürmekte. Güney Afrika’nın en modern, en gelişmiş ve beyaz nüfusun en yoğun yaşadığı şehri olarak tanımlanan Cape Town’ın turistik caddelerinde bile özellikle hava kararmaya başladıktan sonra in cin top oynamakta. 1-1.5 kilometrelik kısacık mesafeleri araçla gitmek durumundasınız. Kalabalık olsanız bile en 5-6 dilenci peşinize takılıp sizi oldukça rahatsız edebilmekte ve tabi ki tek sorun dilenciler de değil, dikkatli olmakta fayda var. Modern şehir ile langalar birbirine çok yakın (teneke evlerden oluşma mahalleler). Langalarda yaşam oldukça kötü, burada yaşayanların gelir seviyesi en alt düzeyde. Çoğu teneke evin penceresi dahi yok, yazın fırın, kışın buz gibi. Çoğunda tuvalet, banyo yok, su ortak bir alandan temin ediliyormuş ama ilginç bir biçimde gördüğüm yerleşimlerin çoğunda uygu anteni var. Langalar oldukça geniş mahalleler ve çok kalabalık. Bu mahallelere girmek son derece tehlikeli, girmek var çıkmak yok desek yeridir. Bazılarında rehberli ve korumalı turlar yapılıyormuş. Cape Town’daki en büyük langa yerleşimi Khayelitsha. Şehrin göbeğinde evsizlerin yerleşimleri bulunuyor ve onlar da turistler için tehlike oluşturmakta.
Cape Town para birimi nedir : Güney Afrika rand’ı olmakla birlikte kredi kartı hemen heryerde geçmekte. Alışverişlerde pazarlık edilmesi tavsiye olunur.
Cape Town gezilecek yerler ve Cape Town’da yeme içme önerileri :
Şehri merkez ve çevresi olarak ayrı ayrı anlatmak daha pratik olacak. Merkezden başlayarak anlatımımızı sürdürelim.
Cape TownMasa Dağı ( Table Mountain ) : Şehrin simgesi konumundaki 1087 metre yüksekliğindeki dağın tepesi masa gibi düz olduğu için bu isimle adlandırılmış. Dünyanın 7 doğal harikasından biri. Sisli olmadığı günlerde 360 derece dönebilen ve tüm manzarayı görebileceğiniz bir teleferik ile tepeye çıkılıyor. Ayrıca yürüyerek çıkmak ta mümkün. Tepede hediyelik eşya dükkanı, restoran ve cafe mevcut. Dağın iki yanında Aslan Başı ve Şeytan zirveleri olarak isimlendirilmiş tepeler var. Masa Dağı milli parkında 2000 den fazla bitki çeşidi ve 1500’e yakın çiçek bulunmaktaymış. Masa Dağı; Milli Park, Ümit Burnu, Cape Point, Light House ve dağı içine alan çok geniş bir alan. Tepeye teleferikle çıkmak için havanın açık ve çok rüzgarlı olmaması gerekiyor bu nedenle de yılda ortalama ancak 200 gün çıkmaya elverişliymiş. Gittiğimizde şansımıza teleferiğin çalıştığı güne denk geldik ama aşağıda hava günlük güneşlik olmasına rağmen zirve çok rüzgarlı ve soğuktu. Aşağıdaki havaya aldanmayıp yanınıza mont ve bere almanız faydalı. Çıkışta ve inişte en az bir saatlik kuyruk oluşuyor, iniş ve çıkış yaklaşık 3’er dakika sürmekte. Manzarası eşsiz güzellikte.
Masa Dağına çıkanteleferikCape Town Masa Dağı’dan güzel bir manzaraTable Mountain Lion’s Head
Maclear’s Beacon Taşı: Masa dağının en tepesine, dünyanın çevresini belirlemek amacıyla Thomas Maclear tarafından 1865 yılında yerleştirilmiş üçgen forumlu taş. Teleferikle buraya kadar çıkılmıyor, gelmek isteyenlerin tırmanması gerekiyormuş. Gittiğimizde zirve aşırı rüzgarlı olduğu için bırakın oraya tırmanmak dışarıda durmak dahi imkansızdı.
Cape TownLong Street : Şehrin en ünlü, hareketli ve turistik caddesi. Hop on hop of otobüslerinin tüm hatlarına burada aktarma yapılabiliyor ve otobüsler şehrin tüm ziyaret noktalarına gidiyor. Rahatlıkla ve güvenle binebilirsiniz. Restoranlar, bar ve cafeler, alışveriş merkezleri ile en çok gezilen caddesi. Green Market Square: Pazar yeri ve her türlü hediyelik eşya, takı vb şeyler satılmakta. St. George Katedrali. Anglikan katedrali ve başpiskoposun makamı durumunda. Apartheid döneminde aldığı siyasi duruşla bilinmekte ve halkın katedrali olarak anılmakta. Company’s Gardens: Katedralden sonra başlayan park alanı. Bu parkın sonunda Adderley Street üzerinde Izıko Slave Lodge (Müze) var, bu müze de şehrin en eski müzesiymiş. Güney Afrika sosyal müzesi olarak geçmekte, tarih öncesi döneme ait 3 boyutlu modellemeler bulunmaktaymış. Müze binası geçmişte kölelerin tutulduğu, hapsedildiği yer olarak kullanılmış. Cape Town’da kölelik 1838 yılında son bulmuş. Bunun dışında District 6 müzesi de gezilecek yerler arasında. Müzenin bulunduğu District 6 bölgesi 19.yy başlarında tarım arazisi iken, şehrin büyümesi ile burada yaşayan yaklaşık 60,000 kişi evlerinden çıkarılarak başka yerlere zorla yerleştirilmiş, evleri ve mahalleleri buldozerlerle dümdüz edilmiş ve beyaz nüfus için yer açılmış. Müzede bu geçmiş anlatılmakta. Müzenin ilerisinde 17. yüzyılda inşa edilmiş, 5 köşeli, içinde müze olan Castle of Good Hope (Ümit Kalesi) bulunmakta. Kale Hollandalı sömürgeciler tarafından 1666 yılında inşa edilmiş. 17.yüzyıl askeri mimarisinin en iyi korunmuş örneklerinden biri ve ayakta kalan en eski mimari yapı olma özelliği taşıyor. Şatonun ilerisinde Mandela’nın serbest kaldıktan sonra tarihi balkon konuşmasını yaptığı City Hall (belediye binası) ve önünde Çarşamba ve C.tesi günleri pazar kurulan Grand Parade meydanı yer alıyor. Kraliçe 2. Elizabeth 21.doğum gününü burada, City Hall’de kutlamış. Meydandaki heykel Kral VII Edward. Heerengracht Caddesindeki döner kavşakta heybetli Reibeck Heykeli bulunmakta. Bronzdan yapılmış heykel şehrin kurucusu Jan Van Reibeck’in eşine aittir. Bunun dışında Parlemento Binası ve Adderly Caddesi şehirde görülecek yerler arasında bulunmakta. Yazım tur şirketlerinin broşürü gibi oldu ama gerçekten de çoğu yerde tur aracından inmeyip önünden transit geçtik. Sadece Nelson Mandela’nın balkon konuşmasını yaptığı City Hall önünde durup foto çekilmek için kısa bir mola verebildik. Şehirde pırlanta, tanzanit ve değerli mücevherlerin satıldığı mağazayı şampanya ikramlarını tadımlayarak gezdik.
Cape Town Ümit Kalesi (Castle of Good Hope )St. George Cathedral Cape TownIziko Museum Slave LodgeGrande Parade Meydanı, City Hall & Kral VII EdwardheykeliCity Hall, Nelson Mandela’nın hapisten çıkınca balkon konuşması yaptığı yerŞehrin göbeğinde, Ümit Kalesi yakınında mahalle oluşturmuş evsizler
Cape Town Waterfront: Burası Cape Town’da liman bölgesi. Restoranları, cafeleri, alışveriş merkezleri ile şehrin en modern ve canlı yeri, marinayı da içeren oldukça büyük bir kompleks. Nelson Mandela’nın hapis yattığı Robben Adasına tur motorları buradan kalkıyor. Two Oceans Akvaryum Waterfront’taki en önemli cazibe merkezlerinden biri olarak sayılabilir. Waterfront gerçekten çok keyifli bir yer, okyanusa karşı yemek yemek, bir şeyler içmek harika. Akşam üzerleri meydanda yerel danslar ve müzik yapan gruplar gösteri yapıyor. Binince Cape Town manzarasını izleyebileceğiniz büyük bir dönme dolap bulunmakta (the cape wheel). Biz gece bindik, çok da özel bir manzaramız olamadı ama gün batmadan binmek daha güzel olabilir. Waterfront’taki Watershed isimli pazar yerini görmenizi tavsiye ederiz. Time Out Market’in yanında. Giyimden mutfak ürünlerine, maskelerden hediyelik eşyalara, tasarım ürünlerinden sanat eserlerine kadar çok çeşitli ürün satılmakta. Waterfront’taki alışveriş merkezlerinden diğer alışveriş merkezi V &A (Victoria and Alfred). Burada tasarım ürünleri bulabileceğiniz alışveriş merkezi, cafe ve restoranlar mevcut. Waterfront restoran ve cafe açısından oldukça zengin, V &A Food Markette çeşitli yemek kornırları ve dünya mutfaklarından birçok yiyeceği bulabileceğiz bir yer. Time Out Market, ayaküstü lezzetler ve yöreye özgü fast food ürünleri uygun fiyatlara yiyebileceğiniz bir yer. Waterfront’ta sadece Pazar günleri kurulan ve çok iyi olan bir pazar varmış, programa uymadığı için gidemedik ama aklımızda kaldı.
Cape TownWaterfrontWaterfront The Cape Wheel
Cape Town Robben Adası : Waterfront’tan kalkan teknelerle 30 dakikada ulaşılmakta. Nelson Mandela’nın 18 yıl boyunca hapis yattığı yer. Mandela 1996 yılında buraya kapatılmışç Mandela dışında Walter Sisulu gibi ırk ayrımına karşı olanların tutulduğu bir hapishane adası. Adaya ulaştığınızda daha önce bu hapishanede yatmış eski bir mahkum sizi karşılayıp rehberlik etmekte. Adada günümüzde müze çalışanları, hapishane rehberleri ve light house çalışanlarının oluşturduğu yaklaşık 150 kişi yaşamaktaymış. Tekneler Waterfront’taki kırmızı saat kulesinin yanından kalkıyor.
Cape Town Bo-Kaap Göçmen mahallesi: Long Street caddesinin üst kısmında yer alan ve beyaz olmayanların yaşadığı mahalle. Giderek turistik önemi artmakta. Şehirdeki güvenli mahallelerden biri denebilir. Geçmişte insanların renkli giyinmeleri ve evlerini boyamaları yasakmış. Aperheid uygulamasının kalkması ile bölgede yaşayanlar evlerini rengarenk boyamaya başlamış ve ortaya çok renkli bir mahalle çıkmış. Nüfusu ağırlıklı olarak Müslüman. Sömürgecilik döneminde Malezya ve Hindistandan getirilen müslümanlar sayesinde müslüman nüfus artmış. Şehrin en eski camisi de burada. Gezmeye müsait bir mahalle, sokak satıcılarından hediyelik alabilir, güzel fotolar çekebilirsiniz.
Cape Town Bo-kaap
Şehrin çevresinde gidilebilecek yerler:
Ostrich Ranch: Şehir merkezinden yaklaşık 30 km uzaklıktaki deve kuşu çiftliği. Geldiğinizde devekuşlarının cinsleri, beslenmesi, üremesi gibi devekuşları hakkında birçok detay hakkında bilgilendirme yapıldıktan sonra çiftliği ziyaret ediyor ve devekuşlarını ellerimizle besleyebiliyorsunuz. İnanılmaz tatlılar ama çitlerden içeri girmek yasak. Çifteleri inanılmaz derece kuvvetli. Çiftlikte ayrıca devekuşu derisinden üretilme çanta, kemer, yelpaze, anahtarlık, deve kuşu yumurtası ve çeşitli süs eşyalarının satıldığı mağaza ve cafesi mevcut.
Ostrich RanchOstrich Ranch shop
Kirstenbosch Botanik Bahçeleri: Cape Town şehir merkezinden yaklaşık 13 km uzaklıkta. Masa dağının doğusunda yer almakta. Bazı bloglarda yürüyerek Masa dağına çıkmak için en kolay yolun bu bahçelerden geçtiği belirtilmiş ve bu rotaya Skeleton George adı verilmiş. Denemek isteyenler araştırabilir ama bence güvenlik en büyük sorun. Çok güzel bir bahçe, oldukça büyük. Yeşil, orman, çiçekler ne olsa gidiyor, kabulümüz. Tree Canopy adlı çok güzel bir köprüden geçiyorsunuz, tam fotoluk. İçeride Afrika’ya özgü bitkiler ve azalmış türler var. Dikkatli olursanız bize denk geldiği gibi baykuş vb kuşları rahatlıkla görebilirsiniz. Biz aşağıdaki güzeli görme şansını yakaladık. Eylül ayında yani Güney Afrika’da kıştan yaza geçiş döneminde gittiğimiz için çok farklı çiçek türü göremedik ama Ekim-Kasım ayları gibi ziyaret edenler daha bu açıdan daha şanslı olabilir. İçeride cafe, restoran ve hediyelik eşya dükkanı mevcut.
Kirstenbosh tree canopy walkwayGüney Afrika’ya özgü Cennet kuşu çiçeğiParkta karşılaştığımız baykuş
Cape Town’da Ümit Burnu’na kadar olan sahil şeridinde bulunan yerlerin hepsi aynı yol üzerinde, sırayla gezilebilecek yerler.
Cape Town haritası
Sea Point: Şehir merkezinden yaklaşık 5 km uzaklıkta. Varlıklı insanların yaşadığı bölge, oteller, gel-git havuzları bulunmakta. Sea Point Promenade ise yürüyüş-koşu gibi sporları yapmak için oldukça popüler olan deniz kenarındaki yürüme yolu.
Clifton: Burası Okyanus kıyısında, Lion’s Head zirvesinin altında kalan ve kendine has müdavimleri olan 4 adet plajdan oluşan lüks bir bölge. Plajların müdavimleri sörfçüler, aileler, LGBT mekanı ve daha çok piyasa yapmak isteyenlerin yeri olarak sınıflanabilir. Camps Bay’a komşudur.
Camps Bay: Şehrin en zengin banliyosu denebilir. En pahalı emlak buradaymış Şehir merkezine 7-8 km uzaklıkta. Hareketl bir bölge, barlar ve restoranlarla dolu. Kayalar arasına gizlenmiş plajları ve dalış noktaları var. Camp Bay plajı en büyük plaj denebilir. Plaj demişken Güney Afrika’da deniz suyu oldukça soğuk denebilir ve köpek balığı riski yüksek. Birçok plajda gözleme noktaları var ve tehdit oluştuğunda plajdakilere sudan çıkmaları için uyarıda bulunuluyor. Bazı yerlerde de insan marifetiyle oluşturulmuş havuz benzeri küçük koylar var. Köpek balıkları ciddi risk. Gittiğimizde hava müsait olduğu için plajların kalabalık olduğunu söyleyebiliriz ancak biraz açılarak yüzen yürek yemiş sadece 2 kişi gördük. Yeri gelmişken Güney Afrika denizlerinde her yerde bölgeye has devasa boyutlu kelp yosunu göreceksiniz. Protein, mineral ve iyot kaynağıymış. Özellikle fokların ve çeşitli deniz canlılarının besin kaynağı, insanlar için de bitkisel takviye olarak tablet vb formlarda satılmakta.
Hout Bay-Tahta Koyu: Şehir merkezinden yaklaşık 20 km uzaklıkta, Atlantik kıyısında yer almakta. Eski dönemlerde ahşap tekneler ve Cape Town şehrinin kurulmasında kullanılan ahşaplar burada yapıldıkları için bu ismi almış, şimdilerde zengin ve ünlülerin evleri bulunmakta. Koya gelirken yolda göreceğiniz sömürgeciler tarafından yaptırılmış en az 150 yıllık 2 tane şato bulunmakta. Hout Bay adlı genişçe sayılabilecek bir plajı var. Sahildeki tezgahlarda el yapımı hediyelik eşyalar satılıyor ve gördüğümüz en uygun bütçeli sayılabilecek tezgahlar burada. Ancak fiyatları yüksekten açıyorlar ve neredeyse 3te bire kadar indikleri ürünler oluyor. Muhtemelen asıl fiyata iniyorlar ama indirim alınca bir mutlu oluyor insan. Deniz aslanlarını görmek için tekneler bu koydan kalkıyor ve şayet hava şartları nedeniyle tekne kalkmazsa de limanda fokları görme imkanı var. Tekne gezisi esnasında Duiker kayalığında doğal ortamlarında kürklü fokları görebiliyorsunuz. Gerçekten yapılması gereken bir tur.
Duiker kayalığı-Kürklü foklarHout Bay limanının gözdesiHout Bay-Kolonyal dönemde yapılmış şatolardan biriSahildeki tezgahlar
Cape TownBoulders Beach : Cape town şehir merkezinden yaklaşık 40 km uzaklıkta ve yolculuk 1.15 saat sürüyor. Küçük koylardan oluşan bir bölge. Gerçekten güzel bir yerleşim bölgesi ve söylememe gerek yok burada da beyaz, zengin ve ayrıcalıklı nüfus yaşamakta. Burayı özel kılan sebeplerden biri Afrika penguenlerine ev sahipliği yapması. Sayıları maalesef giderek azalmakta olduğu için koruma altına alındıkları parkta ziyaret edilebiliyor. Yakından gözlemek çok güzel. Eğer daha da yakından gözlemek isterseniz parka yürüyerek 8-10 dakika mesafede bulunan, çok yaklaşmama tavsiyesi ile, Foxy Beach’e gidebilirsiniz. Burası ayrıca yüzebileceğiniz bir plaj. Boulders beach bölgesi ayrıca güvenle yüzülebilecek küçük koylara sahip bir yer.
Boulders BeachYüzmeye elverişli Foxy Beach
Yemeği Boulders Beach’de Seaforth Restaurant’ta aldığımız için restorandan burada bahsedelim. Plajın yanında ve manzarası çok güzel. Oturduğunuz yerden plajda badi badi yürüyen penguenleri seyrediyorsunuz. Yemek olarak tercihimizi Afrika’da bulunan codfish (morina balığı) ettik ve gayet lezzetliydi.
Seaforth Restaurant
Cape Town Ümit Burnu : Afrika kıtasının en uç noktası olarak bilinse de aslında en uç nokta Cape Agulhas. Ümit Burnu denize doğru uzanan kayalık bir burun. Ümit Burnu Portekizli kaşif Bartolomeu Dias tarafından 1488 de keşfetmiş ve Fırtınalar Burnu olarak isimlendirilmiş. Sonrasında denizciler için umut kırıcı olmaması adına Ümit Burnu olarak adlandırılmış. Ümit Burnu yarımadası ve onu çevreleyen bölge koruma altına altında. Hint Okyanusundan gelen sıcak su akıntısı ve Antartika’dan gelen soğuk su akıntısının kesiştiği yer olduğu için her zaman kuvvetli fırtınalar var. Cape Point’ten Haziran-Ekim ayları arası gerçekleşen balina göçünü izlemek mümkün. Şehir merkezinde yaklaşık 65 km uzaklıkta ve yolculuk 2 saate yakın sürüyor. Yolda giderken babunları görmeye hazır olun. Masa Dağı Milli Parkına dahil olan Ümit Burnu’nda tepedeki feneri de içine alan bölgeye biletle giriliyor. Cape Point noktasından finikülerle çok güzel bir manzara eşliğinde dünyanın en yüksek fenerine çıkılıyor. Tam fenerin olduğu yer oldukça rüzgarlı ama manzara gerçekten nefes kesici. Burada da hediyelik eşya satılan bir dükkan bulunmakta. Aşağıda sahilde bölgenin koordinatları gösteren tabela hatıra fotoğrafı çekilmek için güzel bir nokta.
Cape TownCape of Good HopeCape PointCape Town Light HouseCape of Good Hope Light HouseCape Town Ümit Burnu
Cape Town yakınlarında gezilebilecek diğer yerler:
Cape TownGiraffe House: Cape Town şehir merkezin 39 km uzaklıkta bir hayvanat bahçesi. Stellenbosch’a yakın. Piknik yapabiliyorsunuz ancak alkol getirmek yasakmış. Her ne kadar zürafa evi olarak isimlendirilse de içeride devekuşları, alpacalar, keçi ve koyunlar, yılanlar, zebralar, çeşitli kuş türleri, lemurlar, yaban kedisi, oklu kirpi ve kaplumbağalar da mevcut, oyalanmadan gezmek yarım saati alıyor. Oklu kirpi (Porcupine) ve lemurları görmek bizi oldukça heyecanlandırdı. Vaktiniz kısıtlı ve benzerlerini gördünüzse gezmeyi atlayabileceğiniz bir hayvanat bahçesi olarak tanımlanabilir.
Cape Town Stellenbosch : Cape Town şehir merkezinden 60 km uzaklıkta ve yolculuk yaklaşık 1 saat sürüyor. Güney Afrika’nın Hollandalılar tarafından kurulmuş, Cape Town’dan sonra en eski ikinci yerleşim yeri. Verimli toprakları nedeniyle en iyi şarapların yapıldığı yer olarak biliniyor. Güzel bir yerleşim bölgesi ve üniversitesi bulunmakta. Gittiğinizde Jongelingen Vereniging ve Christ Church kiliselerini gezebilirsiniz, oldukça sade kiliseler. Tarihi binaları, alışveriş mekanları ile çok daha güvenli bir bölge, sokaklarında rahatlıkla gezebilirsiniz. Binalar mimari olarak kolonyal dönem özellikleri taşımakta. Buraya gelmişken Stephen Rautenbach’nin galerisini gezmenizi tavsiye ederiz. Cape Town’dan trenle gelinebilmekte ancak güvenlik nedeniyle önerilmiyor. Geniş araziler boyunca üzüm bağları bulunmakta. Her ne kadar paket turlarda üzüm çiftlikleri gezisi olarak yanlış bilgilendirme yapılsa da, çiftlik gezisi yapılmıyor. Bağları yol boyunca görüp şarap tanıtımı, tadımı ve satışı yapılan KWV adlı markanın satış yerine götürüldük, en azından turu aldığımız şirketin programı böyle, başka turları bilemeyeceğiz. Bu yönüyle hepimizde bir miktar hayal kırıklığı yarattığını söyleyebiliriz, yine de bölge üzüm ve şaraplarının tanıtımı, ikramlar ve alışveriş güzeldi. Tanıtım esnasında daha pahalı şaraplar ön plana çıkarılıyor ancak sorduğunuzda daha uygun bütçeli şarapları da tanıtıp tadım yaptırıyorlar. Biz Güney Afrika’ya has bir üzüm çeşidi olan Pinotage’dan yapılmış Laborie şarabı ve Wild Africa likörü aldık.
Cape TownFranschhoek Kasabası: 1685 tarihinde Fransa Kralı 14.Louis Fransa’da Protestanlığı yasaklamış. Bunun üzerine yüzlerce dindar proteston ülkeyi terk etmek zorunda kalmış. 1688 tarihinde Cape Town’a gemiyle gelen 300 protestana yerleşmeleri için Franschhoek kasabasında yer verilmiş. Bu insanlar kendileriyle birlikte kültürlerini ve tarım bilgilerini de getirmişler. Küçük ve güzel bir kasaba. Birçok üzüm bağı ve üreticisi bulunmakta. Yiyecek ve şarap şehri olarak biliniyor. Yapılaşma oldukça güzel. Güvenli bir yerleşim yeri olarak bilinmekle birlikte burada da geç saatte ve yalnız olarak dolaşılmaması gerektiği tavsiye ediliyor. Stellenbosch’a oldukça yakın. Aracınızla birinden diğerine rahatlıkla geçilir. Çok gelinmesi gereken bir yer mi kesinlikle hayır, küçük bir ana cadde etrafında dükkanlar, market, Hollanda Reform Kilisesi ve sanat evi görülecek şeyler arasında. Kilisenin içi oldukça sade, kolonyal mimari. Bu kasabayı görmek şart değil ama beyazların yoğunluklu yaşadığı yerlerin nasıl güzel mahalleler olduğu aradaki tezatı görmek açısından güzel olabilir, yoksa Avrupa’ki herhangi bir mahalleden farklı değil.
Cape TownFranschhoekThe Dutch Reformed Church
Islah Merkezi (Victor Vester Hapishanesi). Franschhoek yakınında bulunan ve geçerken Mandela anıtı önünde kısa bir mola verdiğimiz ıslah merkezi. Apartheid rejimine karşı yürüttüğü kampanya nedeniye Mandela’nın hapis cezasının son bölümünü, 14 ay geçirdiği yer. 1988 yılından serbest bırakıldığı 1990 yılına kadar, kompleks içinde özel güvenlikli bir evde yaşamış.
DrakensteinVictor Vestor Prison
Cape Town Yeme İçmeönerileri : Genel olarak mutfak konusunda başarılı, çeşit bol, tabaklar doyurucu ve fiyatlar uygun, Türkiye’den hesaplı. Cape Town yeme içme konusunda oldukça bol seçenek sunmaktadır.
Güney Afrika Cumhuriyeti başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibibahşiş genelde bekledikleri bir şey. Miktar size kalmış olmakla birlikte hesabın %10 gibi diyebiliriz. Hesabı fiş ve kalemle getiriyorlar, bahşiş verecekseniz vermek istediğiniz tutarı yazıp fişi imzalıyorsunuz.
Waterfront marina bölgesi, restoran, cafe/bar konusunda birçok seçenekle dolu. Tavsiye edebileceğimiz ve kendimizin de denemiş olduğu restoranlar:
City Grill Steakhouse (Waterfront, Victoria Wharf Shopping Center): Yemek olarak steak ve salata yedik, başarılı denebilir. Krem Brulee tatlısı oldukça iyiydi. Akşam yemeği esnasında yöresel danslar yapan gruplar girip kısa gösteriler yapmakta.
Quay Four gayet başarılı, manzarası güzel. Balık çorbası ve Güney Afrika’ya özgü kingklip balığı yedik her ikisi de çok lezzetliydi. Tatlı olarak Malva Pudingi başarılı ama Krem Brulee tatlısını hiç beğenmedik, sakın yemeyin.
Quay Four restaurant fish soapKingklipfish
Tiger’s Milk: Hamburgerleri oldukça lezzetli, kalabalık grup olarak gittik ve herkes seçiminden memnun kaldı. Belthazar: Yine waterfront’ta başarılı ve tutulan bir restoran. Game başlığı altında av hayvanları eti var. Devekuşu eti başarılıymış.
Ocean Basket : Deniz ürünleri oldukça başarılı, biz Johannesburg’daki şubesini denedik, tavsiye ederiz. Time Out Market ayaküstü çeşitli lezzetler bulabileceğiniz fast food noktaları var. Fish market: Waterfront saat kulesinin yanı, deniz ürünleri oldukça iyi. Gibsons Burger: Denemedik ama en iyi burgerci seçilmiş. Kloof House: Çok tavsiye edilen ama gitme fırsatı bulamadığımız restoranlardan biri. Waterfron’ta denemediğimiz ama dışarıdan beğendiğimiz diğer bir restoran Harbour House. Tam denizin yanında, her dair kalabalık ve davetkar bir havası var.
Waterfront Harbour House
Truth Cafe, Dünyanın en iyi kahvecisi unvanına sahip cafe. Zamanımız olmadığı için fazlaca vakit ayıramadık ama gittik, gördük şükür, mahrum kalmadık:))) Mekanın endüstriyel tasarımı var, çalışanların kostümleri ilginç.
The Truth Cafe
Samosa: Franchoek kasabasında içinde fırını olan bir markette deneme fırsatı bulduk, oldukça lezzetli, içinde tavuk, peynir gibi farklı malzemelerle dolgulu üçgen formlu börek.
Samosa
Listemde olup fırsat bulamadığımız için gidemediğimiz ama birçok yerde tavsiye edilen bazı restoranlar ise The Africa Cafe; fix menü, tüm yemekler sınırsızmış, çorba, 12 çeşit yemek ve tatlı sunuluyormuş. Dans, yüz boyama, el yıkama gibi etkinlikleri varmış. Mama Africa; Game meat tabağı lezzetli ve çok doyurucuymuş. Tabakta, springbok, kudu, ostrick, worthog, timsah ve geyik sucuğu (venison) servis ediliyormuş ve canlı müzik varmış.
Güney Afrika gezilecek yerler ile Johannesburg ve Pretoria gezilecek yerler hakkındaki yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Eskiler “yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat” derler ama mutfak da anlatılması ve tanıtılması gereken bir kültür elemanı, gezilerin olmazsa olmazı. Bildiğiniz gibi günümüzde artık sadece gurme geziler bile yapılmakta. Seçtiğim bazı tabakları yöresel adları ile tanıtacağım.
Malta’da ne yenir ?
Öncelikle Malta kesinlikle aç kalmayacağınız bir ülke. Tarih boyunca etkileşim halinde olduğu tüm kültürlerin izlerini taşıyor. Biraz Fransız, biraz İngiliz, biraz İtalyan, biraz İspanyol, biraz Arap diyebiliriz. Genel olarak tanımlarsak Akdeniz Mutfağı. Et ve deniz mahsulleri başrolde ve gerçekten de inanılmaz lezzetli.
Sicilya etkisi: Malta’da hemen hemen her restoranın menüsünde kolaylıkla lezzetli deniz mahsullüsünden veganına türlü türlü pizzalar, makarnalar ve risottolar bulmanız mümkün.
Deniz mahsulleri- Her türlü deniz mahsulüne ülke genelinde her yerde ulaşabilirsiniz. Bunlar arasında ahtapot, çeşitli balıklar, karides, midye, kalamar ve deniz kabuklularını sayabiliriz. Birgu şehrinde ve Marsaxlokk kasabasındaki sahil boyunca sıralanmış restoranlar bu konuda oldukça başarılı. Aljotta isimli balık çorbasını denemelisiniz.
Lampuki – Dolphinfish olarak da anılan balık, Ağustos-Aralık döneminde avlanmakta ve Malta mutfağının en popüler yemeklerinden biridir. Balıkçılar Luzzu adı verilen tekneleriyle palmiye yaprakları kullanılarak yapılan kannizzati isimli ağ yöntemiyle yakalıyorlarmış.
Lampuki
Stuffat tal-Qarnit-Ahtapot yahnisi. Malta’ya özgü denenmesi gereken lezzetlerden.
Stuffat tal-Qarnit
Bigilla– Baklaya benzer bir fasulye ile yapılan püre. Geleneksel bir yemek. Fasulye , zeytinyağı, tuz ve kırmızı biberden yapılan bir tür dip sos.
Tavşan Eti: Stuffat tal fenek adıyla restoranların menüsünde sunulan güveçte tavşan eti, gerçekten lezzetli. Tavşan eti Malta adalarında çok sevilen ve yaygın olarak tüketilen bir yemek.
Tavşan yahnisi
Arancini: Sicilya’nın içi peynir vb malzemelerle dolgulu kızarmış peynir toplarını her yerde bulabilirsiniz. Bir tür içli köfte. Özellikle gün içi atıştırmalık olarak tercih edilebilir.
Arancini
Pastizzi – Geleneksel bir Malta yiyeceği, milföy börek ama çok lezzetli. İçi ricotta peynir veya bezelye dolgulu. Çok büyük değil, bir oturuşta 3 tane falan rahat gider:)))) Eminim adada birçok yerde gayet başarılı yapıyorlardır ama gezi planınızda Mdina ve Rabat olacağını düşündüğümüz için aşağıda mekan tavsiyeleri verdiğimiz yerde yemenizi özellikle tavsiye ederim.
Maltese Pastizzi-Crystal Palaca/RabatQaghaq tal Ghasel – Ballı halkalarZwitt Cravings Cafe–İspanya’nın Churros’u gayet başarılı bir şekilde Malta mutfağında da yer almakta. Hatta orada yediğimden daha güzelZwitt Cravings Cafe-Mqaret (Hurma dolgulu çörek)
Sliema sahilinde karavanda satılan dondurma, Bahsetmeden geçemeyeceğim çünkü dondurması bizi bizden aldı, bu kadar mı lezzetli olur. Oradayken her fırsatta yedik.
Kannoli Tal-Irkotta-Altta Malta Kanolisi ve üstte bizim baklava:)))
Kaktüs meyvesi- Sadece Malta’da değil ülkemiz dahil tüm Akdeniz ülkelerinde görebileceğiniz bu meyveyi gerçekten çok severim. Malta’da da yolların kenarlarında da görünce dayanamayıp dalından kopardım ve inanılmaz lezzetliydi. Denememiş olanlar dikenlerinden dolayı koparırken ve keserken dikkatli olmalı:)))
Bajtra Likörü-Malta’ya özgü likör, yukarıda resmi bulunan da kaktüs meyvesinden yapılmış olanı, içimi güzel
Kinnie: Bölgeye has acı portakaldan yapılan bir içecek
Cisk: Malta’ya özgü bira
Malta adası mekan önerileri
Gululu Restoran: Bizim de giderek deneyimlediğimiz Gululu, yerel yemekleri en lezzetli haliyle tadabileceğiniz bir restoran. Yemekleri kadar konumu ve manzarası da çok güzel. Kışın gittiğimiz için rez. yapmadan rahatlıkla yer bulduk ki yine de hatırı sayılır kalabalıktı. Yüksek sezonda çat kapı yer bulma şansınız olmayabilir. Özellikle de denemek isterseniz tavşan etini burada yemenizi tavsiye ederim. Adres: Gululu Restoran, Spinola Bay, St.Julian’s
Gululu Kcina
Barracuda Restoran – Lokasyonu ve manzarası çok güzel bir restorant, mümkünse deniz kenarındaki balkonda oturmanızı tavsiye ederim. Menü ağırlıklı olarak Akdeniz mutfağı ve deniz mahsulleri. Deniz mahsullü paellası ve salatası başarılıydı. Adres. St.Julians Bay, ana cadde üzerinde.
Barracuda restoran
Hard Rock Cafe: Hamburgerleri başarılıydı, ortam da hareketli ve keyifli. St.Julian’s bölgesindeki restoranın kalıcı olarak kapandığını öğrendim.
Wagamama: Servisi yavaş, arada unutulabilirsiniz. Yediğimiz en iyi suchi ve noodle diyemeyeceğiz ama canınız suchi isterse yenebilir düzeyde. St. Julian’s bölgesi
Zwitt Cravings Cafe- St. Julian’s’tan Sliema’ya doğru yürürken keşiflediğimiz, yolun sağ tarafında küçücük bir tatlıcı/fırın. Baktığınızda çok şey vaadetmiyor ama lezzetler çok iyi. İçeride birkaç masa var, üretim taze taze dükkanın içinde yapılıyor. Giderseniz yolda dikkatli olmak lazım çünkü dışarıdan çok fark edilmiyor. Adaya özgü hurma dolgulu imqaret ve İspanya’nın churros’u burada tattığımız lezzetler. Kaldığımız yere yakın olmasından dolayı tarafımızca sıklıkla ziyaret edilmiştir. Ayrıca donatlar, waffles’lar ve diğerleri. Adresi270, Tower Road, Sliema, Island of Malta
Zwitt Cravings Cafe
Crystal Palace Pastizzi : Küçücük bir fırın, içeride birkaç masa, ileri yaştaki lokal erkek müşterilerin oturup çay/kahve içtiği, sanki kahvehane gibi bir yer. Dışarıda da birkaç masası var. Ürünler çok lezzetli. Lezzetin anlatılarak aktarılması zor gerçekten ama bizi iki kez Rabat’a getirmeyi başardı desek belki daha iyi anlatmış oluruz. Özellikle pastizzi çok lezzetli. Rabat’ta otobüs duraklarına yakın, çok merkezi konumda. Yolunuz düşerse mutlaka denemelisiniz. Tanesi 0.60 Euro.
Crystal Palace – fırının içinden görünüm
Malta gezilecek yerler ve Gozo, Comino adaları gezilecek yerler yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Gozo Adası: Malta’ya gelmişken Gozo’yu görmeden dönmek olmaz, gezi eksik kalır. Bu adaya da geliş-gezme derken bir tam gününüzü ayırabilirsiniz. Gozo, Malta’nın ikinci büyük adası. Adalar arasında karayolu geçişi yok, feribotla gidiliyor. Aracınızla gitmek isterseniz feribota aracınızla da binebilirsiniz. Malta adasından Gozo adasına gitmek için Cirkewwa limanına gitmeniz gerek. Feribot yaklaşık 5 Euro ama ödemeyi dönüşte Gozo’da yapıyorsunuz. Gozo’dan uzaklığı 5.5 km ve feribot yolculuğu yaklaşık 30 dakika sürüyor. 45 dakikada bir feribot var. En önemli yerleşim yeri Victoria’dır. (Eskiden buraya da Rabat denilmekteymiş) Adaya tam bir günümüzü ayırdık. Kaldığımız yer olan St. Julians’tan 222 nolu otobüsle Cirkewwa limanına gelmek yaklaşık 1 saatli sürüyor, adaya geçiş, gezmek, dönüş yolu vs. rahatlıkla bir gün alıyor. Her yarım saatte bir otobüs var, feribot saatlerine göre gezinizi planlayabilirsiniz. Malta adasındaki Sliema’dan günü birlik tekne turu alarak da gelebilirsiniz, hatta daha keyifli ve iyi olabilir. Gozo adası daha az turistik, otel sayısı fazla değil ve çok daha sakin bir ada. Gozo’ya gidilmeli mi, evet buralara gelmişken mutlaka gidilmeli.
Feribottan indiğiniz yer Gozo adasının liman şehri Mgrar. Limandan kalkan otobüsler başkent Victoria şehrine gider. Ayrıca limanda kafe, postane, banka ve restoranlar bulunur. Otobüse bindikten sonra da çevredeki manzaranın keyfini çıkararak yolculuğunuzu yapın deriz.
Gozo adasının başkentineVictoria adı İngilizler tarafından 1897 yılında, kraliçenin tahta çıkışının, 25. yılı şerefine verilmiştir ancak ada halkı eski adı olan Rabat’ı kullanır. Şehirde el sanatları ürünlerin satıldığı dükkanlar, antikacılar, çeşitli kafe ve restoranlar var. Misrah It-Tokk meydanında gündüzleri pazar kuruluyor.
Victoria ve Citadella– Şehrin görsel açıdan en etkileyici yeri Citadella, yani hisar var. Mdina’yı andırıyor ancak daha küçük ve biraz tırmanmayı gerektirdiği için ulaşması meşakkatli. Hisardaki en ihtişamlı binalardan biri Meryem Ana Katedrali. İçinde ayrıca Arkeoloji Müzesi, eski bir hapishane ve Doğa Tarihi Müzesi bulunuyor.
Victoria Citadella
Ta’ Pinu Bazilikası-Manzarası gerçekten çok güzel, Victoria’dan Djerwe’ya giderken anayol üzerindedir. Biz içine giremedik ama muthiş güzelliğini dışarıdan da olsa görebildik. 16. yy tarihli ilk şapelin yerine 1920’lerde yapılmıştır. Buraya ait bir de hikaye var. Hikayeye göre 1883 yılında burada yaşayan Carmen Grima adlı bir kadın şapelde yalnızken bir ses duyuyor ve ses ona dua etmesi gerektiğini söylediğini söylüyor. Birkaç yıl sonra bunu bir arkadaşıyla paylaştığında arkadaşı da o şapelde benzer bir şey yaşadığını söylüyor. Birlikte arkadaşının hasta annesi için dua ederler ve kadın mucizevi bir şekilde iyileşir. Bunu duyan başka insanlar da dua etmek için buraya gelmeye başlarlar ve burası ihtiyaca yetmez olur. 1920 yılında daha büyük bir kilise yapılmasına karar verilir.
Ta’Pinu yoldan görünüşü
Ggantija: Victoria şehrinde, bir tepe üzerine bulunmaktadır. Neolitik çağda bölgenin tapınak alanıdır. Malta’da ortaya çıkarılmış, dört büyük tapınak kompleksinden en eskisi olan Ggantija dev kadın anlamına gelmekte. Tapınaktaki dev taşların MÖ.3500 yıllarında dev bir kadın tarafından yerleştirildiğine inanılıyor. Bölgede 1820 yıllarında yapılan kazılarda çeşitli heykel ve çömlekler bulunmuş. Tapınakların, ortak avlusu, toplu ibadet için tasarlanmıştır. Saat 10.00-17.00 arası ziyarete açıktır.
Gjantija Tapınakları
Gozo AdasıDwejra Koyu – Azure Window– Inner Sea: Victoria şehrinden sahile giden yolun sonu. Gozo hatta Malta adası genelinde en bilindik yerlerden biri ancak aşağıdaki bu manzara artık resimlerde kaldı. Bir fırtına ile kemeri yıkıldıktan sonra bu görünüm kalmadı. Burası ayrıca Game of Thrones’da Khaleesi ve Khal Drogo’nun evlendiği sahnenin çekildiği nokta. Sakın ola bu taş yıkıldı görmesek de olur demeyin inanın çok güzel. Buranın hemen yanında, Inland Sea (İç deniz) olarak anılan ve kayalık yamaçtaki gizli bir yarıktan akıp gelen deniz sularının doldurduğu bir krater var.
DwejraAzur Window-Fırtınadan sonra kalan görünümInland Sea
Comino& CominottoAdaları ve Blue Lagoon. Görmeyi çok isteyip gidemediğimiz, inşallah bir dahaki sefere dediğimiz minik ada Comino ve bu adada yeryüzündeki en güzel plajlardan biri olarak kabul edilen Blue Lagoon. Cominotto ise Comino adasına 100 metre mesafedeki küçük adacık, üzerinde yaşam yok. Comino adasında ise 3 kişi yaşamaktaymış. İki plajı var ve yaz aylarında çok kalabalık olduğu için yer bulmak hiç de kolay olmasa gerek. Adanın yüzölçümü 3.5 kilometrekare. Malta’da Cirkewwa’dan kalkan teknelerle ulaşım sağlanmakta, Gozo adasından ise Mgarr’dan teknelerle ulaşıyorsunuz. Sliema’dan deniz yolu ile Gozo ve Comino adalarına turlar düzenlenmekte. Comino adası ve Comino mağaraları turu 25 Euro. Sabah 10 gibi tekne kalkıyor, ilk önce Gozo adasına sonra Comino adasına uğrayıp inenleri bırakıyor. Yolculuk 1 saat sürüyor. Yanınıza ihtiyacınız için su ve atıştırmalık bir şeyler almanız iyi olabilir. Çünkü yemek büfelerinin ihtiyaca yetmediği ve kuyruklar oluşabildiğini okudum. Erken gidip iyi yerden şezlong kapmaya çalışmak iyi olur bir de hafta arası gitmek. Şezlong ücretli. Yüksek sezonda gitmek ne kadar keyif verir bilemem ama buralara geçmişken ne olursa olsun görülmeli sanki. Aşağıda boşken çekilmiş olan resimler görülecek güzelliği çok güzel anlatıyor.
Malta Adası gezilecek yerler ve malta yeme içme hakkındaki yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Sintra , Lizbon seyahati planlayanlar için en üst sıralarda yer almalı. Gelip görmeden gitmek büyük eksiklik. Abartısız sadece Sintra için bile Lizbon’a gelinir. Geldiğiniz ilk anda sizi etkilemeyi başarıyor. Hem görülecek yerler, hem doğası ve huzur veren atmosferi ve de tertemiz havası ile ziyaretçilerini mutlu etmeyi sonuna kadar başarmakta.
Sintra gezilecek yerler : Üç önemli ziyaret noktası var, Pena Sarayı, Qinta da Regaleira ve Castelo dos Mouros (Moorish Castle ) . Sintra’dan 434 numaralı otobüse binerek Pena Sarayına gidebilirsiniz. Biz öncelikle istasyona 15-20 dakika yürüme mesafesinde olan Quinta da Regaleira’yı gezmek oradan da yürüyerek Pena Sarayına ve yaklaşık 850 metre uzağındaki Castelo dos Mouros’a gitmek istedik. 434 numaralı otobüs yüksek sezonda çok kalabalık, Ocak ayı olmasına rağmen doluluk oranı hatırı sayılır derecedeydi. Pena Sarayına gitmek için tuk tuk yada taksiye binmek daha iyi bir seçenek. Pena Sarayının istasyondan uzaklığı yaklaşık 6 km. Gözlediğimiz kadarıyla insanlar önce saraya sonra Regaleira’ya geçiyor biz tersini yaptık. Aslında iyi de oldu, sarayı nispeten daha kuyruksuz ve rahat gezdik. Şayet saraya yürümek isterseniz bunun sürekli tırmanılan bir yokuş olduğunu ve yaz aylarında çok zorlayıcı olabileceğini unutmayın.
Qinta da Regaleira: Ağaçlıklı çok güzel bir yoldan ulaştık. Regaleira Sintra’da gerçekten görülebilecek en güzel yerlerden biri diyebilirim. 16. yüzyılda yapılmış ve Portekiz’in ünlü aileleri ikamet etmiş. 1892 yılında Carvalho Monteiro isimli Portekizli böcek bilimcisi sarayı satın almış ve İtalyan mimar Luigi Manini’ye teslim ederek baştanbaşa yeniletmiş. Bu yenileme ile saray günümüzdeki haline dönüşerek benzersiz bir yer haline gelmiş. Sarayda gotik ve rönasans mimari tarzı hakim. 1998 yılında restore edilerek halkın ziyaretine açılmış. Sarayın parkında yerin altına inen 2 adet sarmal kule var ve bunlar törenler için yapılmış. 9 katlı salmal kuleler yerin altında birbirine bağlı. Kulenin dibinden saraya giden dehliz, bundan başka birçok yeraltı tüneli var. Ayrıca avluda küçük ve sevimli bir ibadethane bulunmakta. Biraz gizemli bir saray ve bahçesinde kuleler, göletler, labirentler bulunmakta. Unesco Dünya Mirası içinde. Giriş 6 Euro. Buradan o kadar etkilendik ve sevdik ki ayrılmak istemedik. Kış aylarında kapanış saati 18:00.
Qinta da RegaleiraQinta da RegaleiraSintraSintra Lizbon
Sintra Pena Sarayı : Pena Sarayına gitmek üzere Regaleira’dan ayrıldık. Aralarındaki mesafe yaklaşık 3 km ve bizim için vız gelir diyerek başladık yürümeye. Ancak bu bir dağ yolu, yamacın etrafından dairesel bir tırmanışla yürünüyor. Düz bir yerde yürümek gibi değil, bir süre sonra gerçekten yorucu olmaya başlıyor. Şayet yazın gelirseniz ve sırt çantası gibi bir şeyler taşıyorsanız epey eforlu bir yürüyüş olacaktır. Yanınıza su vb bir şeyler almayı unutmayın deriz. Epey ilerledikten sonra baktık ormanlık alanda bizden başka kimse yok. Pena sarayına kestirme bir geçit varmış ama sanırım biz kaçırdık. Yolda bizim gibi yürüyerek çıkan birkaç kişi vardı ve sonra kayboldular, muhtemelen kestirme yoldan devam ettiler. Zaman kaybetmemek için hem tırmanmaya hem de taksi-otobüs ne bulursak yolun kalanında binmeye karar verdik ama ne gelen var ne giden. Muhtemelen saraya çıkışlar son bulmuştu ve otobüsler iniş için sarayın orada bekliyorlardı. İşin kötü tarafı yürü yürü ne nerede olduğunuzu ne de ne kadar yolumuz kaldığını tahmin edemiyorduk. Dağda olduğu için telefonun çekişi de sıfır. Yalan yok ürkmeye de başladım ama belli etmiyorum acaba yaban domuzu vb bir şey çıkar mı karşımıza diye. Kafa işte üretmeye başladı bir kere. Bitmeyen bir 3 km. Susadık, kan şekerimiz düştü belki de hezeyanlar ondandır:)) Saraya doğru ne geçerse el edip durduracağım başka yolu yok dedim. O arada üzerinde Pena Sarayı reklamı olan özel bir aracın geldiğini gördük. Durdurup, saraya kadar binebilir miyiz, diye sordum. Saolsun geri çevirmedi ama sanmayın hayrına. Bindik binmesine ama kalan yolumuz 1 km’den azmış, binmemizle inmemiz neredeyse bir oldu:))) Arkadaşa bu minnak yolculuk için 5 euro ödedik. Susuzluktan ölmeden sonunda saraydaydık ya önemli değil. Soluğu önce kafesinde aldık mecburen. Burası öyle güzel bir saray ki her şeyi unutturdu. Masaldan fırlamış romantik bir yer, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Hem düşük sezonda hem de öğleden sonra gittiğimiz için içini rahatlıkla gezdik ama yüksek sezonda çok kalabalık oluyormuş. Aslında içinde aman aman bir şey yok ancak dışı ve mimarisi çok güzel. Kral II. Ferdinand tarafından 1850’lerde yaptırılmış, Unesco Dünya Mirası listesinde. Sarayda kuleler, kral ve kraliçenin odaları, büyük bir salon , yemek odası, mobilyalar ve mutfak ve kullanılan eşyalar sergileniyor. Sarayın en etkileyici tarafı bulunduğu yer ve mimarisi. Sarayı gezdikten ve terasındaki kafede mola vererek gücümüzü topladıktan sonra bir sonraki noktaya yani Castelo dos Mouros’a doğru yollandık. Sarayın içine giriş ücreti 14 Euro.
Castelo dos Mouros : Pena Sarayından yaklaşık 850 metre ilerideki bu kale bir mağribi kalesi. Kuzey Afrikalı Mağribiler tarafından 9. yüzyılda Sintra’yı korumak amacıyla yapılmış. Hristiyanların Portekiz’i işgali sonrasında harabe halini almıştır. Giriş ücreti 8 Euro. Muhteşem bir manzaraya sahip ve gelmişken mutlaka görülmeli. Kış aylarında akşam 18.00 de kapanıyor. Sintra’da son durağımız olan Castelo dos Mouros‘u (Moorish Castle) gezdikten sonra biraz da Sintra merkezde vakit geçirdik. Bu üç yer Sintra’da en önemli gezilecek yerler. Şayet vaktiniz varsa Sintra Ulusal Sarayı’nı da gezebilirsiniz.
Castelo dos Mouros
Sintra National Palace – Ulusal Saray: Kraliyet yazlık sarayı olarak kullanılmış. Sonrasında müzeye dönüştürülmüş.
Sintra National Palace
Cabo do Roca : Biz Cabo do Roca ve Cascais’e gitmedik. Eminiz oralarda güzeldir ama gerek görmedik diyelim. Tüm günümüzü Sintra’da geçirmek istedik. Sintra’dan Avrupa’nın en batı noktası olan Cabo do Roca’ya geçmek isterseniz bizim gibi ağırdan almadan hareket etmeniz gerek. Normalde Sintra’dan 403 numaralı otobüs Cabo do Roca’ya gitmekte. Aynı otobüse Cascais’den de binilebiliyor. Kayalıklar ve bir deniz fenerinden başka da bir şey olmadığı için Cabo do Roca listemizde yer almadı. Avrupa’nın en batı ucuna gittim demek isteyebilir ve gitmişken bir sertifika ile belgelemek isterseniz Cabo do Roca ziyaretçi ofisinden alacağınız 11 euro değerindeki sertifika ile burada olduğunuzu tescil ettirebilirsiniz:)))
Cascais : Cabo do Roca’dan otobüsle gidilebiliyor. Atlas Okyanusu kenarında yazlık bir kasaba. Geçmişinde balıkçı kasabasıymış şimdilerde lüks yazlıklar var. Cascais’ten Lizbon’a trenle dönebilirsiniz. Hem kışın gitmiş olmamız hem de yapılacak çok fazla bir şey olmadığı için Cascais’i de listemizden çıkarmıştık, gitmedik. Daha çok yüzmek için gidilen bir yer Cascais. Giderseniz Boca do Inferno isimli doğal kaya oluşumu ve Guincho Plajı en sevilen yermiş.
Cascais , Cabo do Roca ve Sintra‘yı aynı gün gezebilmek için ya araba kiralamak ya da taksi tutmak en mantıklı seçenek olabilir. Bu üçlemeyi yapan günlük turlara da var. Cascais ve Cabo do Roca’yı elemiş olduğumuz için bir tam günü doyasıya Sintra’da geçirdik.
Casa Piriquita : Sintra’dan dönmeden önce vaktiniz varsa Casa Piriquita adlı küçük pastanenin ürünlerinden tatmanızı tavsiye ederiz. Özellikle Queijada ve travesseiro denemelisiniz. Çok kalabalık bir pastane.
Travesseiro
Queijadas
Portekiz’in başkenti Lizbon gezilecek yerler ve Lizbon Yeme İçme başlıklı yazılarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
Lizbonyeme içme konusunda hiç sıkıntı çekmeyeceğiniz bir şehir. Umarız bu güzel lezzetleri tadacak yeterince fırsat bulabilir ve tadı damağınızda kalarak güzel anılar biriktirirsiniz. Özellikle deniz mahsulleri seviyorsanız burası tam anlamıyla bir cennet. Lizbon’da birçok restorandan mutlu ayrılacağınızı düşünüyorum.
Lizbon’da ne yenir ?
Cervejaria Ramiro– Hemen hemen bütün gezi bloglarında adını göreceğiniz restoran. Kaldığımız otel çalışanları tarafından yerellerin en çok tercih ettiği restoranlardan biri olarak tavsiye edildi. Menü deniz kabukluları ağırlıklı. Ocak ayında olmamız nedeniyle kapıda kuyruk yaşamadan oturabildik. Yüksek sezonda giderseniz uzun kuyruklarla karşılaşabilirsiniz. Lüks bir yer değil ama ürünler gerçekten çok lezzetli. Romantik bir akşam, hoş sohbet, ağır ağır yemek için de çok uygun değil. Şayet daha ağırdan almak, keyifli bir akşam istiyorsanız uygun başka mekanlar bulunmakta.
Lizbon Time out market – Mercado da Riberia: Avrupa’nın birçok kentinde örneklerini bulmak mümkün. Lizbon’daki de bence en iyilerinden. Taze sebze ve meyve satışı yanında çeşitli restoranların bulunduğu bir kompleks. Her zevke uygun yaklaşık 40’a yakın restoran ve birçok bardan oluşmakta. Ortada uzun masalar, binanın yan duvarlarında restoran ve barlar sıralanmış. Yemek saatlerinde çok kalabalık, yer bulmak sıkıntılı. Fast food tarzı yeme-içme, ortam oldukça hareketli ve eğlenceli. Adres: Cais do Sodre’de Mercado da Ribeira çarşısının içinde yer almakta.
Lizbon Time out Market
Zero Zero Pizzeria-Memnun kaldığımız İtalyan restoranı, Principe Real bölgesinde bulunmakta.
Museu Da Cerveja – Bira müzesi : Turistik bir yer olmakla birlikte keyif alacağınızı düşündüğümüz bir yer, biz sevmiştik. Portekiz’e ait tüm bira çeşitlerini bulabilirsiniz. Ayrıca biranız eşliğinde yine Portekiz’e özgü balık, peynir ve patatesten yapılan codfish cake’i deneyebilirsiniz. Adres: Comercio meydanı yanında bulunmakta.
Museum Cerveja
Lizbon Cerveja Bira Müzesi
Pastel de Bacalhau: Morina balığı (codfish) ve keçi peyniri ile yapılan toplar şeklinde tanımlayabiliriz. Portekiz’e has bir lezzet ve gitmişken denenmeli. Rua Augusta caddesinde bulunan Casa Portuguesa do Pastel de Bacalhau’yu tavsiye ederiz.
Pastel de Bacalhau
A Ginjinha-Vişne likörünü deneyebileceğiniz en meşhur yerlerden biri diyebiliriz. Rossio Meydanının hemen arkasında
Cafetari do Museu Gulbenkian: Gulbenkian müzesini gezdikten sonra güzel bahçesinde kahve ve atıştırmalık molası verebilirsiniz.
GulbenkianMüzesinin kafesiGulbenkian Müzesi
Cafe A Brasileira: Önünde müdavimi Pessoa’nın heykeli buluna cafe. Aslında çok da abartılacak bir yanı yok. Ününü müdavimi Pessoa’ya borçlu. Rua Garrett caddesi üzerinde.
Cafe A Brasileira
Amorino Gelato: Otelimizin bulunduğu Rua Garret caddesi üzerinde olduğu için tarafımızca sıklıkla ziyaret edilen dondurma ve tatlı atıştırmalıklar bulabileceğiniz yer. Sunumları güzel, küçük atıştırmalıklar oldukça başarılı.
Amorino Gelato
Lizbon Pink Street : Barlar sokağı diyebileceğimiz Pink street, birşeyler içebileceğiniz ve keyifli vakit geçirilebilecek, döşemesinin rengi ile meşhur olmuş bir sokak
Lizbon Pink Street
Pasteis de Belemveya Pasteis de Nata: Pasteis de Belem, Lizbon Jerenimo Manastırında yapımına 1837 yılında başlanan ve günümüze kadar değişmeden aynı şekilde yapılan ve tarifi gizli tutulan halidir. Nata ise aynı tatlının daha ziyade Portekiz’in kuzeyinde kullanılan adıdır. Milföyden hazırlanan çanakların içine un, yumurta, süt, şeker ve limon gibi malzemeler kullanılarak hazırlanan muhallebi konularak pişirilmesi ile yapılan ve üzerine tarçın ve pudra şekeri dökülerek yenen tatlı, ülkenin en meşhur tatlısı ünvanını taşımaktadır. Biz şehirde başka hiçbir yerde deneme gereği duymadık, sadece Pasteis de Belem’de yedik ve gerçekten ba-yıl-dık. O nedenle de karşılaştırma yapamayacağız ama İstanbul’da bu turtayı yaptığını iddia eden bir iki yerde deneme gafleti yaşadık. Orada yediğimizle gerçekten uzak-yakın alakası yok diyebiliriz. Pastene Belem bölgesinde ve Jerenimo Manastırına yakın. Pastanenin küçük bir girişi var ama arkaya doğru oldukça büyük bir mekan, yine de çok oturacak yer bulamadık. Take away olarak alıp yakınındaki starbucks’ta yedik. Sıcacık turtanın tadı çok lezzetli. Çok büyük olmadığı için kişi başı 2 tane rahatlıkla yenir. Günde 20.000 adet yapılıp satıldığı söylenmekte.
Belem Turtası
Brezilya kökenli Caipirinha kokteyli ve Portekiz birası Super Bock yine Lizbon’da denenecek lezzetler arasında bulunmaktadır.
Sintra : Sintra Lizbon’a bağlı bir yerleşim yeri. Sintra’ya geldiğinizde Piriquita pastanesinde yastığa benzer şeklinden dolayı Travesseiro (yastık) olarak adlandırılan tatlısından yemenizi tavsiye ederiz. Gerçekten lezzetli ya da belki Sintra gezimiz boyunca çok yürüdük ve yorulduk o nedenle de ayrı bir güzel geldi. Pastane de ayrıca Queijadas denenmesi gereken lezzetler arasında. Bu pastane gerçekten çok ünlü. Kapısında kuyruk oluyor, o nedenle de yer bulamazsanız yanınıza alıp yemek daha kolay olur.
Travesseiro
Queijadas
Bunun dışında şayet şarap seviyorsanız Portekiz’e gitmişken üzümün henüz olmamış-ham halinden üretilen yeşil şarabı denemeyi de ihmal etmeyiniz.
Sardalya Portekiz’de oldukça sevilip tüketilmekte. Dönerken yanınıza hediyelik olarak konserve sardalya alabilirsiniz
Sardinha
Aşağıda Lizbon gezi rehberi ve Sintra gezilecek yerler yazılarımızın linkleri bulunmaktadır.
Balkan özellikleri taşıyan, et severleri oldukça memnun edecek lezzetli bir mutfak daha. Et ve hamur ağırlıklı Sırbistan mutfağı, köftesinden böreğine hiç de yabancısı olmadığımız lezzetleri barındırmakta. Ziyaretçilerine de bu lezzetlerin sonuna kadar tadına varmak düşüyor. Belgrad, çok büyük bir kent olmamasına rağmen restoran, cafe, bar ve gece hayatı bakımından çok zengin bir şehir. Kendimize göre gideceğimiz yerleri listeledik ama daha onlarcası var ve 4-5 güne inanın asla sığmaz.
Belgrad Yeme içme önerileri : Belgrad’da ne yenir , nerede yenir?
Belgrad Skadarlija Caddesi : Belgrad’daki ilk akşamımızda hem caddeyi gezmek hem de yemek yemek için Skardalija caddesinde karar kıldık. Öncesinde otelden aldığımız bilgiye göre bu caddedeki tüm restoranların birbirine benzer olduğu ve hangisinde girersek girelim memnun kalacağımız bilgisini aldık. Caddedeki restoranlar menü bakımından birbirinin aynısı diyebiliriz. Akşamları oldukça keyifli hale geliyor. Mekanların hemen hepsinde canlı müzik var ve keyifli ezgiler, şarkılar sokağa taşıyor. Seyahatimizin kalabalık bir döneme denk gelmemesi nedeniyle önceden rezervasyon yapma gereği duymadan adını daha önceden not ettiğimiz Tri Sesira’da karar kıldık ancak rezervasyonumuz olmadığı için giremedik. Küçük bir hayal kırıklığı yaşadıktan sonra “Tri Sesira, sen kaybettin” diyerek ayrıldık. Bu arada aynı uçakta seyahat ettiğimiz bir aileyle daha sonra yol üstünde karşılaştığımızda onların da bizimle aynı gün ve saatlerde burada rezervasyonsuz olarak yemek yiyebildiklerini öğrendik. Onlar iç mekanda yemişler. Bilemedik içeride şansımızı deneseydik oturabilir miydik, bahçe tarafı mı yoğundu ancak bize seçenek sunulmadı. Sanırız Skadarlija’da en popüler yer burası ve çalışanları mekana duyulan yoğun ilgiden dolayı biraz havalanmış. Müşterinin yüzüne bakmıyor, sesini duymuyor, görmeyen gözlerle sürekli ileri bakıyor:))) İsim yapmış, ilgi gören bazı işletme çalışanlarının zamanla o yere davranışlarıyla zarar verebileceğini düşünmekteyim. Biz de göreceli olarak daha sakin olduğuna karar verdiğimiz Zlatni Bokal’de karar kıldık.
Zlatni Bokal : Yerel lezzetlerin hepsini bulabileceğiniz bir restoran. Kızgınlıktan değil samimiyetle iyi ki de Tri Sesira’da yer bulamamış ve buraya gelmişiz. Tabakların doyuruculuğu ve lezzeti oldukça tatmin edici. İç mekanı da dış terası da güzel. Ayrıca çalışanları çok yardımcı ve güler yüzlü. En azından bizimle ilgilenen kişi gayet iyiydi. Menü hakkında sıkılmadan detaylı bilgi verdi. Balkanların kaymakla servis edilen Cevapi köftesinden ve menüdeki Monastry Chicken adlı tavuktan aldık. Cevapi de tavuk da gerçekten çok başarılıydı. Bunun dışında Serbian Ajvar söyledik. Ajvar Sırbistan’a özgü, kırmızı kapya biberden yapılan, menüde salatalar kısmında yer almakla birlikte salatadan ziyade ekmeğe sürmelik bir meze. Türkiye’de de benzerleri mevcut. Sırbistan’da masaya ne söylüyorsanız ekstra ücrete tabi. Mesela ajvarı yiyebilmek için ekmek istedik ekmek ücretli, patates tavanın yanına ketçap istedik, bir tatlı kaşığı ketçap getirdiler, ücretli vs.
Cevapi Köfte
Monastry Chicken
Sırp birası
Belgrad Lorenzo & Kakalamba: Belgrad’ın en ikonik restoranı sanırım. Mekanın dekorasyonu ilginç, nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz, keyifli ve oldukça popüler bir yer. Birbirinden alakasız objeler bir harmoni içinde sıralanmış ama rahatsız edici değil, en azından biz sevdik. Hafta arası ve biraz erken saatte gittiğimiz için kolaylıkla yer bulabildik. Yemeklerine gelince İtalyan ağırlıklı. Tagliatelle gayet lezzetliydi ama lazanyası biraz tuzlu ve fazlaca domates sosluydu. Şarapları güzel. Buraya dilerseniz yemek yerine bir içecek/kahve veya tatlı için gelebilirsiniz. Oldukça farklı ve hoş, gelmeye çalışın deriz.
Belgrad Lorenzo & Kakalamba
Lorenzo & Kakalamba
Belgrad Manufaktura: Akşamları çok hareketli, canlı müzik eşliğinde eğlenceli yemek yeme imkanı sunmakta. Yemekleri ortalama ama sevilen ve kalabalık bir mekan. Kralja Petra Caddesi 13 numara. Knez Mihaliova caddesine çok yakın.
Belgrad ManufacturarestoranBelgrad Manufactura
Belgrad Savamala Bölgesi : Bronko Köprüsünden Karadordeva Caddesine doğru olan bölge, şehrin Savamala olarak bilinen bölgesi. Belgrad’ın hareketli gece hayatının, restoran, cafe ve barların bulunduğu bölgelerden diyebiliriz. Karadordeva Caddesi üzerindeki Beton Hala, nehir kenarında sıralı birçok mekanın bulunduğu yer. Biz bunlar içinde Ambar restoranı denedik.
Belgrad Ambar Restoran : Belgrad’da en çok beğenilen restoranlardan biri diyebiliriz. Geleneksel Sırbistan mutfağının iyi bir örneği. Tadım menüsü alırsanız birçok lezzeti tatma imkanı bulabilirsiniz. Dış mekanı sıradan olsa da iç mekan güzel, çalışanları da çok ilgili. Akşam üzeri gittik ve dış mekanda oturduk. Manzarası da güzel. Menüsü zengin, tabakları oldukça doyurucu. Kesinlikle tavsiye edebileceğimiz bir yer. Yemek olarak dana etli Karadordeva Snicla ve salata tercih ettik. Restoran Beton Hala, Karadordeva caddesi 3 numara
Ambar Balkan CuisineAmbar
Comunale: Ambar restoranının yan tarafındaki İtalyan restoranı. Maalesef burayı denemeye fırsatımız olmadı ama oldukça popüler belki sizler et yemek istemediğiniz bir gün deneyebilirsiniz. Adres Beton Hala, Karederdova
Gardos Restoran ve Cafe: Zemun’da bulunmakta, Gardos Kulenin yanı. Sakin ve hoş bir yer. Zemun’a gelirseniz mutlaka gelin. Gardos Kulenin yanında. Çok huzurlu bir mekan. Biz gerçekten çok sevdik. Çalışanları çok kibar, insanı dinlendiren bir yer. Manzarası da güzel. Dilerseniz yemek dilerseniz kahve veya farklı bir kokteyl alıp buranın keyfini çıkarın. Kokteyllerini çok lezzetli bulduk açıkçası fiyatları da uygun.
Belgrad Gardos RestoranBelgrad Gardos Restoran
Tortilla Casa: Döneceğimiz gün denediğimiz Meksican fast food. Knez Mihaliova’nın bir alt caddesinde. Oldukça kalabalık. Tortilla yedik, istediğiniz malzemelerle kendiniz hazırlatıyorsunuz. Oldukça doyurucu boyutlarda ve uygun fiyatlı diyebiliriz.
Tortilla Casa
Ferdinand Knedle: Knedle, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu döneminden, içi normalde kayısı veya erik dolgulu toplar diyebiliriz. Dış hamuru patates ve undan yapılma. Ferdinand Knedle’de farklı dolgu malzemelerinde yapılmış knedle çeşitleri var. İçi çikolata dolgulu ve frambuazlı olanından denedik ve memnun kaldık. Knez Mihaliova caddesinde Rajiceva Shopping center önünde seyyar araçta satılandan aldık ama bu caddenin paralelindeki Topcilin Venac caddesi‘nde dükkan ve cafe olarak da hizmet veren yeri de bulunmakta. Hem tatlınızı yiyip hem kahvenizi içebilirsiniz. Buralara gelmişken denenebilir.
Ferdinand Knedle
CRNA OVCA Dondurmacı: Bir dondurma diyarı olmasa da Belgrad’da lezzetli dondurmalar yiyebileceğiniz yerler mevcut. Biz Crna Ovca’da yedik ve memnun kaldık. İlginç olan külaha istediğiniz çeşitleri koyduktan sonra dondurmanızı tartarak vermeleri. Tartıda eksik çıkarsa ilave ediyorlar. Yani bizdeki gibi miktarı dondurmayı koyan kişinin inisiyatifine bırakmamışlar. Knez Mihaliova’ya yakın bir konumda.
Crna Ovca
Sütlaç-Sutlijas Bar: Sevgili sütlacımız üzerine farklı malzemeler döşenerek porsiyonlar halinde satılmakta. Açıkçası bizde yapılan sütlacın eline su dökemez ama yine de farklı olmuş ve sütlaç severler denemeli. Sütlaç kısmı daha az şekerli ve daha koyu kıvamlı, pilav gibi. Tadını üzerindeki malzemeden alıyor. Karamellisi, kit katlısı, oreolusu, meyvelisi birçok çeşidi var. Biz kit katlı olandan denedik. Knez Mihaliova caddesinin bir paralelinde Topličin venac caddesi, 3 numarada bulunuyor.
Sutlijas Bar Rice KingsSutlijas Bar Rice Kings
The Black Turtle II: Farklı lezzetlerde biraları var ve kendileri yapıyorlar. Çilekli ve yaban mersinlisini denedik ve çok sevdik. Gittiğimiz şubesinin yeri çok güzel. Ayrıca çalışanları sevimli ve güler yüzlü. Dışarıda oturursanız manzarası da iyi. Adresi Kosančićev venac 30. Knez Mihaliova caddesine çok yakın.
The Black Turtle II
Ülkemiz hamur işleri açısından çok zengin bir ülke. Belgrad’taki örnekler ülkemizdekilere benziyor. Zaten kaldığımız otelde de sabahları börek türü çeşitli hamur işleri servis edilmekteydi. O nedenle de fırın benzeri yerleri çok fazla listemize eklemedik. Ama Knez Mihaliova caddesi üzerinde yürürken insanların elinde yerken görüp merak ettiğimiz görünüm olarak galeta benzeri ama yumuşak, lezzet olarak sarımsaklı hamur işinden aldık. Ayaküstü atıştırmalık olarak gayet iyi ve oldukça lezzetli.
Belgrad Gezi Rehberi yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Ürdün Orta Doğu’da yer alan ve sınırları içinde kesinlikle görülmesi gereken benzersiz yerler bulabileceğiniz bir ülke. Avrupa’dan son derece farklı ve bir o kadar unutulmaz deneyimler sunmakta.
Ürdün gezilecek yerler yazımda temel bilgiler dışında ayrıca gezilecek yerlerle ilgili detaylı anlatımların bulunduğu yazılarım linkleri de aşağıda yer almaktadır.
Ürdün nerede ? Orta doğuda krallıkla yönetilen bir arap ülkesidir. Irak, İsrail, Suudi Arabistan ve Suriye’ye komşudur.
Ürdün’e Vize gerekiyor mu ? Vizesiz gidilebilecek ülkeler arasında olması oldukça caziptir.
Ürdün’de kapanmak gerekir mi ? Tesettür zorunluluğu bulunmamaktadır.
Ürdün’de Ne Giyilir- Ürdün’de tesettür giyinmeniz gerekmemekle beraber şehir merkezlerinde çok dekolte giyinmemenizi tavsiye ederiz. Mini etek, şort benzeri kıyafetler çok uygun değil. Akabe Amman’a göre daha modern ve rahat bir şehir. Denize girebilir, dalış yapabilirsiniz. Cami gezisi yapacak olursanız içeri girerken başınızı örtmeniz gerekir.
Ürdün’den ne alınır: Özellikle aromalandırılmış kahve, zahter ve kimyon benzeri çeşitli baharatlar almanızı tavsiye ederiz. Bunun dışında ölü deniz çamuru ve maskeler, keffiyeh adındaki ortadoğu’ya özgü örtü ve kumdan yapılmış süs eşyaları alınabilir.
Ürdün’de alkol içilir mi ? Alkol kullanımı yasak olmamakla birlikte alkol satılan yerler oldukça az ancak gece klubü, oteller ve bazı mekanlarda alkol bulabilirsiniz.
Ürdün Para Birimi nedir ve Ürdün ucuz mu?- Para birimi Ürdün Dinarı. Amerikan Doları ve Euro’dan daha pahalı. Dolayısıyla Ürdün ucuz bir ülke statüsünde değil. Kredi kartı rahatlıkla her yerde geçiyor ama nakit de lazım. Nakit ihtiyacınızı çok mecbur kalmadıkça hava limanlarında karşılamayın yada çok az miktarda Ürdün Dinarı alın. Havaalanı yerine gittiğiniz şehirde daha iyi fiyatlarla bozdurabileceğiniz güvenilir yerlerde ya da bankada paranızı çevirin.
Ürdün’e Ne zaman gidilmeli- Her mevsim gidilebileceği gibi yazların çok sıcak olduğunu göz önünde bulundurmanızda fayda var. En ideali şüphesiz bahar ayları. Şubat başında gittiğimiz halde ince bir mont ve polar gayet yeterli geldi ayrıca Lut Gölüne de üşümeden rahatlıkla girdik. Sadece Kızıldeniz’de yüzmek isterseniz biraz serin gelebilir ama yine de sıcaklık 20 derece civarıydı. Ama kış aylarında gelir ve Wadi Rum’da konaklamak ya da Petra by nigth yapmak isterseniz yanınızda mutlaka uygun kıyafetler bulundurmalısınız.
Ürdün gezilecek yerler
Amman Old Town
Jerash Antik kenti-Amman’a 22 km, fazladan gününüz varsa gidilebilir, bir saatte gezilebilecek büyüklükte bir antik kent, biz zamanımız olmadığı için gidemedik.
Madaba şehri (Medeba)- Amman’ın 30 km. güneyinde yer alan şehir. Amman’da fazladan gününüz varsa ya da Akabe’ye gidiyorsanız yol üzerinde görülebilir. Ürdün’ün 5. büyük kenti. Hristiyan nüfus oldukça fazla. St. George Ortodoks Kilisesi mutlaka gezilmeli. Bu kilise zeminindeki 6.yy tarihli mozaik harita dünyanın en eski orta doğu haritatası. İki milyondan fazla parçadan üretildiği düşünülmekte ve birçok kaybı olamasına rağmen günümüze kadar gelmiş. Girişi 1 JOD.
Ürdün Nebo Dağı ve Yılan Anıtı-Amman’a 35, Madaba’ya 10 km mesafede bulunmakta. Tevrat’a göre Hz. Musa’nın vad edilen toprakları gördüğü ve öldüğü yer olarak düşünülmekte. Dağın tepesinde kilise de harika mozaikler bulunmakta. Dağa Giriş 2 JOD.
Lut Gölügezisi
Petra Antik Kenti
Wadi Rum ve Hicaz Demiryolları
Akabe ve Kızıldeniz
Ürdün kaç günde gezilir ve Ürdün’de ne yapılır ? Ürdün’ün her yerini gezmek isterseniz en az 6 gün gerekli. 6 gün kesinlikle insanı sıkmadan rahatça gezmenizi sağlar.
Gün- Amman ve çevresi
Gün-Amman-Akabe Yolu üzeri; Madaba, Nebo Dağı ve Lut Gölü gezisi, Akabe’ye varış.
Gün-Petra (tam gün Petra, dilerseniz Petra by nigth) İkinci günün sonunda Akabe yerine direk Petra’ya gelip konaklar ve Petra by nigth yapabilirsiniz.
Gün-Wadi Rum ve Hicaz Demiryolları gezisi (dilerseniz Wadi Rum konaklamalı), çöl safarisi
Gün-Akebe Kızıldeniz dalış ve kızıldeniz cam tekne gezisi
Gün-Akabe şehir merkezi gezisi, dilerseniz alışveriş.
Ürdün haritası
Zaman sıkıntınız yoksa gelmişken her yerini bir güzel gezin, kesinlikle pişman olmazsınız. Ürdün’e bir daha gider miyim kesinlikle giderim ve gitmişken Petra by nigth yapmak ve Wadi Rum camp otelde konaklamayı gerçekten çok isterim.
Ürdün’de ulaşım– Ürdün’de toplu taşıma hizmeti gerçekten yok denecek kadar yetersiz. Jett Buss adlı kısıtlı otobüs servisi ve küçük minibüslerle ulaşım sağlanmakta ve bunları da daha çok yereller kullanıyor. Taksi’de seçenek ancak pahalı bir seçenek. Ülkeyi baştan sona gezmenin en iyi yolu araç kiralamak. Zaten küçük bir ülke ve uçtan uca yaklaşık 4-5 saatlik yol. Amman’dan başlayıp Akabe’den ya da tam tersini yaparak gezinizi tamamlayabilirsiniz. Bu arada hiç birini yapmak istemezseniz de bulunduğunuz şehirden gideceğiniz yerlere tur ayarlayabilirsiniz.
Ürdün’de ne yenir- Ürdün’de kesinlikle aç kalmazsınız, hem et severler hem de veganlar için cennet bence. Bizim damak zevkimize oldukça uygun ve tanıdık bir mutfak. Lübnan, Suriye, İran ve Akdeniz’den etkileşimler bütünü. Zeytinyağlılar, tahinli-yoğurtlu mezeler, sarımsaklı lezzetler, lavaş, pilav ve et yemekleri, şiş kebap ve döner, künefe ve baklava gibi tatlılar, ülkemizde karşılaşacağınız lezzetlerin Ürdün versiyonları. Konuyla ilgili detaylı yazımın linki aşağıdadır.
Ürdün güvenli mi- Ürdün siyasi anlamda çevresindeki ülkelerle iyi geçinmekte, istikrarlı ve güvenilir bir ülke. Terör ve güvenlikle ilgili herhangi bir sorun yok. Türkleri seviyorlar, hiç bir sorun yaşamıyorsunuz. Genel olarak güvenilir diyebiliriz ancak tek başına kadın olarak Ürdün’e gidilir mi açıkçası pek önermem ama birkaç kişilik bir grup ile yapılabilir. Yine de yanınızda erkek olması kendinizi daha rahat hissettirecektir. Gezerken de kalabalık ve merkezi yerlerden çok uzaklaşmamanız iyi olur. Çok ucuz yerlerde konaklamanızı tavsiye etmem. Gezilerinizi şehir merkezlerinden alacağınız turlarla yapmanız çok daha güvenilir olur.
St. George Ortodoks Kilisesi zeminindeki 6.yy tarihli mozaik haritaHz. Musa’ın vadedilen toprakları gördüğü söylenen Nebo Dağı
Aşağıda sırasıyla, Amman gezilecek yerler, Akabe gezilecek yerler, Petra gezilecek yerler, Ürdün Lut Gölü, Ürdün Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu ile Ürdün Yeme/İçme başlıklı yazılarımıza ulaşabilirsiniz.
Ortadoğu mutfağı özellikleri taşır. Bir lezzet cennetidir. Suriye ve Lübnan mutfağındaki yemekleri Ürdün’de de bulabilirsiniz. Yemeklerin tamamında et, hamur ve bakliyat başroldedir. Lavaş çok tüketilmekte, biz nasıl ekmeksiz olamıyorsak, Ürdün halkı için de lavaş masanın olmazsa olmazı diyebiliriz. Ürdün’ün en meşhur yemekleri arasında ülkemizde Mardin, Siirt ve Hatay yöresinde de yapılan maklube (etli pilav) , mansaf (koyun eti ve içine badem konularak hazırlanan sos ve ile yapılıyor) ve şiş kebap sayılabilir. Ayrıca shawarma (şavurma-döner), falafel (nohut köftesi), mutebbel (tahinli patlıcan ezmezi), tabule ve humus da yöre mutfağında yer alan lezzetler arasındadır. Tatlı olarak da baklava ve künefe çok güzel , özellikle künefeleri muhteşem. Biz İstanbul’da hiç künefe yememişiz dedirtecek kadar lezzetli.
Ayrıca çay ve nane çayı Ürdün’de çok tüketilmekte ve her türlü çayı oldukça şekerli içmekteler. Türk kahvesi de her yerde bulunur ve sevilerek içilir.
Bunun dışında Ürdün’de Lübnan, İsrail ve Suriye’de de bulunan Arak isimli üzüm, hurma ve şeker kamışından üretilen tatlı ve yüksek aromalı bir tür rakı da bulunmaktadır.
Ürdün’de bolca nargile cafe de hizmet vermektedir.
Amman’da Al Balad bölgesindeki Hashem restoran yerel lezzetleri bulabileceğiniz meşhur restoranlarından biri
Yine Amman Al Balad bölgesinde, Hashem restoranın yakınındaki Habibah künefe yiyebileceğiniz en iyi adreslerden biri
Akabe Pistachio Sweets&Cafe– Akabe’deki bu tatlıcıda künefe (Knafeh) yemenizi öneririz.Künefe Ürdün’de genelde büyük tepsilerde hazırlanıp, dilim halinde servis edilmekte
Künefe
Akabe Lebnani Snack’de mutlaka taze sıkılmış meyve suyu için
Lebnani Snack’de hazırlanan meyve suları
Shawarma (döner, etli ya da tavuklu olabiliyor)
Maklube-Etli Pilav
Mansaf
Mutebbel (Tahinli, yoğurtlu patlıcan ezmesi)
Tabule aslında Lübnan salatasıdır. İnce bulgur, maydanoz, taze nane, kişniş, taze soğan, domates ve salatalıktır. Salatanın en önemli özelliği bulgurun az ve yeşilliğinin bol kullanılmasıdır
Arak
Ürdün ülkesine ait yazılarımız aşağıda sırasıyla, Ürdün Gezilecek Yerler , Amman Gezilecek yerler , Akabe gezilecek yerler , Petra gezilecek yerler , Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu , Ürdün Lut Gölü olarak sıralanmıştır.
Akabe, Ürdün’ün güneyinde ve denize kıyısı olan tek şehri. Sadece Kızıldeniz’e kıyısı var. Akabe’yi önemli kılan en büyük özelliği elbette coğrafi konumu. Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılındaki Mısır seferi sırasında Osmanlı topraklarına katılmış. Ürdün için hayati önemi olan bir ticaret merkezi, denize açılan yol. Turizm başlıca gelir kaynaklarından. Gidilmek istendiğinde Türkiye’den direk uçuş bulunmakta, Kral Hüseyin buradaki havalimanı ve İstanbul’dan yaklaşık 2.5 saatte ulaşılıyor. Kızıldeniz’deki komşuları İsrail ve Mısır sahilden rahatlıkla görülebilmekte.
Akabe de Amman gibi tek başına mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir şehir değil. Kızıldeniz’de dalma kısmı ise Mısır tarafında çok daha iyi. Akabe’deki plajlar tatmin edici düzeyde olmakla birlikte bizim gibi 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkeden gelenler için anlamlı bir fark yaratmıyor. Sahil şeridi de oldukça kısa. Ürdün’ün en önemli ziyaret noktaları olan Petra, Wadi Rum ve Lut gölüne gitmek için ya Akabe ya da Amman’a gelmeniz gerektiği için Akabe gelmişken gezilecek bir şehir demek daha doğru olur.
Akabe kaç günde gezilir ?
Akabe’de gezilecek yer sayısı az ve birbirine çok yakın. O nedenle kendisi için yarım gün gayet yeterli ama gelmişken Kızıldeniz’de dalacağım/yüzeceğim derseniz istediğiniz gün kadar ilave edebilirsiniz. Ancak Akabe’yi merkez olarak alacak ve buradan Petra ve Wadi Rum’a günü birlik geziler düzenleyecekseniz 1 gün Petra, 1 gün de Wadi Rum için 2 gün daha ilave etmek gerekli. Akabe merkezindeki tur şirketlerinden satın alabileceğiniz, Petra ve Wadi Rum gezilerini bir güne sığdıran turlar da var. Türkiye’den giden paket turların programı da Petra ve Wadi Rum’a yarımşar gün ayırmakta. Bu şekilde zamandan ve paradan tasarruf etmek isterseniz Akabe’nin kendisi için 1.5 – 2 gün oldukça kafi. Sonuçta Ürdün pahalı ülkeler statüsünde, ucuz bir ülke değil.
Hangi mevsimde gitmek uygundur: Akabe her mevsim de ziyaret edilebilir ancak yaz aylarında aşırı sıcak ve nemli olduğunu hesaba katmak gerekir. Bahar ayları en uygun zamandır diyebiliriz. Şubat başında gitmiş olmamıza rağmen denize giren turistler vardı. Özellikle kuzey ülkelerinden gelenler için hava yaz mevsimi kıvamındaydı denebilir ama bizim için açıkçası serindi, güneşlendik ama suya girmeyi canımız hiç çekmedi. Sıcaklık gündüz 20 derece civarındaydı.
Akabe Gezilecek Yerler listesi
1-Akabe merkez- Old Town
Buradan özellikle zahter ve çeşitli baharatlar almanızı öneririm ayrıca hediyelik eşyalar vs de satılan dükkanlar bulunmakta. Alışveriş yaparken pazarlık yapmayı sakın unutmayın, inanın çok faydası oluyor:))) Hele ki kalabalık bir grupla geziyorsanız eliniz daha kuvvetli oluyor.
2- Akabe Kalesi
Memluk Sultanı Kansu Gavri tarafından yaptırılmış ve Osmanlı döneminde de kullanılmış. Hala etkileyici bir görünüme sahip. Kale kapısında Haşimi Arması görülmekte. Haftanın her günü 08.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. İçinde bir cami bulunmakta. Arap isyanı sırasında bazı bölümleri kışla olarak kullanılmış.
3-Akabe Arkeoloji Müzesi
Konum olarak kale ve ünlü bayrak direğinin (dünyanın en uzun 3.bayrak direği) yakınındadır. Bronz Çağı’ndan Orta Çağ’a uzanan birçok eser bulunmaktadır. Fatımi dönemi Altın sikkeler, Emeviler ve Abbasiler ve döneminden kalma eserler de bulunmaktadır. Kale, haftanın 7 günü 08.00-17.00 saatleri arasında ziyaret edilebiliyor. Girişi ücretsizdir.
4-Şerif Hüseyin bin Ali Camii
Akabe’nin en büyük camisi, ziyarete açık. Etrafı palmiyeler ve hurma ağaçları ile çevrili. Ürdün’deki en büyük kubbeli cami. Osmanlı Devleti’ne karşı İngiliz Ajansı Lawrence ile Arap isyanına öncülük eden Şerif Hüseyin’in adını taşımakta.
5. Akabe’de Dalış : Kızıldeniz
Akabe’de sahil şeridi yaklaşık 27 km uzunluğunda ve 26 tane dalış merkezi var. Çoğu Akabe Marina park civarında. Akabe’de mercan resifleri, 1200 balık türü,1000’e yakın deniz canlısı ve batıklar olduğu söylenmekte. Biz dalmadığımız için konu hakkında maalesef daha fazla yorum yapamayacağım. Eminim gayet güzeldir.
6- Hicaz Demiryolu – Wadi Rum
Osmanlı İmparatoru II. Abdülhamid döneminde 1900-1908 tarihlerinde inşa ettirilmiştir. Yapımından sonra hacı kafilelerini yağmalayarak geçinen Arap kabileleri tarafından sıklıkla demiryoluna zarar verilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında da Arap isyanını organize eden Arabistanlı Lawrence tarafında Osmanlıya zarar vermek amacıyla sürekli sabote edilerek, patlatılmıştır. Wadi Rum’da bulunan nostaljik tren ve istasyon 10-15 dakikalık bir gezi ile ziyaret edilebilir.
Akabe’de Nerede Kalınır ?
Marina Plaza Hotel Talabay’da konaklamıştık ve çok memnun kalmıştık. 250 metre uzunluğunda kendi plajı ve havuzları var. Otelin ayrıca Akabe merkeze ücretsiz shutle servisi bulunmakta. Akabe’de otellere dışarıdan bavulunuzda içki getiremiyorsunuz. Otele girişte bavullar x-ray cihazından geçirilerek alınıyor ancak oteller ve restoranlarda içki servis edilmekte.
Otelin havuzu
Otelin plajı
Marina
Akabe Yeme İçme
Ürdün ve Uzak Doğu yemeklerinin hepsi Akabe’de de mevcut tabi. Her türlü restoran bulunmakta. Özellikle tatlılar-künefeler burada da muhteşem. Merkezde Lebnani Snack isminde daha fast food tarzı yemek yapan ama yiyeceklerden ziyade taze sıkılmış eşsiz lezzetli meyve suları ile hafızamıza kazınmış mekanda, zevkinize göre hazırlattığınız meyve sularından mutlaka ve mutlaka için deriz. Yine merkezde Pistachio Sweets and Cafe künefesine ve her türlü tatlısına doyamayacağınız bir yer. Kaldığımız müddetçe her gün bu lezzeti yaşadık. Tadı hala damağımızda. Genel olarak Ürdün yeme içme kısmında detaylı olarak anlattığım Ürdün mutfağı ile ilgili yazımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
Pistachio Sweets and Cafe
Pistachio cafenin künefesi. Sunumları ve servisleri kağıt tabakta ve açıkçası pek davetkar olmamakla birlikte künefesi muhteşem.Ayrıca resimde pek anlaşılmamakla birlikte porsiyonları da oldukça büyük.
Akabe Şehri- Lebnani Snack
Lebnani Snack
Lebnani Snack
Akabe’den Ne alınır ?
Baharatlar, Keffiyeh, Ölü deniz çamuru, kumdan yapılmış süs eşyaları alabilecekleriniz arasında sayılabilir. Özellikle aromalandırılmış kahve, zahter ve kimyon almanızı tavsiye ederiz.
Ürdün ülkesine ait yazılarımız aşağıda sırasıyla, Ürdün gezilecek yerler , Amman gezilecek yerler , Petra gezilecek yerler , Ürdün Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu , Ürdün Lut Gölü ve Ürdün Yeme/İçme olarak sıralanmıştır.
Ürdün’ün başkenti Amman, dünyada üzerinde hala yaşam olan en eski şehirlerinden biri. Amman, sadece kendisi için gidilecek ve mutlaka görülmesi gereken bir şehir olmamakla birlikte ülkedeki diğer cazibe noktalarına gidebilmek için güzergah üzerinde olduğundan gelmişken gezilir. Tarih boyunca sayısız savaş görmesinden dolayı görülecek pek bir şey kalmamış. Ürdün’e gidişiniz Amman üzerindense ve fazladan gününüz varsa 1 gün ayırıp bu kadim kenti de ziyaret edebilirsiniz.
Türkiye’den Ürdün’ün Amman ve Akabe şehirlerine uçuş bulunmakta. Amman bilet fiyatları Akabe uçuşlarına kıyasla daha uygun. Şayet kendi imkanlarınızla gelecek ve arabayla güneye inecekseniz, Amman’ı da güzergahınıza ekleyebilirsiniz.
Amman Ürdün’ün başkenti ve en kalabalık şehri. Tarihteki en eski şehirlerden, bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış, kuruluşu MÖ 7000 yılına uzanmakta. Yapılan kazılarda MÖ 3000-4000 yıllarına ait kalıntılar çıkarılmış. Osmanlı hakimiyetinden önce Emevi, Abbasi, Eyyübi ve Selçukluların egemenliği altında girmiş. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı topraklarına katılmış. 1908 yılında tamamlanan ve Amman’dan geçen Hicaz Demiryolu buranın önemini arttırmıştır. 1.Dünya savaşından sonra İngilizlerin kurduğu manda yönetiminin altına giren Amman, 1946 yılında Ürdün Krallığının başkenti olmuştur.
İstanbul’dan Amman Queen Alia Uluslararası Havalimanına uçuş yaklaşık 2 saat 20 dakika sürmektedir. Havalimanından şehir merkezine ulaşım taksi ve ekspres otobüsler ile sağlanır. 24 saat boyunca hizmet veren ekspres otobüsleri her 30 dakikada bir Amman şehir merkezine hareket eder. Otobüs, Kuzey Terminal 2’nin dışında bulunan duraktan kalkar ve yolculuk 50- 60 dakika civarındadır. Amman’da şehir içi ulaşım ağı neredeyse hiç gelişmemiştir. Bu nedenle taksi ve araç kiralama seçenekleri daha çok tercih edilir. Pazarlık kültürünün oldukça gelişmiş olduğu şehirde taksi ücretleri için pazarlık yapabilirsiniz.
Amman Gezilecek yerler listesi
Amman Kalesi, Amman Roma Tiyatrosu, Kral I. Abdullah Camii, Citadel ve Arkeoloji Müzesi, Al Balad (şehir merkezi) ve Souq (Pazar Yeri) gezilecek en önemli yerleridir. Ayrıca Amman’a 22 km mesafedeki Jerash antik kentini de vaktiniz varsa ziyaret edebilirsiniz.
Amman Kalesi – Amman’ın kurulduğu yedi dağdan biri üzerinde bulunan Amman Kalesi; şehrin en eski tarihi yapılarından birisidir. Arkeolojik kazılarda elde edilen verilere göre, Amman Kalesi’nin bulunduğu tepede Cilalı Taş Devri’nden beri yaşam olduğu tespit edilmiştir. Kale, pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olmasıyla dünya çapında ünlüdür
Amman Kalesi
Amman Roma Tiyatrosu -Antoninus Plus zamanında yapımına başlanan tiyatronun tarihi 2. yüzyıla dayanır. Bu özelliğiyle tiyatro, Amman’da yer alan en eski tarihi kalıntılar arasındadır. 6000 kişilik kapasiteye sahip olan tiyatro üç ana bölümden oluşur. Güneşin gökyüzündeki konumu göz önüne alınarak inşa edildiği için kuzey bölümünden güneşin bütün hareketlerini seyretme imkânı bulunur. Amman merkezde ve kaleye 20 dakikalık yürüyüş mesafesindedir. Şehrin tam ortasında bulunduğu için bulamamak diye bir şey söz konusu değildir. Günümüzde konserler ve aktiviteler için kullanılmaktadır.
Amman Roma Tiyatrosu
Kral I. Abdullah Camii– Amman’ın simgesi olan cami büyüleyici bir görselliğe sahiptir. 20. yüzyılda inşa edilen caminin yapımına 1982 yılında başlanmış ve 1989 yılında tamamlanarak ibadete açılmıştır. Adını, ünlü Ürdün Kralı I. Abdullah’tan alan ve Amman’ın merkezinde bulunan caminin mavi renkteki kubbesi şehrin birçok bölgesinden görülür. İslam mimarisinin en güzel örneklerinden olan cami, vitray süslemeleri ve iç duvarlarındaki el işçiliği ile oldukça dikkat çekicidir.
Ziyaretimiz sırasında bakım çalışmaları yapılmaktaydı.
Kale
Amman Arkeoloji Müzesi– Tarih boyunca birçok medeniyetin merkezi olan Amman, arkeolojik kalıntılar açısından oldukça zengindir. Bu arkeolojik eserler, kronolojik sıraya göre, şehir merkezinde yer alan Amman Arkeolojik Müzesi’nde sergilenir. En dikkat çeken detayı Ölü Deniz’den çıkarılan kalıntılar olan müze, tarihe etkileyici bir yolculuk vadeder.
Al Balad (şehir merkezi) ve Souq (Pazar yeri)-Bizdeki Kapalı Çarşı ve Eminönü gibi ticaret merkezlerinin benzeridir. Amman’daki de Down town veya Al Balad şehrin en tarihi bölgesi. Souq yani pazarlarında dükkanları gezip alışveriş yapabilir, şekerkamışı suyu içebilirsiniz. Rainbow caddesi en meşhur caddelerden biri.
Amman’dan ne alınır ?
Amman’da semt pazarlarının önemli bir yeri vardır. İstanbul’da olduğu gibi haftanın her günü Amman’ın farklı semtlerinde kurulan semt pazarları hem halkın hem de turistlerin ilgisini çeker. Amman’ın en büyük pazarı Souk Jara’dır. Buradan özel kokulu sabun ve Amman yöresine ait kıyafetler satın alabilirsiniz. Ayrıca baharat özellikle zahter almanızı tavsiye ederiz. Amman’da ayrıca esanslar ve bakım ürünleri ve antika eşya alabileceğiniz dükkanlar bulunmaktadır.
Ürdün mutfağı
Ortadoğu mutfağı özellikleri taşır. Lübnan mutfağındaki yemekleri Ürdün’de de bulabilirsiniz. Yemeklerin tamamında et, hamur ve bakliyat başroldedir. Lavaş çok tüketilmekte, biz nasıl ekmeksiz olamıyorsak, Ürdün halkı için de lavaş masanın olmazsa olmazı diyebiliriz. Ürdün’ün en meşhur yemekleri arasında ülkemizde Mardin, Siirt ve Hatay yöresinde de yapılan maklube (etli pilav) , mansaf (içine badem konularak hazırlanan sos ve koyun eti ile hazırlanıyor), muskan ve şiş kebap sayılabilir. Ayrıca shawarma (şavurma-döner), falafel, mutebbel (tahinli patlıcan ezmezi) ve humus da yöre mutfağında yer alan lezzetler arasındadır. Tatlı olarak da baklava ve künefe çok güzel , özellikle künefeleri muhteşem. Biz İstanbul’da gerçek künefe hiç yememişiz maalesef :(((
Amman restoran önerileri
Amman’da Hashem Restoran ve yanındaki Habibah özellikle öne çıkan yerler. Her ikisi de Al Balad bölgesinde. Hashem’de yemek, Habibah’ta knafeh (künefe) yemenizi tavsiye ederiz. Künefe dışında denediğimiz tüm tatlılar bizden on puan aldı, hepsi birbirinden lezzetli.
Amman Haslem restoranKünefe
Aşağıda linklerdenÜrdün gezilecek yerler , Akabe gezilecek yerler , Ürdün Wadi Rum ve Hicaz Demiryolu , Petra gezilecek yerler , Ürdün Lut Gölü ve Ürdün yeme-içme başlıklı yazılara ulaşılabilir.
Ürdün’de gezilecek yerler arasındaki en önemli cazibe noktalarından biri olan Wadi Rum, Petra’nın gölgesinde kalsa da Petra kadar büyüleyici bir deneyim sunmakta ziyaretçilerine.
Wadi Rum Ürdün’ün güneyinde kalan ve Ürdün’ün en yüksek noktasını oluşturan Jebel Ram’ın da içinde olduğu bir çöl. Gezerken kendinizi uzay filmlerinde gördüğünüz gezenlerde sanıyorsunuz. Wadi Rum, UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer almakta. Ürdün’ün Kızıldeniz kıyısındaki Akabe şehrine 40 km uzaklıkta. Petra’ya da aynı şekilde yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunuyor. Akabe şehrinde Wadi Rum turunu alabileceğiniz tur şirketleri bulunmakta. Sizi Akabe’den alıp tekrar geri getiriyorlar. Sabah Petra Antik Kenti öğleden sonra Wadi Rum turu şeklinde gerçekleşen günlük turlar da var ve turların hepsi yemekli. Kendi aracınızla gelecekseniz, Wadi Rum turları sabah 10.00’da başlıyor. Turunuzu günü birlik ya da dilerseniz gece konaklamalı olarak da alabilir ve çöldeki çadır otellerde kalarak farklı bir gece geçirebilirsiniz. Konaklayacaksanız da buranın bir çöl olduğunu yani gündüz yaşanan sıcaklığa rağmen gece ısının çok düştüğünü aklınızdan çıkarmayacak şekilde yanınızda uygun kıyafet bulundurmayı unutmayın. Yazın gelecekseniz de güneş ışınlarının ne kadar yakıcı olacağını özellikle de Wadi Rum’da neredeyse gölgelik yerin hiç olmadığını unutmayın. Şubat başında geldiğimiz için rahatlıkla turumuzu tamamladık. Gece konaklamadık ancak gecesine tanık olduk, hiç elektrik ışığı olmayan bir noktadan gökyüzünü ve binlerce yıldızı gözlemlemek bile kendi başına baş döndürücü. Hatta orada geçirdiğimiz kısa sürede gökyüzünü gözlerken, aslında sıradan bir olay olan ama İstanbul’da görmenin oldukça zor olduğu, birçok yıldız kayması olayı gördük. Meğer ne çok yıldız varmış da biz gökyüzünün açık olduğu geceler de bile sadece bir kaç adet görebiliyor muşuz. Wadi Rum yaklaşık 6 kişilik 4×4 jeeplerle geziliyor ama kendi aracımla geleyim, gezeyim yapamıyorsunuz. Kendi aracınızla geldiyseniz de otopark’ta bırakıyorsunuz. Sonrasında Wadi Rum Visitor Center’dan kayıt olup, tur alıyorsunuz. Wadi Rum Village başlangıç noktanız. Tur esnasında Bedevi çadırlarında çay içip fotoğraf çekebileceğiniz mola veriliyor.
Wadi Rum, Arap isyanı esnasında Osmanlının pusuya düşürüldüğü ve karargah olarak kullanıldığı yer olarak tarihte yerini almıştır. Bu isyanda Prens Faysal’a, Arabistanlı Lawrence olarak bilinen efsane ajan Thomas Edward Lawrence yardım etmişti. Bu nedenle coğrafi güzelliği kadar, tarihteki rolüyle de bilinen bir yerdir. Bu başarıları nedeniyle İngiltere’de Hükümeti tarafından en saygıdeğer askeri kişi nişanı ile ödüllendirilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1900-1908 yılları arasında inşa edilen Hicaz Demiryolları da Wadi Rum’da bulunmaktadır. Wadi Rum gezinizde ayıracağınız 15 dakikalık bir sürede bu nostaljik treni de ziyaret edebilirsiniz.
Ürdün’de Safari turuArabistanlı Lawrence’ın kaya üzerindeki kabartma resmiKayalar üzerine yapılmış resimlerKısa bir sürede yok olacağını bilsek de ayak izimizi bırakalım
Çölde yaşayan Bedevi halkı
Safari turu esnasında mola yerinde çay/hediyelik şeyler satılan bedevi çadırı
Ürdün Çölü
Akşam yemeğinin hazırlanmasını beklerken kamp alanında misafirler için dans gösterileri yapılmakta
Akşam yemeği için saatler önce kuyuya pişmeye bırakılan kuyu kebabının servis hazırlıkları.
Kuyu kebabı yanında iç pilav, çeşitli yöresel meze ve salatalar açık büfe olarak servis edilmekte.
Vadi Rum’daki çadır oteller
Wadi Rum – Hicaz Demiryolu
Osmanlı İmparatoru II. Abdülhamid döneminde 1900-1908 tarihlerinde inşa ettirilmiştir. Yapımından sonra hacı kafilelerini yağmalayarak geçinen arap kabileleri tarafından sıklıkla demiryoluna zarar verilmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında da Arap isyanını organize eden Arabistanlı Lawrence tarafında Osmanlıya zarar vermek amacıyla sürekli sabote edilerek, patlatılmıştır. Wadi Rum’da bulunan nostaljik tren ve istasyon 10-15 dakikalık bir gezi ile ziyaret edilebilir.
Ürdün Hicaz Demiryolu
Ürdün hakkındaki diğer yazılarımız; Ürdün gezilecek yerler , Akabe gezilecek yerler , Petra gezilecek yerler , Ürdün Lut Gölü aşağıda bulunmaktadır.
Tam da pandemi öncesine denk gelen İtalya seyahatimizde gitme olanağı bulduğumuz İtalya’nın güzel ve iyi pazarlanan meşhur adası. Tekrar gider miyim, kesinlikle giderim, sadece adaya değil, İtalya’ya tekrar tekrar giderim. Bazı yerler vardır görüp geçersiniz, iz bırakmaz ya da yeter ama İtalya her yeri ile ayrı güzel ve çağırır insanı.
Capri adası İtalya’nın Napoli körfezinde yer almakta. Roma İmparatorluğu zamanında prenslerin favori adasıymış. Napoli’den ve Amalfi kıyılarından feribot ve motorlarla kısa sürede ulaşmak mümkün.
Capri gezimizi Amalfi kıyıları paket turu içinde gerçekleştirmiştik ve paket turla yaptığım gezileri normalde yazmak niyetinde değildim ancak bazı istisnalar olacak ve Capri adası gezimiz bu istisnalardan biri. Nedenine gelince de turdan bağımsız olarak buraya kendimiz geldiğimiz ve gelirken turdaki diğer arkadaşları da getirerek onlara rehberlik etmek durumunda kalmamızdan dolayıdır:))
Seyahat için tercih ettiğimiz tur şirketinin rehberi bir şekilde ekstra düzenlenen Capri adası turunu yapmak istemedi, gerekçe olarak da görmeseniz de olur, pek bir şey kaçırmazsınız gibi yönlendirmelerde bulundu. Düzenlese de biz zaten kendi kendimize gidecektik bunu da biliyordu. Adaya gitmek isteyenlerin hepsini bize yönlendirmiş. Gitmek isteyen kişiler sabah kahvaltısında masamıza gelerek biz de sizinle gelebilir miyiz diye sorunca kıramadık ve birden mini bir tur grubunun lideri olarak yaklaşık 9 kişi ile Capri adası turunu gerçekleştirdik:))) Çok da güzel oldu. Hepimiz günün sonunda çok mutlu ayrıldık ve hatta “başka turlar organize edersem katılmak istediklerini” dile getirdiler ama araya pandemi girdi ve sokağa bile izinle çıktığımız o günler geldi. Neyse kahvaltı bitiminde lobide buluşarak adaya gitmek için yola koyulduk.
Capri Adasına ulaşım:
Amalfi’de konakladığımız için limandan kalkan motorlarla Capri Adasına yola çıktık ve adaya ulaşana kadar gözlerimizin önündeki güzel manzaradan kendimizi alamadık. Adaya hem Amalfi hem Positano hem de Sorrento’dan motorlarla ulaşmak mümkün. Ayrıca Napoli’den de feribot seferleri var. Napoli’den feribotla 50 dakikada adaya varılıyor ve ücreti yaklaşık 20 euro civarında. Yine Sorrento’dan da adaya ulaşım var o da yaklaşık 40 dakikalık bir yolculuk. Biletlerinizi direkt olarak oradan satın alabiliyorsunuz. Yalnız günü birlik gelecekseniz sefer saatlerine dikkat edin çünkü adadan dönüş için geç saatte sefer yok hatta bize göre geri dönüş saatleri çok erken. Öyle geç saate kadar kalayım, gecesini göreyim, yemek yiyeyim falan yapamıyorsunuz.
Capri Adası gezilecek yerler
Marina Grande
Marina Grande
Adaya geldiğinizde ayak bastığınız büyük liman. Gelen tüm feribot ve motorların yanaştığı yer ve çok kalabalık. Capri ve Anacapri’ye giden araçlar ve Capri Meydanı Piazzetta’ya çıkan finikülerin buradan kalkıyor. Otobüs ve cabrio taksi durakları da bu meydanda. Biz şanslıydık, çok kuyruk yaşamadık ama yaz aylarında otobüs ve finiküler kuyrukları oldukça uzun olabiliyor. Burada ayrıca çeşitli restoranlar, kafeler ve hediyelik eşya satan dükkanlar bulunmakta. Limanın sol tarafında özel gezi tekneleri ve biraz ileride özel yatlar için marina bulunmakta. Feribotla kendi imkanlarınız ile geldiyseniz iner inmez dönüş biletini hemen almanızda fayda var. Limandan sağa doğru ilerleyince plajlar bulunmakta. Adada yapılacaklar listemizi tamamladıktan sonra feribot saatimize kadar plajdan denize girdik gayet keyifliydi.
Cabrio taksilere binmek gerçekten çok keyifli, 25-30 Euro gibi fiyatlarla biniliyor ama Temmuz-Ağustos gibi çok kalabalık aylarda 1 saatlere varan toplu taşıma bekleme süreleri dikkate alındığında, adada geçirecek çok vaktiniz yok ise binmeye değer. Ayrıca bu taksiler yaklaşık 6-7 kişi aldığı için kalabalık iseniz ucuza gelir.
Capri Kasabası
Capri Adası iki yerleşim yerinden oluşmakta, Capri ve AnaCapri. İki bölge arasını dilerseniz yürüyebilir dilerseniz de otobüs ya da taksi ile gidebilirsiniz. Taksi ücretleri yaklaşık 25 Euro. Otobüsler ise kişi başı 2 Euro. Otobüs deyince tabi aklınıza büyük otobüsler gelmesin buradakiler daha küçük araçlar. Capri ve Ana Capri arası yaklaşık 4-5 km. Capri daha turistik olan bölge.
Funicolare
Capri kasabasına finiküler ya da taksi ile çıkabilirsiniz. Kendinize güveniyorsanız tırmanabilirsiniz de. Limanda turistik eşya satan küçük dükkanlar bulunmaktayken Capri’de daha lüks markalara ait mağazalar karşınıza çıkıyor. Burada da hediyelik eşya satan dükkanlar, cafeler ve restoranlar mevcut. Biz finiküler ile çıktık çok da keyifli oluyor. Limanın güzel manzarasını karşınıza alarak yukarı doğru ağır ağır çıkıyorsunuz:))) Capri kısmı konaklamak için de Ana Capri’ye göre daha iyi. Finikülerden inince Piazzetta meydanına ulaşıyorsunuz. Saat kulesi (Torro dell’Orolgio) ve Saint Stephen Kilisesi burada bulunmakta.
Anacapri (Yukarı Capri)
Genellikle evler ve hediyelik eşya satan dükkanlar bulunmakta. Capri’den buraya otobüs ve taksi ile ulaşılabilir. Biz Capri’den Anacapri’ye otobüsle gelip, adada bolca göreceğiniz üstü açık cabrio taksilerle geri döndük. Ada yolları dar ve dolambaçlı. Anacapri’de halkın kendi ürettiği parfümlerin satıldığı dükkanları görebilirsiniz. Piazza Vittoria meydanı buranın merkezidir ve Solaro Dağına çıkan teleferik tesisleri bu meydanda bulunmaktadır.
Tekne Turu– Grotto Azzurra
Adaya iner inmez nasılsa Marina Grande’de olduğumuz için öncelikle to do list’imin ilk sıralarında yer alan tekne turunu yapmak istedik. Siz de dilerseniz önce tekne turunuzu alır daha sonra da adanın gezilecek yerlerine yol alabilirsiniz. Tekne turu bence buranın olmazsa olmazı. Nefis bir manzara eşliğinde turkuaz rengi sularda yol almak inanın insanı kendinden geçiriyor. Nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Tekneler Marina Grande’den kalkıyor, Grotto Azzura’ya da götürüyor. Bu turlar oldukça seçenekli, sadece ada etrafında dolaşan turlar da var denize girmeli turlar da. Büyüklükleri de, fiyatları da farklı tabi. Biz yaklaşık 9 kişi olduğumuz için aramıza yabancı almadan Grotta Azzurra’ya da (mavi mağara) giren bir tekne ayarladık.
Capri Grotto Azzurra – (Mavi Mağara) 60 metre uzunluğunda ve 25 metre genişliğinde, küçük bir girişi olması ve buradan giren ışık nedeniyle çok güzel ışık yansımaları olan gizli bir deniz mağarasıdir. Tekne ile gelmek isterseniz Marina Grande’den kalkan teknelere binebilirsiniz. Tekne turu 10 euro şayet mağara içine girmek isterseniz de ilave 4 Euro daha ödemeniz gerekiyor. Mağaradan içeri küçük teknelerle girilir. Güvenlik nedeniyle içeride yüzmek yasak. Tekne dışında buraya otobüs ya da taksiyle gelip, sonrasında sandal ile mavi mağaraya ulaşabiliyorsunuz. Otobüsler ya Capri yada Ana Capri’den kalkıyor. Yol yaklaşık 15 dakika sürmekte. Sonra sandalla geçiliyor. Sandal ücreti 15 euro. Mavi mağara girişinde yazın kalabalıktan dolayı uzun kuyruklar oluşmakta. Daha sakin sezonlarda geldiyseniz mağaraya giriş daha kolay. Kışın ise hava şartlarının olumsuzluğundan dolayı ziyarete kapatılıyor. Mağarada kalma süreniz maksimum 5 dakika olduğu için güzel fotolar çekme zamanınız kısıtlı olmakta. O nedenle içeri girmeden kameranızı ve çekileceğiniz yeri ve pozisyonunuzu ayarlamakta fayda var:))
Grotto AzzurraBlue Grotto
Capri AdasıFaraglioni
Tekneler ayrıca meşhur Faraglioni’den geçmekte (dalgalar tarafından aşındırılmış kayalar, kıyılar anlamına gelmekte) . Faraglioni 3 büyük kayadan oluşmakta ve uzunlukları 80 ila 150 metre arasında. Kıyıya yakın olan ilk kaya Stella, ortada kemer gibi olan Di Mezzo ve sonuncu da Fuori’dir. Tekneler ortada kemer şeklinde olan ve altında geçilebilecek bir açıklık bulunan Di Mezzo’nun altından geçmekte ve geçerken dilek dilenirse gerçekleşeceğine inanılmakta, ya da bizi kandırlar:)) Neyse biz yine de dilek ritüelini gerçekleştirdik.
Capri Island FaraglioniFaraglioni
Teleferik ile Monte Solaro’ya çıkmak
Monte Solaro Capri adasındaki dağdır ve adanın en yüksek noktasıdır. Tek kelimeyle harika bir panoraması vardır. Monte Solaro’ya mutlaka teleferikle çıkmanızı tavsiye ederim. Adada deneyimlenmesi gereken en harika aktivitelerin başında gelir. Bizim ve bizimle birlikte gelen küçük grubumuzun bu güzellik karşısında nutku tutuldu diyebilirim. Teleferiğin koltukları tek kişilik. Kalkış yeri Ana Capri, Piazza Vittoria. Teleferik ücreti gidiş-dönüş12 Euro. Tek yön 9 Euro. Dilerseniz dönüşü yürüyerek inebilirsiniz, yokuş aşağı olacağı için zor sayılmaz, 45 dakikalık bir yürüyüşle geri dönebilirsiniz. Zirvede manzara inanılmaz, dilerseniz de cafe’de bir şeyler içebilirsiniz. Buraya Capri’den taksi ile gelmek isterseniz 30 Euro taksi ücreti ödersiniz, otobüs ile ise 5 Euro. Yaklaşık her 15 dakika’da bir otobüs var ve şoför Ana Capri diye seslendiğinde otobüsten inin. Zirveye çıkmak yaklaşık 12 dakika sürüyor ve kalabalık sezonda 1,5 saat sıra beklenmesi gerekebilir. Biz gerçekten çok şanslıydık ve neredeyse hiç beklemeden binme olanağına sahip olduk. Göreceğiz harika manzaralar arasında Ischia Adası, Capri Büyük Liman ve heybetli manzarasıyla Vezüv Yanardağı bulunmakta.
Capri teleferik
Augustus Bahçeleri
Capri Adasındaki ünlü botanik bahçesidir. 20. yüzyıl başlarında Alman sanayici Friedrich Alfred Krupp tarafından evinin bahçesi olarak yaptırılmış. 1918 yılına kadar Krupp Bahçeleri sonra Augustus Bahçeleri olarak adlandırılmış. Harika manzarası olan bahçelerden Marina Piccola körfezi ve Faraglioni kayaları görülmektedir. Bahçe bölgesi, denize bakan teraslarda tasarlanmıştır. Her bölümde çeşitli bitkiler-çiçekler bulunmaktadır. Giriş ücreti 1 Euro’dur.
Augustus Bahçeleri
Via Krupp – Krupp yolu
Alman Sanayici Friedrich Alfred Krupp tarafından yaptırılmıştır. Burası Augustus Bahçelerini zikzaklı bir yol ile Marina Piccola’ya bağlanmaktadır. Kaya düşmesi tehlikesi nedeniyle bu yoldan geçiş yasaklanmıştır.
Via Krupp
Marina Piccola – Küçük Liman
Marina Grande’nin tam arkasında adanın güney yönünde bulunmaktadır. Denize girmek için ideal bir yerdir. Faraglioni manzaralıdır. Buraya deniz yoluyla, Via Krupp’dan yürüyerek ya da Capri’den veya Anacapri’den kalkan otobüslerle ve Cabrio taksilerle ulaşabilirsiniz.
Marina Piccola
Adada gezilebilecek diğer yerler
Adada yukarıda bahsettiklerimizin dışında da ziyaret edilebilecek yerler bulunmakla birlikte bizim zamanımız yeterli olmadığı ve göremediğimiz için bu yerler hakkında yorum yapamayacağım. Vaktiniz olursa 1535 yılında burayı fetheden Barbaros Hayrettin Paşa’dan adını alan Barbarosa Kalesi, Ana Capri’den otobüsle ulaşabileceğiniz Punta Carena (deniz feneri), Ana Capri meydanına yakın Villa San Michele ve İsveçli hekim Axel Munthe’nin evi gezilebilecek diğer yerler arasında sayılabilir. Biz kale ve deniz fenerini altığımız tekne turunda denizden gördük.
Punta Carena-Deniz Feneri tekne turları Deniz Feneri önünden de geçmekte
Adada yeme-içme
Adada çok sayıda cafe-restoran bulunmakta. Biz günü birlik geldiğimiz ve gezilecek/yapılacak çok şeyimiz olduğu için bir restoranda oturup keyifle yemek yiyemedik. Daha çok ayaküstü bir şeyler yiyerek zaman kazanmayı tercih ettik. O nedenle de tavsiye edeceğimiz, mutlaka denenmeli diyebileceğimiz bir restoran bulunmamaktadır. Ancak Marina Grande’de gayet lezzetli, farklı aromalı biralar var denedik ve beğendik. Bunun dışında Marina Grande yakınında bir cafede buz gibi limoncellomuzu içmeden adadan ayrılmadık. İtalya’dan dönmeden aldığımız ve eve getirdiğimiz limoncellodan nedense aynı lezzeti alamadık ya biz hazırlamayı beceremedik ya da her şey yerinde güzel:))
Karadağ mutfağı gerçekten insanı mutlu edecek türden bir mutfak. Dilediğiniz her şeye ulaşmak mümkün. Özellikle et ve deniz mahsulleri gerçekten başarılı. Bunların haricinde etkileşimden dolayı ülkede Türk ve İtalyan mutfağı da yaygın olarak karşınıza çıkmakta. Unlu mamuller, peynirler, kebap çeşitleri ve baklava gibi lezzetlere ulaşmak gayet kolay.
Karadağ’da ne yenir ?
Old Fisherman’s Pub- Budva’daki ilk günümüzde hem yorgun hem de oldukça acıkmış olmamız nedeniyle ilk denediğimiz ve de oldukça memnun kaldığımız bir pub. Sahilde, manzarası güzel, porsiyonları doyurucu ve lezzetli, keyifli bir mekan. Üstelik uygun fiyatlı. İki adet büyük boy Niksicko eşliğinde (Karadağ birası) ortaya söylediğimiz ve iki kişinin rahatlıkla doyacağı deniz mahsulleri tabağı bizi fazlasıyla mutlu etti. Hepsine 15 euro ödedik.
Jadran Kod Krsta-Budva-Budva sahildeki marinada restoranlar peş peşe sıralanmış durumdalar. Açıkçası bir birlerine benzer hizmet kalitesi ve menülere sahipler. Biz popüler restoranlardan biri olan Jadran Kod Krsta’da Karadağ’ın meşhur Cevappici köftesini salata ve birkaç meze eşliğinde yedik. Gerçekten başarılı bir restoran. Akşamları deniz kenarında canlı müzik eşliğinde oldukça keyifli vakit geçirmenizi sağlayacak bir mekan.
Jadran Kod Krsta
Porto Restoran, Budva– Yine marina da tabakları oldukça lezzetli ve diğerlerine göre biraz daha şık bir restoran diyebilirim. Fiyatlar Türkiye’ye göre oldukça hesaplı . Yediğimiz her şeyden çok memnun kaldık. Burayı oteldeki görevlinin tavsiyesi üzerinde denemek istedik. Yine yüksek sezonda mutlaka rezervasyon yapılmalı. Karadağ’ın meşhur ahtapot salatası, ızgara balık, paella ve bir şişe şarap sipariş ettik. Toplam 55 euro hesap geldi. Ahtapot salatası ve ızgara balık gerçekten muhteşemdi ancak paellası ortalama lezzette. Tabakları doyurucu.
BBQ TANJGA, Kotor: Kotor ana otobüs terminaline yakın bir aile işletmesi. Tabakları oldukça doyurucu ve gerçekten et işini biliyorlar. Izgaraları çok çok lezzetli, yanında meze ile sunuyorlar. İki kişilik menü söyleyecektik ancak siparişi alan kişi bizi bir süzdü, ölçtü, tarttı ve size tek kişilik tabak yeterli dedi:) İyi ki dinlemişiz kendisini, gerçekten bitirmekte zorlandık. İçeri girince kasap bölümü ve kapalı alanda kısıtlı masası var ancak arka kapıdan bahçeye açılan bölüm daha geniş. Oldukça dolu, yüksek sezonda yer bulma zorluğu yaşanabilir ve doluluktan dolayı servis biraz yavaş. Öyle romantik bir yemek ya da uzun uzun oturulacak bir restoran olmadığını da belirtmek isterim ama yolunuz düşerse mutlaka deneyin derim.
BBQ Tanjga
Fish Express-Salaş, sokak lezzetleri ya da fast food diye tanımlayabileceğimiz türden bir mekan. Tahta masalar, sandalyelerde oturarak deniz mahsulleri yiyebileceğiniz bir yer. Oldukça hesaplı, dilerseniz yemeğinizin yanında ev yapımı şarap ikram ediyorlar. Elbette restoranlardaki lezzet ve porsiyon büyüklüğünü bulamıyorsunuz ancak çok da pahalı olmasın, hızlı bir şekilde bir şeyler yiyelim derseniz tavsiye ederim. Porsiyonlar yaklaşık 5 Euro civarı.
Ayrıca her yerde uygun bütçeli oldukça doyurucu dilimi 2 euro’ya pizza satan dükkanlar ve birçok ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz marketler mevcut.
Hemingway Pub-Slovenska Obala caddesinde, Majestik otelin giriş katında bulunmakta. Kokteylleri oldukça iyi hazırlıyorlar, en azından bizim içtiklerimiz başarılıydı.
Milli içecekler
Niksicko ülkenin yerli birası ve biz çok beğendik, lezzetli ve içimi kolay. Marketlerde de uygun fiyatlı satılmakta.
Karadağ birası
Rakija-Karadağ halkı tarafından evlerde de üretilen yerli içki. Adı benzemekle birlikte bizim rakıya benzemiyor açıkçası, şat bardağı olarak tanımlayabileceğimiz küçük bardaklarda sek olarak sunulup, içiliyor ve oldukça sert. Yudum yudum içilmekte. Evlerde yapılanların alkol oranı oldukça yüksek ama marketlerde ya da restoranlarda sunulanların alkol oranları ev üretimine göre daha düşük seviyede.
Bunun dışında marketlerde küçük meyve suyu şişelerinde kokteyl içkiler bulabilirsiniz. Güzel hazırlanmış bir kokteylin yerini tutmamakla birlikte, sahilde oturup dinlenirken ya da güneşlenirken yanında atıştırmalıklarla güzel gidiyor .
Budva gezilecek yerler başlıklı yazımızın linki aşağıda bulunmaktadır.
Montenegro gezilecek yerler, Kotor gezilecek yerler, Budva gezilecek yerler ve Perast gezilecek yerler yazılarımızın linkleri aşağıdadır.